• 15 Şubat 2016, Pazartesi 9:00
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

UÇAKLA GİDEN ZIRHLI MAKAM ARACI!
 Cumhurbaşkanımızın Güney Amerika seyahatinde, zırhlı makam aracı da askerî kargo uçağı ile Afrika üzerinden Peru'ya gönderildi. Cumhurbaşkanın dış ülkelere yaptığı seyahatlerde daha önce, Büyükelçiliklerimizin tahsis ettiği zırhlı araçlar tahsis ediliyormuş! Bu bir ilk! Bakalım, Cumhuriyet tarihimizde örneği olmayan daha ne ilkler yaşayacağız!
Bu taşımanın maliyetinin 200 bin dolar olduğu hesaplanmış! Ama olsun! 'İtibarda tasarruf olmaz!'
Bu devletin kurucusunu dillerine dolayan sözde muhafazakâr ve sözde dindar kesimlerin bu konuda tek kelime etmemeleri onların ayıbıdır.
'Muhafazakâr' iktidarımız döneminde, öyle müthiş savurganlıklara şahit oluyoruz ki, eski devlet adamlarımı-zın, tasarruf konusunda gösterdikleri özeni hatırlamadan edemiyoruz. Hani, geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer derler ya; gerçekten de bu örnekleri hatırladıkça, “Acaba bunlar bu ülkede gerçekten yaşandı mı; yoksa masallarda mı okumuştuk” diye düşünmeden edemiyoruz.
27 Mayıs'tan sonra, Orgeneral Cemal Gürsel Devlet Başkanlığı makamına getirilmişti. Genel Sekreteri Nasır Zeytinoğlu Gürsel'e, yabancı misyon şefleri ile tanışmak için bir kokteyl verilmesini önerir. Bilindiği gibi kokteyller içkilidir. Bunu bilen Gürsel, Zeytinoğlu'na, kokteylin kaça malolacağını sorar. Zeytinoğlu'nun bildirdiği rakamı çok yüksek bulan Gürsel,  “Bu fiyat çok yüksek, çay verelim” der!
Gerçekten de geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer!
Eski Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, görev süresi bitmiş olmasına rağmen, yaşayacağı evin henüz bitmemiş olması mazereti ile aylarca devlete ait Huber Köşkü'nde kalmıştı. Huber Köşkü'nde Abdullah Gül'ün maiyetine, korunması ve hizmet için yüze yakın görevli tahsis edilmişti! Abdullah Gül buradaki ikâmeti için tek kuruş ödemedi! Cumhurbaşkanı için AOÇ'de yaptırılan bin odalı sarayın kaça mal olduğu bilinemiyor! 
Bize bir vatan armağan eden Atatürk'ün kaldığı Çankaya Köşkü iki katlı bir evdi! Hatırladığımız kadarıyla bu 'Köşk' denilen iki katlı evi, Ankara halkı satın alıp Atatürk'e hediye etmiş; o da devlete bırakmıştı!
Günümüzün 'Demokrasi Havarilerinin' 'Tek Parti Diktatörlüğü' diye bir ezberleri var! Kriterleri; İstiklâl Harbi'nden hemen sonra çok partili hayata geçilmemiş olmasıdır. Zahmet edip araştırmazlar; o tarihte dünyada kaç ülkede çok partili demokrasi vardı diye!  Hâlbuki, o dönemin adalet ve ahlâk anlayışı günümüzün Çok Partili Dönemine açık ara fark atar!
Atatürk'ün sofra hizmetkârı Cemal Granda hatıralarında, Atatürk'ün yaptığı gezilerdeki bütün masraflarını cebinden ödediğini yazıyor! 
Cemal Granda'nın, Atatürk'ün devlet malı konusundaki hassasiyetine ilişkin verdiği şu örnek oldukça anlamlı: “Atatürk, milletin malı olan makam arabalarının hor kullanılmasını istemezdi. Bir gün Köşk'te bir arabanın hazırlandığını görünce, yaverini gönderir ve sebebini sorar. Manevî kızı Nebile'nin arabayla arkadaşına gideceğini öğrenince, arabayı geri çevirtir ve Nebile Hanım'ı çağırıp şöyle paylar: 'Her aklına esen buradan araba alıp gidemez. Bu arabalar babanızın malı değil; millete aittir!'”
Atatürk'ün aylık ücreti üzerinde spekülâsyon yapanlar var. Abdurrahman Dilipak da, Atatürk'ün aylık maaşının 14 bin lira olduğunu yazmış. Doğru fakat eksik! İnsan biraz araştırır da öyle yazar. 
Atatürk'ün 12 yıl Özel Kalem Müdürlüğünü ve Genel Sekreterliğini yapmış olan Hasan Rıza Soyak, Atatürk'ün maaşı konusunda şu bilgiyi veriyor: “1927-1928 yıllarında Atatürk'ün eline vergilerden sonra 13.186 lira geçiyordu. Ancak, 1932 senesinde çıkan bir kanunla, yüksek maaşlara ağır vergiler konulunca,  Atatürk'ün eline geçen miktar 9.078 liraya düştü!  Bunun da her ay 2.000 lirasını İnönü'ye veriyor; elinde 7 bin lira kalıyordu” (Soyak, Atatürk'ten Hatıralar, s. 656)!
Atatürk, 1937 yılında, Başbakanlıktan aldığı İnönü'ye her ay, kendi maaşından ödediği 2.000 lirayı, 3.000 liraya yükseltir. Ayrıca, İnönü ile birlikte görevden ayrılan ve Celâl Bayar hükümetinde görev almayan Sağlık Bakanı Refik Saydam'a da, yine kendi maaşından ayda 500 lira ödenmesini sağlar!  Bu paralar Atatürk ölene kadar düzenli olarak ödenmiştir!
Soyak'ın belirttiğine göre, 1932 senesine kadar, Atatürk'ün yaver ve muhafız polislerle, Köşk içinde ve dışında çalışan bütün personelin iaşesi ve sair masrafları Atatürk tarafından karşılanmaktaydı. Seyahatlerinde kendisine yalnız tren veya vapur gibi vasıtalar temin ediliyordu. Diğer masraflar tamamen Atatürk'ün kesesinden çıkıyordu. Yalnız kendisi değil, maiyeti de harcırah almıyordu.  Hâlbuki onunla seyahat eden Başvekil ve vekiller harcırah almaktaydılar!
Günümüzde, harcırah almadan görev yapan bir yetkili olduğunu sanmıyoruz.
Hasan Rıza Soyak, bir gün Atatürk'e bundan bahsederek, yolculuk dolayısıyla katlandıkları bazı zarurî masraflarını karşılamak üzere yavere ve özel kalem memurlarına da yevmiye verilmesine müsaade buyrulmasını önerir. Atatürk bunu kabul etmez ve “O zarurî masraflar ne ise, hepsini biz karşılayalım” der. Ancak bir müddet geçtikten sonra yaver ve memurlara devlet bütçesinden bir maaş ikramiye verilmesine muvafakat eder! 
İşte Atatürk'ün Beytülmale karşı hassasiyeti bu! 
O dönemin devlet adamlarında bu anlayış yaygındır. Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, rahatsızdır; Atatürk'ün ısrarları üzerine, tedavi olmak için yurt dışına gider. Yurda döndüğünde, kendisine verilen harcırahtan artan miktarı, Maliye veznesine kuruşu kuruşuna yatırır! 
Hz. Ali'nin Beytülmal konusundaki hassasiyetini biliyoruz. Halife iken, kardeşi kendisinden borç ister. Hz. Ali hiç parasının olmadığını söyleyince, kardeşi Beytülmalin emrinde olduğunu, oradan alıp kendisine vermesini ister. Hz. Ali'nin, “Git, hazine dairesinin kapısındaki kilidi kır ve istediğin miktarı oradan çal!” cevabı üzerine, “Ya Ali! Sen bana hırsızlık mı öneriyorsun” deyince; Hz. Ali'nin cevabı şu olur: “Sana hazineden para verirsem, ben de hırsız olurum!” 
Konumuzla ilgili bir hikâye: 
Hz. Süleyman'ın kuşlarla konuşabildiği rivayet edilir. Bir gün yaralı bir kuş ona gelerek; kanadını bir dervişin kırdığını söyler. Dervişi huzuruna getirten Hz. Süleyman sorar: “Bu kuş senden şikâyetçi; niye bu kuşun kanadını kırdın?”  Derviş: “Sultanım, ben bu kuşu avlamak istedim. Yanına kadar gittim; kaçmadı. Ben de bana teslim olacağını düşünerek üzerine atladım; o esnada kanadı incindi” der. Hz. Süleyman kuşa dönerek: 'Bak bu adam da haklı. Sen niye kaçmadın? Şimdi kolum kanadım kırıldı diye şikâyet ediyorsun' der. Kuş cevap verir: “Efendim ben onu derviş kıyafetinde gördüğüm için kaçmadım. Derviş olmuş birinden bana zarar gelmez diye düşündüm!” Hz. Süleyman bu savunma üzerine kısasın yerine gelmesi için, “Kuş haklı, hemen bu dervişin kolunu kırın” diye emreder. Kuş o anda “Efendim, sakın böyle yapmayın” der.  “Niçin?” diye sorar Hz. Süleyman. Kuş: “Efendim, bunun kolunu kırarsanız, kolu iyileşince yine aynı şeyi yapar. Siz en iyisi bunun üzerindeki derviş elbisesini çıkartın. Çıkartın ki, benim gibi kuşlar bundan sonra aldanmasın!”
Yüce Peygamberimiz bir hadisinde, Müslümanlara şu öğütte bulunur: “İnsanlarla ilişkilerinizde onların ibadetlerine değil, dinarla, dirhemle ilişkilerine bakınız!”
Kıssadan hisseyi de artık siz çıkarın!

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık