• 15 Ağustos 2016, Pazartesi 9:07
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

TÜRK- RUS İLİŞKİLERİNE BİR BAKIŞ (3)
 Bu sütunlarda değindiğimiz belgelerden de anlaşılacağı üzere, tarafsız kalmamız mümkün olduğu hâlde, I. Dünya Harbi'ne girmemiz, büyük bir basiretsizliğin sonucuydu ve sorumlusu  Enver Paşa'ydı;  onun Tek Adam yönetimiydi.Bu harpte savaştığımız devletlerden biri olan Rusya ile, daha sonra İstiklâl Harbimiz sırasında samimî bir dostluk kurulacak; bize en  büyük yardımlar Sovyetler Birliği adı altında yeniden örgütlenen bu devletten  gelecektir. 
Sovyetler Birliği, İstiklâl Harbimizin başlangıcından Atatürk'ün ölümüne kadar, bizim için güvenilir bir dost olacaktır. Sovyet Devriminin önderi V. İ. Lenin, Ankara'ya gönderdiği ilk Büyükelçi olan Aralov'a,  Mustafa Kemal Paşa için şu sözleri söylemişti: “O, işgalcilere karşı Kurtuluş Savaşı yapıyor. Emperyalistlerin gururunu kıracağına, Padişahı da yardakçılarıyla birlikte silip süpüreceğine inanıyorum!” (S.İ.Aralov, “Bir Sovyet Diplomatı'nın Anıları”, s. 29)! 
Ne var ki, Osmanlı aydınlarının ruhuna sinmiş olan Batı Hayranlığının; onların gözlerinin hep Batı'da ve akıllarının hep Batı ile işbirliğinde olmasına sebep olduğunu da belirtmeliyiz! Nitekim, İngiltere'nin Türkiye'yi parçalamaktaki kararlılığı ve buna karşı, Sovyetlerle işbirliğimizin önemi apaçık meydandayken; 1920 yılı Ekim ayındaki başarısız Gediz Harekâtından sonra, Batı Cephesinden alınıp, Moskova Büyükelçisi yapılarak, Ankara'dan uzaklaştırılan Ali Fuat Paşa'nın, burada, İngilizlerle anlaşmanın yollarını araması da bu hayranlığın sonucudur.
Rauf Orbay da hatıralarında, “İngilizlere, Kafkas Federasyonu kurulmasını önerdiğini” övünerek anlatır! Bu aslında, İngilizlerin bir oyunudur ve Anadolu'daki Millî Hareket ile Sovyetler arasına bir set çekerek, Millî Hareketi yok etmenin bir hesabıdır. Atatürk, bu fikrin Türk Milletinin sonu olacağını, 5 Şubat 1920'de Rauf Orbay'a ve bütün komutanlara bildirir (Doğan Avcıoğlu, “Millî Kurtuluş Tarihi”, s. 228 ve devamı)!
Millî Mücadelenin İkinci Adamı Rauf Orbay'ın, İngiliz Generali Townshend'e söylediği şu sözler de, nasıl bir basiretsizlik içinde olduğunu göstermektedir: “Mütarekede ağır hükümler var. Bunlara razı oluşumuzun başlıca nedeni, İngilizlerin durumu kavrayarak millî onurumuzu incitmekten çekineceklerine dair Calthorpe'un (İngiliz Amirali) centilmence ve askerce verdiği garantidir!” 
İngilizler; Türklerin I. Dünya Harbi'ne katılması yüzünden uğradıkları büyük  kayıplar sebebiyle müthiş bir 'Türk nefreti' içindeydiler. Mondros Mütarekesinin ağır hükümlerine imza atan Rauf Orbay ise, İngiliz Amiralinin sözlü güvencesine inanmaktaydı! Hâlbuki, İttihatçıların Sultan Abdülhamid, İngilizleri, “sözüne en güvenilmez millet” olarak nitelemekteydi! 
İngiltere Başbakanı Lloyd George'un hatırala-rından nakledeceğimiz şu satırlar, İngilizlerin bize karşı nasıl bir ruh hâli içinde olduğunu göstermektedir:  “İngiltere İmparatorluğu için, Türkiye ile savaşın özel bir önemi vardı. Osmanlı Halifesi, İslâm Dünyası'nın başı idi ve İngiltere İmparatorluğu içinde her yerden çok Müslüman vardı. Bu yüzden bizim Türkiye ile savaşımız nazik bir işti. (…) Doğudaki prestijimiz bakımından, Türklerin bize savaş ilân eder etmez yenilip itibarlarını yitirmeleri çok önemli idi. Türk Ordularının üç sefer yılı boyunca, eş koşullar altında bizi arka arkaya bir takım savaşlarda yendikten sonra, ancak ezici sayıda kuvvetlerimizce, sonunda yenilmiş olmaları, Doğuluların kafasında kötü bir izlenim bırakmıştır” (Avcıoğlu, age. s. 97).  
İngiltere bu yüzden, Türklere karşı büyük bir öfke içindeydi. Türk savaşında, eldeki rakamlara göre, 2 milyon 551 bin kişi kullanan İngiltere'nin kaybı ölü, yaralı ve esir olarak 262 bin kişidir (Avcıoğlu, age. s. 70).  
Harbin sona ermesinden sonra da, Osmanlı İmparatorluğu'nun ölüsünün bile, İslâm Dünyası'nda etkili olabileceğinden korkmaktaydılar. Lord Curzon 29 Mart 1920'de bunu şu sözlerle dile getirir: “Türkler için askerlik mesleği tamamen kapanmıştır. Kuşkusuz, Türkler askerlik yapmak isterlerse, başka bir yere gidebilirler. Fransız Lejyonu onları kabul edecektir. Ne var ki, İngiltere, buna dahi karşıdır. Çünkü Türkler öteki düşmanlarımızdan farklıdır. Yeniden Türkiye'de askerî bir dönem açılabilir” (Avcıoğlu, age. s. 106)!
Osmanlı'yı mağlup eden İtilâf Devletleri şu bildiriyi yayınlamışlardı: “..Tarih boyunca hangi ülke Türklerin eline geçtiyse, o ülke maddî ve kültürel geriliğe gömülmüş, hangi ülke Türklerin elinden kurtulduysa maddî ve kültürel bakımdan yükselmiştir. Tarih boyunca Türkler, ellerine geçirdikleri ülkeleri geliştirmemiş, yıkmıştır; çünkü Türklerde geliştirme yeteneği yoktur, yalnızca yıkmayı,  savaşmayı bilirler.” Bu bildiriyi İngiltere, Fransa, Amerika, İtalya,  Yunanistan, Japonya ve Sırbistan imzalamışlardı.  
Birçok Batılı devlet adamı, Kilisenin de etkisiyle, Türk düşmanı idiler. İngiltere Başbakanı Llyod George da  amansız bir Türk düşmanıydı. Şu değerlendirme Times gazetesine aittir: “Llyod George'u ideolojik etkilerin de yönlendirdiği kuşkusuzdur.  Bu adam, dar kafalı, yobaz Hıristiyanlık anlayışı yüzünden, ister Yunanlı ister Bizanslı olsun her Hıristiyan'ı seçkin bir yaratık olarak görmekte, Türklere ise, 'Tanrı'nın belâları' gözüyle bakmaktadır” (A. Akgül, “Bizim Atatürk”, s. 221). 
Aydınlarımız, Türkler hakkında bu düşüncelere sahip İngiltere'den yardım ummaktaydılar! Ne yazık ki, Batı hayranlığından kaynaklanan bu hastalıklı düşünce, Atatürk'ün ölümünden sonra devletimize hâkim olacaktır. Ne var ki, bağımlı oldukları ülke bu defa Amerika'dır! Cumhurbaşkanımızla, Rusya Devlet Başkanı sayın Putin'in St. Petersburg'taki 9 Ağustos buluşması ile doğan dostluğun “Batı'dan kopuyor muyuz” endişelerine sebep olması işte bu bağımlılığın sonucudur. 
Kurtuluşu İngiltere Mandasında görenlerin yanında, bir de Amerikan Mandacıları söz konusudur!  Birçok Türk vatanseveri için, Amerika Cumhurbaşkanı Wilson'un 14 maddelik prensipleri tek umut kapısıdır. Hâlbuki, Wilson'un, Türklere bir hak tanıması söz konusu bile değildi! Amerika Türkiye ile, ekonomik çıkarlarının yanı sıra, Rumluk ve Ermenilik davaları sebebiyle ilgilenmekteydi. Avcıoğlu'nun belirttiğine göre, Başkan Wilson Türkiye'yi yok etmekten, haritadan silmekten söz etmektedir. 1912 yılında Morgenthau'nun Türkiye'ye elçi atanması Wilson'a önerildiğinde, “Türkiye diye bir ülke olmayacak ki, elçi göndermek gereksin” cevabını verecektir (Avcıoğlu, age. s. 281).
 Nitekim, Başkan  Wilson, 13 Mayıs 1919'da  İzmir'in yanı sıra, Aydın ve Manisa'yı kapsayan bölgenin de Yunanlılara verilmesini isteyecektir! 24.3.1920'de, ABD'nin resmî görüşü olarak Wilson'un bu düşünceleri müttefiklere bildirilir. Wilson, Türklerin Avrupa'daki varlığını tehlikeli saymakta ve hattâ Türkleri İstanbul'dan da çıkarmakta kararlı görünmektedir (Avcıoğlu, age. s. 34, s. 317). 
Batı'nın bize  karşı olan bu tavrını tekrar tekrar hatırlatıyoruz. Çünkü bunları hiçbir zaman unutmamamız lâzım. Bunları unutarak; İstiklâl Harbimiz sırasında bize en büyük yardımları yapan Sovyetleri 'DÜŞMAN' ve bizi bu topraklardan sürmekte kararlı olan Batı'yı 'DOST' bellediğimiz için başımıza gelmeyen kalmadı. İktisaden sömürülmemizin yanında; Sağ-Sol çatışması, Mezhep çatışması, PKK terörü, Ermeni Soykırım iddiaları ile bunaltılmamız ve Fethullah Çetesi  bize  bu 'DOSTLUĞUN' armağanlarıdır.

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık