• 19 Ocak 2020, Pazar 16:04
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

TÜRKİYE VE İRAN DOST OLMAK ZORUNDADIR !

Müslüman Kardeşlerle yakınlığı bilinen iktidarın, Şiî İran'la kurduğu diyalog önemlidir. Fakat, iktidarı destekleyen birçok yazar ne yazık ki, bu diyalogun önemini idrakten uzaktır!   Amerikan Emperyalizminin bölgemizdeki hâkimiyetini etkisizleştirmek için, başta Rusya ve İran olmak üzere, Bölge Devletleriyle işbirliği yapmamızın önemi ortadayken, iktidara yakın bazı yazarlar, en kritik anlarda, İran aleyhtarı yazılarıyla, İran'a karşı bir kamuoyu oluşturmaktadırlar! Bu durum elbetteki millî menfaatlerimize aykırıdır ve iktidarın uygulamaya çalıştığı Bölge Merkezli politikayı sabote ettiği açıktır. 
Bazı tartışma programlarında, bazı katılımcılar tarafından, İran'la 1639 Kasr-ı Şirin  Antlaşmasından bu yana savaşmadığımız ve sınırlarımızın değişmediği belirtilmektedir ki, bu doğru değildir. İran'la 23 Ocak 1931 tarihinde bir sınır düzeltmesi antlaşması yapılmış; bu anlaşmayla, sınır çizgisi Türkiye'nin lehine olarak, Küçük Ağrı denilen bir tepenin sırtını izleyecek şekilde geçirilmiştir.  İran'la aramızda, 18. Yüzyılda da önemli savaşlar olmuş; hattâ bu savaşlardan bazılarında Rusya ile de işbirliği yapılmıştır! Ahmet Cevdet Paşa, bu işbirliğini eleştirmektedir. Fransız edebiyatçısı ve devlet adamı Lamartin de, bu konuda şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “III. Ahmet döneminde, Osmanlıların, doğaya karşı bir biçimde, İran'ın paylaşılması için, Ruslarla anlaşarak Karadeniz'in doğu kıyılarında komşu olmaları, İstanbul'da saf Müslümanların kalbinde acıyla yankılanmış; başka mezhepten fakat İslâm olan bir imparatorluğun parçalanması için, Osmanlı Devleti'nin, kâfir Ruslar ile ittifaka girişmesi, Osmanlıların ruhunda isyan rüzgârları estirmişti.”
 Lamartin'e göre, 1730'daki Patrona Halil isyanının sebeplerinden biri de budur” (Lamartin, “Osmanlı Tarihi”, s. 849). 
Bu paylaşma sonrasında İran büyük bir kaosa sürüklenecek fakat aşiretlerin ittifakıyla İran'ın başına getirilen Afşar Türkü Nadir Şah, Osmanlı ordusunu yenerek, kaybettiği toprakları geri almayı başaracaktır. Nadir Şah devletin başına geçmeyi, “Şimdiye kadar felâketten başka bir şey getirmemiş olan Şiîlikten vazgeçilmesi ve Sünnîlerle ortak bir anlayışta birleşilmesini öngören Caferîliğin kabul edilmesi şartı” ile kabul etmişti. Nadir Şah, Hindistan, Osmanlı ve İran Müslümanları arasındaki mezhep bağnazlığının kalkmasını; Caferîliğe dönülmesini, Sünnîlere iyi davranılmasını istemekteydi!
 Lamartin bu konuda bize şu bilgiyi veriyor: “Şiî ve Sünnî dünyasındaki ayrılıkları gidermek için 1743'de, Necef'te Hz. Ali'nin Türbesinde, İslâm Âleminin bölgedeki ileri gelen ulemasını bu amaçla bir araya getirmiş; Osmanlı'ya da bu konunun görüşülmesi için elçiler göndermişti. Ancak Osmanlı, Nadir Şah'ı muhatap bile almadı! Nadir Şah'ın öldürülmesi ile bu tasarı da yok oldu” (Lamartin, age.  s. 848). 
Ruslar, Nadir Şah'ı öldürterek, İran'ı bir kargaşa içine düşürmek suretiyle bir süre rahatlarlar fakat Ahmet Cevdet Paşa'nın belirttiğine göre, görgülü ve ileri görüşlü bir hükümdar olan Ağa Muhammed Han, İran'da düzeni yeniden sağlar. Rusya'nın İran ve Osmanlı Devletlerinin başına tekrar baş belâsı olmadan yola getirilmesini aklına koyan Ağa Muhammed Han, bunu da ancak Osmanlı Devleti'nin yardımıyla başarabileceğini biliyordu. Fakat Osmanlı Devleti İran'la böyle bir anlaşmaya tenezzül etmemiştir (Ahmet Cevdet Paşa, age. Cilt I, s. 173, 179)!
Evet, Osmanlı'nın kibri, İran'ı muhatap almasını engellemiş ve bu gafletin neticesinde Kırım elimizden çıkmış; Kafkaslar Rusların eline geçmiştir!  
Ne yazık ki, Batı Emperyalizminin kaşıdığı bu mezhep bağnazlığı günümüzde de sürmektedir! Hâlbuki, Müslümanlar arasında, Kur'an temelinde bir inanç birlikteliği sağlanması için çaba harcanması gerekmez mi?  Fakat işte, siyasî ihtiraslar, çıkarlar ve Müslüman ülkeleri kaos içinde yüzdürerek kontrol altında tutmayı amaçlayan emperyalist devletlerin tezgâhları buna imkân vermiyor! 
İran'da devlet kurmuş Gazneliler, Karahanlılar, Harzemşahlar, Büyük Selçuklular,  Timuroğulları Devleti, Safeviler ve Safevi iktidarına 1736'da son veren Afşar Beyi Nadir Şah; sonrasında 20. Yüzyılın başına kadar İran'ı yöneten Kaçarlar; bunların hepsi Türk hanedanlarıydı. Selçuklu Devleti'nin kurucusu Tuğrul Bey'in mezarı, bugün Tahran'ın bir mahallesi hâline gelen, Rey şehrinde bulunmaktadır.  Selçukluların eski başkentlerinden biri olan Merv şehrinde de, Sultan Alpaslan'ın mezarının arandığını belirtelim! İran işte bu kadar Türk'tür!
Türkiye ve İran; bu iki büyük kardeş Devlet, Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail hadisesinden itibaren, yüzlerce yıl süren savaşlar sebebiyle büyük güç kaybetmiş; Anadolu' bu yüzden imarsız kalmış; halk büyük sıkıntılar çekmiştir. Doğu Anadolu'nun İran'la aramızda bir tampon bölge olarak bırakılarak Tımar Sistemi dışında tutulması, feodal yapının güçlenmesine sebep olmuş ve bu da günümüzde PKK Terörü olarak karşımıza çık(arıl)mıştır!
 Atatürk, İran Şahı ile kurduğu güçlü dostluk ilişkilerinin de yardımıyla, Osmanlı döneminde yaratılmış olan kötü izlenimleri silerek, 1937 yılında, Irak ve Afganistan'ı da içine alan Sadabat Paktı'nı gerçekleştirmeyi başarmıştı. Bu çok önemli bir hadisedir. Bugün 'Yeni Osmanlı' hayalleri kuranlar, Atatürk'ün Balkan Paktı'nı ve Sadabat Paktı'nı incelemelidirler. 'Yeni Osmanlı' tezi, Enver Paşa'nın 'Turan Düşü' gibi hayâlcidir. Enver Paşa'nın hayâlciliğinin bize koca bir imparatorluğu kaybettirdiğini; gerçekçi Atatürk'ün ise bu kutsal vatan topraklarını kurtarmayı başardığını hatırlatalım! 
Cevdet Paşa boşuna “Devlet Adamları Tarih Okur” dememiş!
İRAN'IN GÜCÜ KÜÇÜMSENİYOR!
General Kasım Süleymani'nin katledilmesinin ardından, İran'ın, Irak'taki iki Amerikan üssüne füze saldırısı ve aynı gün, İran tarafından, Tahran'dan havalanan bir Ukrayna uçağının düşman füzesi zannedilerek yanlışlıkla düşürülmesi üzerine, İran'ı aşağılayan, küçümseyen birçok değerlendirme yapıldı. İran'ın Ukrayna uçağını vurması, gerçekten çok büyük bir hataydı. Fakat böyle hataları büyük devletler de yapıyor. Meselâ, emekli Havacı Tümgeneral sayın Beyazıt Karataş, 14 Ocak tarihinde, Ulusal Kanal'da katıldığı bir programda Amerika'nın, Irak'ın Kuzeyi'nde, içinde üç Türk subayının da bulunduğu iki Amerikan helikopterini ve 1988 yılında bir Amerikan savaş gemisinden atılan füze ile, içinde 290 yolcu bulunan bir İran uçağını, savaş uçağı zannederek düşürdüğünü hatırlattı!  
Gerçekten de, konunun uzmanını dinlemek çok farklı. Sayın Beyazıt Karataş'ın bu açıklamalarını, 'UZMAN' diye ekranlara çıkarılanlar mutlaka dinlemelidirler! 
Sayın Karataş, İran'ın 2.000 km. menzilli Balistik Füzelere sahip olduğunu; menzilin 3.000 km.ye kadar uzatılması için çalışmalar yaptığını;  Irak'taki  Amerikan hedeflerini de, son ana kadar tespiti son derece güç olan balistik füzelerle ve 'Nokta Atışı' ile  vurduğunu belirtti. 
 Bu çok önemli. Çünkü İran, Amerika'ya ve İsrail'e, istediği hedefi 'Nokta Atışı' ile  vurabileceği mesajını verdi! 'İran'ın füze saldırısı danışıklıydı' diyenlere duyurulur! 
Sayın Karataş'tan, bizim balistik füzelerimizin olmadığını da öğrendik!  Elimizde ancak, yerden yere atılan 200-300 km. menzilli füzeler varmış! 1930'larda uçak yapan, uçak motoru fabrikası bile kuran Türkiye'nin bu durumu hazin değil mi? Peki, bizi Batı İttifakına sokan isim  niçin örtbas edilir?


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık