• 09 Temmuz 2012, Pazartesi 9:23
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

TÜRKİYE'NİN İÇ KARARTAN GÖRÜNTÜLERİ!

İsrail, Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nde PKK militanlarını eğitiyormuş! Kandil’e buradan da servis yapılıyormuş! Bizim meselemiz Suriye olduğu için böyle ‘önemsiz’ meselelere ayıracak zamanımız yok! Suriye’ye müdahale için neredeyse çırpınıyoruz. Gazetelerden öğreniyoruz ki, Birleşmiş Milletler Şartı’nın, askerî müdahaleye imkân tanıyan 7. maddesinin uygulanması için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne talepte bulunmuşuz!  Anlaşılır gibi değil.

Ali Bulaç Zaman gazetesinde, Suriye’ye ‘tampon bölge’ önermekle 1990’larda Irak’ta yapılanın aynısının uygulanmak istenildiğine dikkat çekiyor. Irak’ta uçuşa yasak bölge ilânı ve sonrasında bunu kontrol edecek Çekiç Güç’ün Türkiye’de üslenmesine izin verilmesi sonucu, Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devletinin kuruluşuna yardımcı olduğumuz meydanda olduğu hâlde, bugün bu hatanın Suriye’de tekrarlanması akıl kârı mıdır? Sayın Ali Bulaç, Suriye’de Tampon bölge kurulduğu taktirde uzun vadede Irak, Suriye, İran ve Türkiye’den koparılacak parçalarla, Erbil’den Akdeniz’e bir Kürt devletinin siyasî coğrafyasının oluşturulacağı ve bunun büyük çapta bir bölgesel savaşa doğru atılmış dev bir adım olacağı uyarısını yapıyor.  Hâl böyle iken nasıl olur da biz bu işin organizatörü olduğu bilinen ABD ve Avrupa Birliği ile işbirliği içinde olabiliriz?  Bizim asıl, müşterek sorunlara sahip olduğumuz İran, Irak ve Suriye ile işbirliği içinde olmamız gerekmez mi? Aynı dini, aynı kültürü paylaştığımız bölge halklarına niçin bu kadar yabancıyız?

Atatürk 1937 yılında Türkiye, İran, Irak ve Afganistan’ın katılımıyla  Sadabat Paktı’nı kurmuş ve Sovyet dostluğuna verdiği önem sebebiyle, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a  “Git Ruslara bu paktın kendilerine karşı olmadığını anlat” talimatını vermişti. İsmet Paşa, Atatürk’ten sonra l939 yılında İngiltere ve Fransa ile birer ittifak anlaşması imzalamış fakat kendisi ile dostluk anlaşmamız bulunan Sovyetlere bu konuda hiçbir bilgi vermek gereğini  duymamıştı! 1945 sonrasında ise ‘Sovyet Tehditleri’ bahane edilerek Türkiye Amerika’ya  yaklaşmıştır ki, bunun zaten başından beri İsmet Paşa’nın tercihi olduğunu biliyoruz.  Demokrat Parti ve sonraki iktidarlar da aynı politikayı sürdürmüştür. 1953’de İran’da milliyetçi Başbakan Musaddık bir CİA darbesi ile düşürülerek, bu ülke de ABD’nin vesayeti altına sokulmuştur. Bu arada 1952’de NATO’ya girilerek emperyalist Batı ile kenetlenmemiz tamamlamıştır. 1955’de kurulan Bağdat Paktı’nda,  İran, Irak ve Pakistan’ın yanında, bu coğrafyadaki emperyalist emelleri çok iyi bilinen İngiltere de ‘müttefikimiz’ olmuştu! 1958’de gerçekleşen bir ihtilâl ile, Irak kendini bu cendereden kurtaracaktır. Mısır ve Suriye’deki Arap milliyetçisi Baasçı iktidarlar ise zaten daha başta, bu pakta ve sonrasında kurulan CENTO’ya itibar etmemiş ve katılmamıştı! 1979 yılında Amerikancı Şah yönetiminin devrilmesiyle İran’da da emperyalizm karşıtı Humeyni Rejimi kurulmuştur. Suriye Sovyetler Birliği ile ilişkilerini geliştirmiş ve fakat bu ülkeyle hiçbir zaman, bizim ABD’ye bağımlılığımız gibi bir bağımlılık ilişkisi içine girmemiştir. ABD’nin 9 yıllık işgalini yaşayan Irak’ın bile bugün millî bir politika takip etme gayreti içinde olduğunu gıpta ile izliyoruz. Irak; Çin, Rusya ve İran ile birlikte, emperyalist bir komplo ile karşı karşıya bulunan Suriye’ye destek veren ülkeler grubu içinde yer almaktadır. Suriye karşıtı siyasetin öncülüğüne soyunan iktidar, Irak’ta da meşrû Irak hükümeti ile değil, ‘Büyük Kürdistan’ senaryosunun ilk ayağı olarak Irak’ın kuzeyinde, gayrimeşrû olarak kurdurulan ve ülkemiz için de bir tehdit teşkil eden Barzani’nin kukla devleti ile ilişkilerin geliştirilmesini tercih etmektedir!

Bizim için asla hayır rüya görmeyecek olan Amerika ve Avrupa Birliği ile sıkı bir işbirliği içersindeyiz! Dün, emperyalizmin bu coğrafyadaki emellerine set çekmek için  Sadabat Paktı’nı birlikte kurduğumuz Müslüman ülkeler ise, bugün de emperyalizme karşı bir tavır içindeler!

                                                 *

Enerji konusu ülkemizin temel sorunlarından birisidir ve ne yazık ki, bu alanda da millî menfaatlerimize uygun politikalar uygulandığını söylemek mümkün değildir.  Bir zamanlar Celâl Bayar’ın söylediği ‘Bu kış komünizm gelebilir’ sözü hatırlardadır. Bu vesvese ile ülkemiz ABD’nin vesayetine sokulmuştu. Elektrik üretimi konusunda da ‘Bu kış elektriksiz kalabiliriz’ korkusu kullanılarak gayrimillî politikalar uygulanmasının zemini hazırlanmıştır. İşte, önceki iktidarlar döneminde başlayan ve Türkiye’yi enerji bakımından dışa bağımlı bir duruma getiren Doğalgaz çevrim santralleri bu ‘korku’ kullanılarak hayata geçirilmiştir.  Günümüzün HES’leri için de durum aynıdır.

 Elektrik mühendisi Naci Özen kendi sınırlı imkânlarıyla yaptığı araştırmaların sonunda, enerji ve su yatırımları konusundaki savurganlığı ve hesapsızlığı ‘Kusursuz Enerji Plânı’ adı altında kitap hâline getirmiş. Kendisini birkaç defa Ulusal TV’de katıldığı programlarda dinledik ve anlattıkları karşısında hayretler içinde kaldık. Naci Özen 19 Temmuz tarihinde saat 11.20’de Ulusal TV’de Çetin Ünsalan’ın programında bu konuları tekrar tartışacak. Ülke meselelerine ilgi duyanlara bu programı mutlaka izlemelerini öneririz.

İTÜ’den Prof. Eren Omay da,  Naci Özen’le birlikte katıldığı bir TV programında önemli açıklamalarda bulundu. Sayın Omay’dan, ‘İstanbul Üniversitesi’nin Hidrolik laboratuarının çalıştırılmadığını; hâlbuki bu laboratuar çalıştırılmış olsa, barajların ve HES’lerin kapasite ölçümlerinin tam olarak yapılabileceğini ve ülkenin bundan büyük kazançlar elde edeceğini’ öğrendik.  Yine sayın Omay’a göre, ‘çok övündüğümüz’ büyük barajlar yapılması hem yüksek borçlanmalar gerektiriyor, hem de bunların işletme maliyetleri çok yüksek! Naci Özen, Çoruh üzerindeki barajların çok büyük bedellere mal olacağını ve ülke ekonomisine de büyük bir yük oluşturacağını iddia ediyor; ayrıca bu barajların BOP projesi ile bir ilgisi olduğundan şüpheleniyor! Çoruh üzerindeki barajları Fırat’la birleştirin ve bakın bakalım ortaya ne çıkıyor? Naci Özen’e göre Çoruh enerji plânı tam bir mühendislik sefaleti. Prof. Eren Omay, Türkiye’deki kayıp kaçak oranının dünya ortalamasının 3 katı olduğunu belirtiyor ve bunun üzerinde nedense pek durulmadığını söylüyor; sebebini de, ‘kayıp kaçağın önlenmesi için yapılacak harcamaların müteahhitler için cazip olmaması’  olarak izah ediyor! Evet, hem tabiatımızı mahveden, hem de ülke ekonomisine milyarlarca dolarlık bir yük yükleyecek olan HES’ler toplam elektrik ihtiyacımızın sadece yüzde beşini karşılayabileceği hâlde, yüzde 15-20 civarında olan kayıp kaçağın önlenmesi için gerekenler yapılmıyor! Sayın Naci Özen’in GAP hakkındaki iddiaları da çok önemli. GAP projesi kapsamında yapılan tünellerle Harran ovasına yılda l milyar 200 milyon metreküp su veriliyormuş. Bu yüzden topraklarda aşırı tuzlanma oluşmuş! Hâlbuki, bu arazinin sulanması için 300 milyon metreküp su yeterliymiş! Ayrıca, eğer yer altına borular döşenerek sulama yapılsa 60 milyon metreküp su yeterli olacak! Bunun için de GAP tünellerine gerek yoktu çünkü bölgenin yıllık yer altı su rezervimiz 720 milyon metreküp!  Yani GAP müthiş bir israf!

HES işinde büyük rant var ya, Naci Özen, “Elinizde boş dere var mı?” diye soran bürokratlar olduğunu söylüyor!

 ‘Seçilmiş atanmıştan üstündür’ demagojisi ile devlette nasıl bir erozyona sebep olunduğu meydandadır ve bu yeni bir şey de değildir. Çok Partili Sistem sürecinde ilerledikçe  devlet rantçı ve keyfî siyasetin kontrolüne girmiştir.

 Samsun’daki sel felâketinde 10 vatandaşımız öldü; büyük maddî kayıplar söz konusu. Kimse, bunun sebebi ‘aşırı yağışlar’ demesin. Yaşadığımız felâketler ve ekonomik kayıplar devlette yaşanan erozyonun; plân anlayışının terk edilmesinin; keyfî yönetimin; uzmanlığın değil, yandaşlığın geçerli olmasının tabiî sonuçlarıdır. TOKİ konutları iki derenin arasında, taşkın alanına inşa edilmiş! Başka söze gerek var mı?

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık