• 13 Mayıs 2013, Pazartesi 10:01
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

TÜRK'Ü İDRAKSİZ ZANNEDENLER FENA YANILACAK!
 Lise sıralarındaki rahmetli Tarih Hocamız, geçmişin hatalı siyasetleri sebebiyle günümüze intikal eden meselelerden söz ederken, “Dedeleri koruk yemiş, torunlarının dişi kamaşmış” derdi. Gerçekten de, başta ‘Kürt Meselesi’ olmak üzere, bugün karşı karşıya bulunduğumuz temel sorunların çoğu bize hep geçmişten intikal eden sorunlardır. Bunun en büyük sebeplerinden biri de, Osmanlı Devleti’ni kuranlar Türkler olduğu hâlde, süreç içinde Türklerin yönetimden dışlanarak, devlet yönetimine kapıkullarının, yani Padişahı velinimetleri olarak bilen devşirmelerin hâkim olmasıdır. İngiltere, Fransa, Rusya gibi devletler, bir millete dayanarak geliştikleri hâlde, Osmanlı, bu devşirme hâkimiyeti sebebiyle milletler üstü olarak varlığını sürdürmüştür.
Prof. Niyazi Berkes Osmanlı devlet yapısı hakkında şu tespiti yapar: “…Ne Anadolu, ne Rumeli Osmanlıların vatan ve millet üssü olmamıştır; böyle bir şeyle de ilgilenmemişlerdir..… İran savaşları, Anadolu’yu bir Türk ulusunun vatanı olmak olanağından XIX. yüzyıla kadar yoksunlaştırmıştır. Anadolu’da bir ulus birimi gelişmesi şöyle dursun, Kızılbaş düşmanlığı altında orayı, çoğu Osmanlıya düşman halkların yaşadığı bir alan hâline getirmiştir (Türkiye İktisat Tarihi, cilt II. s.64).
Prof. Metin Kunt, 1595’te tahta çıkan III. Mehmet’in,  büyük oğlu Mahmut’u, tahtta gözü olduğu şüphesi ile idam ettirmesinden sonra, şehzadelerin sancak beyi olarak Amasya ve Manisa gibi vilâyetlere gönderilmesi usulünün kaldırılması ve çocuk yaştaki, devleti ve halkı tanımayan tecrübesiz şehzadelerin tahta çıkarılmalarının devlette yol açtığı zaaf üzerinde durur (Türkiye Tarihi, Cilt II, S. 137). Tabiîdir ki, bu durum devşirmelerin gücünü daha da arttırmıştır! Bu usulün kaldırılmasının devlette nasıl bir zaafa yol açtığını III. Selim’in şu yakınmasından da anlayabiliyoruz: “Cülûs-u hümayunum henüz oldu.  İşlerin başından ve sonundan haberim yok” (Berkes, age. cilt II, s. 305)!
 Aynı durumun günümüz için de geçerli olduğunu belirtmeliyiz. Eski Başbakanlardan Yıldırım Akbulut bir mülâkatında bunu şöyle itiraf etmiştir:  “Başbakanlık yaptığım süre içinde doğrudan hiçbir baskıyla karşılaşmadım. Ama, çevremdeki kimi insanlarla, bakan veya bürokratlarla kritik konuları istişare ettiğimde ve bir karara varmak gerektiğinde yıllar sonra şunu fark ettim: Aldığımız kararlar, daha çok başkalarının çıkarlarına hizmet edecek bir neticeye varıyor. Bu garip ilişkiyi fark ettiğimde, görev sürem de dolmuştu” (Osman Özsoy, Tercüman, 13.06.2006)!
III. Murat döneminde, Yeniçeri ocağına, devşirme olmayanların alınmasına izin verilince, kendisi de bir devşirme olan tarihçi Koçi Bey şunları yazmış: “O tarihten beri millet ve mezhebi bilinmez şehir oğlanı, Türk, çingene, Tatar, Kürt, Laz, Yörük, katırcı, deveci, hamal…katılıp, erkân bozuldu.”  Prof. Niyazi Berkes, Türk’e karşı bu düşmanca tavra sahip ‘Devşirme Tarihçiler’ için “Bunların görüşü, geleneksel kapıkulluğunun görüşünü yansıtır”  değerlendirmesini yapar (Age. Cilt II, s. 243).
19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, devletin asıl kurucu unsuru olan Türkler akla gelmeye başlar. Osmanlı’nın Ulema kökenli büyük devlet adamı Ahmet Cevdet Paşa bir lâyihasında, “Asıl kuvvetini Türklerden alan Osmanlı Devleti’nin bir Türk devleti olduğu, Türklerin kadrinin diğer kavimlere nispetle daha büyük bilinmesi gerektiği ve Türkçenin bir bilim dili hâline getirilmesi” üzerinde durur. Ne var ki, Türk’ün kadrinin anlaşılabilmesi için önce, Hıristiyan unsurların devlete cephe almalarıyla ‘OSMANLICILIĞIN’, daha sonra da, Müslüman Arnavutların ve Arapların milliyetçilik gütmeleriyle ‘İSLÂM BİRLİĞİ’ fikrinin bir hayal olduğunun görülmesi gerekecektir.
Romen tarihçi Jorga, İstanbul’daki Venedik Balyosu’nun, ‘İstanbul’da yaklaşık bir milyon kişinin yaşadığını, bu halkın sadece yarısının, ataerkil zamanlardan beri, sade, dindar ve barış içinde yaşayan ‘doğuştan Türk’ olduğunu; o kadar barış içinde yaşıyorlardı ki, dört yıl içinde dört cinayet görülmemişti. Türk halkının,  “Dinlerini bir kenara bırakırsak, bulunabilecek en iyi halk olduğu’ söylediğini yazar (“Osmanlı İmparatorluğu Tarihi”, Cilt III. s. 353,  378). İstanbul’u, dine gerçekten bağlı olmayan devşirmelerin cenneti olarak tanımlayan Jorga, sonsöz olarak da şu tespiti yapar: “Bugüne kadar Rumların, Ermenilerin, Yahudilerin ayrıca 16. ve 17. yüzyıllarda yaşayan devşirmelerin haleflerinin hükmündeki İstanbul’da ve Rumeli’nin, Makedonya’nın ve Anadolu’nun köylerinde, beş yüzyıldan beri atalarının cesareti ile kurulan devletin gidişatından tamamen soyutlanmış bir halk yaşamaktadır. Bu halk, Türk halkıdır. Jöntürklerin, misyonlarını yerine getirmek için yapabilecekleri en güzel hizmet, bu gayretli, namuslu, çalışkan ve kanaatkâr, son derece misafirperver, fedakâr ve dindar halkı, tefecilerin ve genelde başka soydan gelen memurların baskısından kurtarmak ve Fransızca kitaplar okumasa, gazete çıkarmasa ve mecliste bir konuşmanın ne anlama geldiğinin bilincinde olmasa da, bu halka tarihi rolünü geri vermektir.”
Jorga İttihatçılardan bunu beklemişti fakat ne yazık ki, onlar bu milleti yok olmanın eşiğine getirdiler. Devşirmelerin ‘Etrak-ı bî idrak’ yani, ‘İdraksiz Türkler’ diye aşağıladığı; emperyalist devletlerin Balkanlardan sonra Anadolu’dan da sürmeye kalktığı Türk Milleti’ni yeniden ayağa kaldıran, hâkimiyetin sahibi yapan, bütün dünyanın saygı duyduğu bir millet hâline getiren Atatürk’tür. Ziya Gökalp, Atatürk’ün Türk Milliyetçiliği açısından önemini şu sözlerle vurgular: “Evvelce, Türkiye’de Türk Milleti’nin hiçbir mevkii yoktu. Bugün her hak Türk’ündür. Bu topraktaki hâkimiyet Türk hâkimiyetidir. Siyasette, kültürde, iktisatta hep Türk halkı hâkimdir. Bu kadar kati ve büyük inkılâbı yapan zat, Türkçülüğün en büyük adamıdır. Çünkü düşünmek ve söylemek kolaydır. Fakat yapmak ve bilhassa muvaffakiyetle neticelendirmek çok güçtür.” Ne var ki, ‘Demokratikleşme Tezgâhı’ ile gelinen bu aşamada, Türk Milleti’nin mevkii ve hattâ anayasada yer alıp almaması gibi ‘abes’ konular pazarlık masasındadır! PKK’lı teröristlerin pardon ‘AKTİVİSTLERİN’ çekilme tiyatrosu sürerken, bu işbirlikçi çetenin dağdaki ve Meclis’teki temsilcileri tehditler savuruyor! Aysel Tuğluk “Çekilme sürecinde eğer bir tek ‘gerillanın’ burnu kanarsa, bunun bedelini ödetiriz” diyebiliyor! Kim bunlar? Bu cüreti kimden alıyorlar? Bu küstahlıkların hesabı niçin sorulmuyor? Cumhuriyet kurulalı beri bu devlet hiç bu kadar zaaf içinde olmamıştı.
Filistin halkının en büyük destekçisi Müslüman Suriye’yi İsrail güneyden, biz kuzeyden sıkıştırıyoruz! İsrail askerleri Kudüs Müftüsünün bileklerine kelepçe takıyor; bizim anlı şanlı medyamız neyse de,  ‘İslâmcı’ kesimde, Millî Gazete dışında tık yok! Atatürk’e ‘Deccal’ sıfatını yakıştıran gafiller İsrail’in Müslümanlara yaptığı zulmü seyrederken, Atatürk 1937 yılında tüm dünyayı “Filistin’e el sürülemez. Türkler mukaddes topraklarda yabancı hâkimiyetine tahammül etmeyeceklerdir”  diye uyarıyordu! İsrail Devleti’nin ancak Atatürk öldükten sonra, 1948 yılında kurulduğunu hatırlatalım! Atatürk yaşasaydı, O’nun kurduğu Sâdâbat Paktı sürseydi böyle bir şey mümkün olabilir miydi? Atatürk Dönemi ve sonrası iyi bilinmediği için, ‘Bu duruma nasıl geldik?’ sorusunu cevaplarken, filin değişik yerlerine dokunup başka başka hayvan ismi veren kör adamdan farksız bir durumdayız.
 Yaşadığımız bu akıl dışı gelişmeler karşısında, insan ‘Yoksa Osmanlı’daki gibi,  muhtedî ve devşirmeler yeniden devletimize hâkim mi oldular?’ diye sormadan edemiyor!  Vatansever Türk aydınlarının görevi gerçekleri bıkmadan, usanmadan millete anlatmaktır. Kimse ‘Millet anlamıyor’ demesin. Mesele aydınlardadır. Önce aydınlar aydınlanmalı sonra da milleti aydınlatmalıdır. Milletin dinlediği frekanstan konuşursanız, millete güven verirseniz millet sizi dinler de, anlar da. Türk’ü  ‘etrak-ı bî idrak’ yani ‘idraksiz, algılama özürlü’ zannedenlerin sonunu hep birlikte  göreceğiz. 

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık