• 07 Kasım 2019, Perşembe 16:39
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

TARİHLERİNİ BİLMEYEN MİLLETLERİN GELECEKLERİ DE OLAMAZ ! (8)

Osmanlı'nın son dönemlerinde,  devletin çıkarlarını gözeten güçlü bir Millî Bürokrasi oluşmuştu. Bu bürokratlardan biri olan, Paris elçiliğinde çalışmış, Avrupa devletlerini çok iyi tanıyan ve düşüncelerine Padişah Abdülmecid'in büyük önem verdiği, Selâmi Efendi'nin, İngiltere ile 1838 yılında imzalanan Ticaret Antlaşması hakkında Padişaha yaptığı şu uyarı, aynı zamanda günümüz siyasetçileri ve bürokratları için de önemli bir ders niteliğindedir: “Bu antlaşmayla İngilizlere, bizde üretilen her çeşit malı çok düşük bir vergiyle satın alma hakkı tanındı. İthâl gümrüğü düşürüldü. Bu haklar daha sonraları başka devletlere de tanındı. Biz böylece, büyük ödünler vererek, iktisadî bağımsızlığımızı yitirdik ve açık pazar olduk. Göreve getirdiğiniz sadrazam ve nâzırlar da liberalizmin destekçisi oldular. Bizde sanayi gelişmemiş olduğu için bu düzen Avrupalıların yararına oldu. İleride müstemlekeye dönüşmemizden korkarım” (Hıfzı Topuz, “Abdülmecid”, s. 124)!
Ne yazık ki, Selâmi Efendi'nin bu korkusu gerçekleşecek, Osmanlı İmparatorluğu 1875'te malî iflâsını ilân edecek ve Sultan Abdülhamid 1882'de Düyûn-u Umumiye'nin (Borçlar Yönetimi) kurulmasını kabul etmek zorunda kalacaktır. Ancak, Malî meselelerde oldukça bilgili olan Sultan Abdülhamid, borçlarımızın büyük bir bölümünün faizlerden müteşekkil olduğunu iyi bildiği için 1882 yılında, alacaklılarla yaptığı pazarlık sonucu 252 milyon lira olan borçlarımızın 106 milyon Osmanlı lirasına indirilmesini sağladığı da bilinmelidir (Prof. Sina Akşin, “Türkiye Tarihi”, Cilt III, s. 168). 
 Sultan Abdülhamid 1902 yılında da, 75 milyon lira tutarındaki borçlarımızı 32 milyon liraya indirmeyi başaracaktır (Prof. Vahdettin Engin, (“Pazarlık”, s. 136).  
Ne var ki, İttihat ve Terakki Partisi'nin iktidarında (1913-1918), borçlarımız yeniden 400 milyon liraya çıkacaktır!  
             Lozan'da biz, toprak meselesinden daha çok, yabancıların ekonomik imtiyazlarının kaldırılması için mücadele ettik. Lozan'daki ABD Baş Delegesi Child, kapitülâsyonların kaldırılmasının, “Dünyanın toplumsal güvenliğini ve ekonomik güçlerin işbirliğini sağlamak için pek gerekli olan milletlerarası iyi niyet ve dürüstlüğün temelinde yatan ilkelere bir aykırılık” olacağını söyleyerek, “Türkiye kapitülâsyonları kaldıramaz. Türkiye'nin çıkarları da bunu gerektirmektedir. Zira Türkiye'yi ancak yabancılar kalkındırabilir” gibi tuhaf bir görüşü savunabilmiştir. ABD ancak 1932'de, kapitülâsyonların kalktığını kabul edecektir (Avcıoğlu, “Milli Kurtuluş Tarihi”, s. 347, 352)!
Serbest Ticaretin ve düşük gümrük tarifelerinin kendileri için önemini çok iyi bilen Batılı 'dostlar', Lozan Antlaşmasına koydurdukları bir madde ile, 1929 yılına kadar % 12.9 gümrük vergisi uygulamasının sürmesini sağlamışlar; bu miktar, 1929 yılında % 45.7'ye yükseltilmiştir. Bu yüzden, 1923 yılında 60 milyon lira olan dış ticaret açığımız 1929 yılına gelindiğinde 101 milyon liraya yükselecek, 1930 yılında ise dört milyon lira fazla verecektir. Bu da Serbest Ticaretin, gelişmekte olan bir ülke için nasıl bir kazık olduğunu bize göstermektedir. Bugün de, dış borçlarımız 400 milyar doların üzerindedir! Ekonomimiz Batı'dan gelecek borç para ile çevrilebilmektedir! Demek ki, geçmişte yaşananlardan hiç ders alınmamış! 
Trump işte bu zaafımızdan cesaret alarak, “Sizi ekonomik olarak mahvederim” diyebilmektedir!
Falih Rıfkı Atay, İstiklâl Harbi sonrasında, ekonomik kalkınma davasının güçlüğü hakkında şu düşündürücü tespiti yapar: “Kısa ve uzun vadeli hiçbir ödünç alma imkânı yoktu. Her şey yapılacak ve 1911'den 1922 sonuna kadar dört harp geçiren, yanan, yıkılan, milyonlarca evlâdını kaybeden, üstelik bütün gelir kaynakları sıfıra inen, vatan yoksullarının parası ile yapılacaktı. Bilmiyorduk! Bir bilen ve öğreten de yoktu.  Mekteplerde okudukları veya okuttukları on dokuzuncu asır iktisat teorileri ile yeni devlete nasihat verenleri dinlesek, kollarımızı kavuşturup bir asır beklemeli idik. 'Devlet demiryolu yapamaz. Kitapta yeri yok' sesleri geliyordu. Demiryolunu imtiyazlı yabancı şirketler yapmalı idi” (“Çankaya”, s. 451, 544)!
Falih Rıfkı Atay, Cumhuriyetin, onca mahrumiyete rağmen başarılan kalkınma hamlesi hakkında şu düşündürücü tespiti yapar: “1923 kafası ve iradesi imkânsızlığa meydan okumuştur. Doğru, eğri, eksik, tamam; fakat 'Türk'ün yapamayacağı' sabit fikrini yenmiştir” (“Çankaya”, s. 453). 
Ancak ne var ki, Küçük Amerika olmak sevdasındaki 1945 kafası, Batı ile, Türkiye'yi yeniden bir yarı sömürge durumuna düşürecek ilişkiler gerçekleştirmişlerdir. Ne tuhaftır ki,  'Görünmeyen Bir El' bu gerçeklerin öğrenilmesini engellemektedir!
Hâlbuki, Türkiye, Plânlı Karma Ekonomi Modeli ile bir ilki gerçekleştirmişti. Bu model, tüm sömürge ve yarı sömürge ülkeler için bir kurtuluş reçetesiydi. 1932 yılında Rusya'dan getirtilen Prof. Orlov başkanlığındaki bir heyet Türkiye'yi inceleyerek, Birinci 5 Yıllık Plân hazırlandı ve 1933 yılında uygulamaya konuldu. Bu plân Rusya'dan alınan 20 yıl vadeli ve faizsiz 8 milyon dolarlık bir kredi ile gerçekleştirildi.  Bu kredi borcu Rusya'ya, Tarım Ürünleri ihracatı ile ödendi. Rusya, bize borç veren Batılı ülkeler gibi içişlerimize de karışmadı!  
Ne yazık ki, yakın tarihimizde bütün bu yaşananlar 'unutularak', II. Dünya Harbi'nden sonra, Batı'nın Ekonomik ve Siyasî Vesayeti demek olan,  Serbest Ekonomi anlayışı yeniden benimsenecektir! 1947 yılında IMF'ye üye olunur. Paramız devalüe edilir. Bize, İstiklâl Harbi sırasında en büyük yardımları yapan ve I. Kalkınma Plânımızın hazırlanmasına; malî desteği ile de uygulanmasına yardımcı olan Rusya, artık düşmanımızdır! Ankara'da kurulan Uçak Motoru fabrikası kapatılır. 1951 yılında NATO'ya girilir. 1959 yılında Avrupa Birliği üyeliğine müracaatımız, 1980 yılındaki 24 Ocak kararları, Avrupa Birliği ile 1995 yılında imzalanan Gümrük Birliği Antlaşması Siyasî ve İktisadî bağımsızlığımızı kağıt üzerinde bir kavrama dönüştürür.  Bugün işte bunun sonuçlarını yaşıyoruz. 
Sayın Temel Karamollaoğlu bile, “Eğer Atatürk II. Dünya Harbi'nin sonuna kadar yaşasaydı, biz bugün kendi uçağımızla uçuyor olurduk” diyor! Bugün övündüğümüz Altay Tankının motorunu Almanya'dan almak durumundayız ki, Almanya, Barış Pınarı Harekâtı'nı gerekçe göstererek, 'vermiyorum' diyor! Uçaklarımız iki saat uçtuğunda bazı parçaların yenilenmesi gerekiyor. Bunları aldığımız Amerika, bizi ambargo ile tehdit ediyor! Bu haysiyetsiz ekonomik ve siyasî vesayete isyan edenler, Etki Ajanları ve Batı hayranı devşirilmiş aydınlar  tarafından, 'Ne yani dünyaya mı kapanacağız, halkımız yeniden yokluklar içinde mi yüzecek?' gibi ucuz bir demagoji ile susturulmaya çalışılıyor! Türkiye, İktisadî liberalizmi, Batılı ülkelerde bile görülemeyecek bir gaflet içinde uygulamaya kalktığı için bir türlü istikrarsızlıktan ve Batı'nın iktisadî ve siyasî vesayetinden kurtulamamıştır. Nelson Rockefeller'in 1956 yılında Başkan Eisenhower'e yazdığı bir mektupta, “Oltaya Yakalanmış Balık” olarak değerlendirdiği bu güzelim ülke, kontrolsüz bir Serbest Piyasa Ekonomisi uygulamanın bedelini çok ağır bir şekilde ödemiştir ve ödemeye de devam etmektedir. ./…
 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık