• 05 Mayıs 2019, Pazar 18:19
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

TURGUT ÖZAL ANIT MEZARINDA ANILDI!

Önce şu soruyu soralım: Turgut Özal niçin Devlet Mezarlığına değil de, bir Anıt Mezara defnedildi? Turgut Özal bunu hak etmek için hangi büyük hizmetleri yaptı?
Turgut Özal'ın devletteki ilerlemesi, Süleyman Demirel'in Başbakanlığı döneminde başlamıştır.  Elektrik Etüd İdaresinin başına getirilmesini eski Genel Müdürü İbrahim Deriner engelleyecektir ama Özal, 'ağabey' dediği Demirel tarafından, daha önemli bir görev olan, Devlet Plânlama Teşkilâtı'nın başına oturtulacaktır. Plânlamada o dönem, 'Takunyalılar Dönemi' diye de anılır. Tarih 60'lı yılların sonudur.  
Ülkemizde, Özal'la birlikte, İslam Ahlâkının yerine, maddî kazancı her şeyin önüne koyan, bir Protestan Ahlâkının geliştiğini söylemek mümkündür. Özal'ın, “Ben zenginleri severim” sözü hatırlardadır. Bu Protestan Ahlâkını, kardeşi Korkut Özal'la birlikte, Amerika'daki eğitimleri sırasında edinmiş olsalar gerek!
Turgut Özal'ın, partisinin bir Grup Toplantısında, şu sözleri söylediğini de hatırlıyoruz: “Milletvekilliği yaparken kendi ticarî işlerinizi ihmal etmeyin!”
Attilâ İlhan 19 Ocak 2000 tarihli Cumhuriyet'te, USİAD dergisinden, Şişe Cam Genel Müdürü, Şahap Kocatopçu'nun bir anısını aktarmış ki, gerçekten çok enteresan. Devletteki çürümenin boyutlarını anlatmak için, bu örnek bile tek başına yeterli. Şahap Kocatopçu şunları söylüyor:
 “...DPT'nin başındaki Turgut Özal'a 'bizim yeni bir fabrika kurma hazırlıklarımız var, önümüzdeki yılın teşviklerini hazırlarken dikkate alır mısınız?' dedim. Olumlu cevap verdiler. İki ay sonra teşvikler çıktı. 'Bir pencere camı kurulması için teşvik verilecektir' biçiminde bir ifade görünce, anlayamadık. Teşviki almak için DPT'ye gittiğimizde, 'Biz o teşviki başkasına verdik' dediler. Anadolu Cam Sanayi adında başka bir şirket teşvik almış. Nuh Kuşçuoğlu başında ve Turgut Bey'le işbirliği hâlinde operasyonu yürütmüşler... Anadolu Cam Sanayi, Belçikalılarla yüzde 10 oranında ortaklık ile Mersin'de kurulmuştu. Yürüttüğümüz rekabete dayanamadılar, bir süre sonra teslim bayrağını çektiler.  Fabrikayı satın almak üzere görüşmelere başladık; şirketin ana sözleşmesini aldık. Adamlar 100 tane 'kurucu hisse' tesis etmişler; yıllık kârın yüzde onunu, diğer ortaklara kâr payı dağıtımı yapılmadan bunlara vermeyi karar altına almışlar. O sırada öğrendiğimize göre, bu yüz hissenin 20 tanesi Turgut Özal'a aitmiş! Bugün de, kendisinin çocukları bu kâr paylarını alıyorlar. Şirket Ana Sözleşmesi gereği hiç kimse bu haklarını ellerinden alamıyor!” 
İşte, pek öğündüğümüz Çok Partili Sistemle başlayan ahlâkî çürümenin sonunda, Türk Devleti bu anlayışta kişilerin hâkimiyetine girecek;  Tarikat-Siyaset-Ticaret üçgeninde, siyaset yozlaştıkça yozlaşacaktır.    
  Demokrasi ve sözde dindarlık yolunda ilerledikçe ne tuhaf bir çelişkidir ki, -bu ülkede her ikisi de güçlü bir şekilde var olan-  Allah korkusu ve kanun korkusundan eser kalmayacaktır!
1980'den sonra, Başbakan Turgut Özal'ın demiryolları için, “Bunlar Komünist ülkelerin ulaşım aracıdır” dediğini de hatırlıyoruz! Hâlbuki, bugün, Avrupa ülkelerinde, tren yoluyla yolcu taşıma payı yüzde kırk iken, ülkemizde sadece yüzde dört düzeyindedir. Kapitalist Fransa'da toplam demiryolu ağının uzunluğu 37 bin kilometre; Türkiye'de ise sadece 10 bin kilometredir ve bunların büyük bir kısmı da yenilenmeye muhtaçtır! Türkiye, bırakınız tren yollarını geliştirmeyi, 1980'den sonra karayolu politikasında bile akıl almaz yanlışlar yapmış; bugün kapasitesinin çok altında hizmet görmekte olan otoyollar yapma sevdasına kapılmıştır. Batılıların 1970'li yıllardan itibaren Türkiye'ye dayattığı otoyol yapımının da, ancak toplumdaki tüm muhalif seslerin kısıldığı 12 Eylül sonrasında gerçekleşebilmiş olması ilginçtir! Türkiye'nin kıt kaynakları, sorumsuz bir şekilde otoyol yapımında tüketilmiştir.  Hâlbuki, Türkiye otoyol yerine, bölünmüş yol yaparak, kaynaklarını çok daha verimli kullanabilirdi.  Uzmanların belirttiğine göre, 1 km. otoyol parası ile, 10 km. bölünmüş yol yapılabilmektedir! Eski İstanbul Belediye Başkanı Bedrettin Dalan da otoyol yapımına karşı çıkarken “1986'dan sonra yapılan 1.167 km. yolun 8.5 milyar dolara mal olduğunu belirterek, bu parayla 10 bin kilometreyi aşan bölünmüş yol yapılabilirdi,  “Biz patikadan otoyola atladık” demekteydi (Milliyet Gazetesi, 25.6. 1996)! 
Bugünkü iktisadî perişanlığımızın sebebi olan 24 Ocak 1980 Kararlarının altında da Özal'ın imzası vardır!  Prof. Erol Manisalı, “Hayatım Avrupa” kitabının I. cildinde Özal'la ilgili enteresan bir anısını nakletmiş. 20 Aralık l977 tarihinde İstanbul'da, Vehbi Koç'un da katıldığı bir panelde Turgut Özal, “Kurların serbest bırakılmasını, kambiyo kontrollerinin asgariye indirilmesini ve ekonominin kendi kendini ayarlamasını sağlayacak önlemlerin getirilmesini ve tamamen liberal ve açık bir ekonomik yapılanmayı” savunur. Sayın Manisalı'nın belirttiğine göre, toplantıya katılan akademisyenler, plâncılar, sanayiciler Özal'ın bu konuşmasını şaşkınlık içinde dinlerler. 1978'deki Washington Uzlaşması'na daha bir yıl ve 24 Ocak kararlarının ilân edilmesine iki yıldan fazla bir zaman vardır! Fakat Özal âdeta gelecekte olacakları haber vermekte, “Dövize müdahale yok, kura müdahale yok, serbest ve tamamen dışa açık bir ekonomik model uygulamamız gerekir” demekteydi! Prof. Manisalı, akşam yemekte, tam karşısına düşen Özal'a, paneldeki tebliği hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak için bazı sorular sorar. Fakat, Özal'ın verdiği cevaplardan, meselenin teknik yönlerini bilmediğini anlar ve kendi kendine şu soruyu sorar: “Meselenin içeriğine nüfûz edememişse peki konuşmasında nasıl bu kadar ayrıntıya girmişti!”
      Ne acıdır ki, 24 Ocak kararlarını milletimize bir devrim (!) olarak bellettiler! Hâlbuki, bu kararlar, cumhuriyetin tasfiye sürecinin başlatılmasından başka bir şey değildi! Prof. Erol Manisalı bu konuda şunları söylüyor: “Türkiye bugün 'büyük bir aldatmacanın' içinde bulunuyor. Ortaya sürülen sahte oyun şudur: Bir tarafta, değişimden yana olmayanlar, Türkiye'nin kapalı kalmasını savunanlar, tutucular, özgürlüklerin gelişmesini istemeyenler 'varmış gibi' mesele ortaya konuyor. Sanki bunların karşısında da değişimden yana, demokratikleşmeden yana olanlar bulunuyormuş izlenimi veriliyor... Bu göstermelik, bu sahte oyunun arkasında ise 'gerçek' bir oyun oynanıyor.  Sahte, sanal oyunda değişimden yana, özgürlüklerden yana boy gösterenler, yabancı güç odaklarının Türkiye'deki temsilciliğini yapmaktadırlar. Küçük devlet (kaybolmuş devlet) Türkiye'nin varının yoğunun dışarıya satılması ve dışarıdan idare edilmesi yönünde hizmet vermektedir. Türkiye'nin etnik olarak, dil olarak, din olarak çözülmesini, iyice gevşetilmesini arzulamaktadırlar. Dış odaklardan açıktan açığa para alınarak, Türkiye aleyhine araştırmalar, toplantılar, yayınlar yapılmaktadır. Derneklere, vakıflara hattâ vakıf üniversitelerine kadar” (Cumhuriyet,  15.06.2001)!
Prof. Manisalı'nın belirttiğine göre,  1976-77 yıllarında,  ABD Federal Rezerv, Dünya Bankası ve IMF bir çalışma yaparlar ve bunu 1978'de, “Washington Uzlaşması” adı altında bir bildiriyle dünyaya yayınlarlar. Bu bildiride söylenen şudur: “Ey dünya ülkeleri, size yeni bir iktisadî anayasa sunuyoruz.  Ülkeler dış ticarette koruma önlemlerini kaldırsınlar.  Özelleştirmeye geçsinler, Serbest Piyasa Mekanizmasını esas alsınlar!” 
Bunun ne anlama geldiğini Stiglitz'den okuyalım:  “Dünya ülkeleri bu şekilde Batı kapitalizmine açıldılar; Millî Devletler iyice sarsıldı ve bu sayede büyük Tekelci Şirketler, piyasalar üzerinden o ülkeleri siyasî, askerî, kültürel ve  iktisadî denetim altına alma olanağına kavuştular”( Joseph  E. Stiglitz, “Küreselleşme, Büyük Hayal Kırıklığı”
Turgut Özal da, bu Büyük Komplonun Türkiye'deki temsilcisiydi! Bu yüzden Anıt Mezar'ı hak ediyor!
 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık