• 03 Kasım 2019, Pazar 17:01
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

TARİHLERİNİ BİLMEYEN MİLLETLERİN GELECEKLERİ DE OLAMAZ ! (7)

İngiltere'nin o yıllardaki politikası, Osmanlı'nın iç işlerine müdahale ve devletin tebaası arasında uyumsuzluk çıkartmaktan ibaretti! Tarihçilerimiz hep, Balkanları Rusların karıştırdığını yazar dururlar. Hâlbuki, Balkanları asıl karıştıran ve keza, Ermenileri kışkırtan da İngiltere'ydi! Sultan Abdülhamid, Ermeni politikasını Rus Çar'ının el altından desteği ile sürdürmüştür! İngiltere'nin bu politikasını günümüzde, Amerika ve AB sürdürmektedir!  Avrupa Birliği üyeliği havucu da,  Türkiye'yi sürekli olarak bağımlı tutmanın aracından başka bir şey değildir. 
İngiltere, Padişahın yetkilerini sınırlandırarak, Meclis vasıtasıyla istediklerini daha kolay elde etmeyi umuyordu. Aydınlarımız ise, İngilizlerin desteği ile, hürriyetlerin genişletilmesi ve Meclisli ve Anayasalı bir sisteme geçilmesi suretiyle, Avrupa ülkeleri nezdinde prestijimizin yükseleceğini ve daha müreffeh bir ülke olacağımızı zannediyorlardı!  Ne yazık ki, aydınlarımız Osmanlı'dan bu yana, Hürriyet geldiğinde her şeyin yoluna gireceğine inanmışlardır. 
l876 Anayasası ilân edildiğinde, tarihçi Abdurrahman Şeref Bey, kısa zamanda İngiltere'nin seviyesine çıkacağımızı zannettiğini yazar! Keza, 1908'de anayasa yeniden yürürlüğe konulduğu zaman  İttihatçı Hüseyin Cahit Yalçın da benzer şeyler söyleyecektir. 
Kemâl Tahir “YOL AYRIMI” romanında,  'Hürriyet Mücadelemizin İbretlik Hikâyesi Hakkında' şunları söyler:  “Bin yedi yüz bilmem kaçtan beri bizim bir tek savaşımız var.  Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanmaktan kurtulma savaşı... Biz de, daha öncesi kuşaklar gibi, bu sürekli savaşın içinde doğduk. Yeni kuşaklar bizi ölçüp biçerken, kocaman bir imparatorluğun tepemizde aralıksız çatırdadığını hiç akıllarından çıkarmasınlar. Tepenizde hep o çökme çatırtıları... Uyanması olmayan korkulu bir düş. Bu ölüm bunaltısı içinde bir tek umuda varabilmişiz: 'Hürriyet gelecek, Abdülhamid'i despotluğuyla beraber sürüp atacak! Sonra her şey birden düzelecek!' 'Nasıl?' diye sormayı hiç kimse aklına getirmiyor! İmparatorluğun gerçekleri nedir? Hiçbir fikrimiz yok! Hürriyetin ilânından sonra bile böyleydi!  Bizim hürriyet, Avrupa'yı bugünkü hâle getirmiş cankurtaran! Ölü diriltme aracı... Sonunda kendimizi nerede bulsak iyi? Uçurumun dibinde! Oysa, bizim kuşaklar ne yaptılarsa imparatorluk bu uçuruma yuvarlanmasın diye yapmışlardı!” 
Demokrat Parti'nin kuruluşundaki etkili isimlerden birisi olan Cihat Baban da, 1945 yılının sonlarında, aydınlarımızın hararetle desteklediği Demokrat Parti kurulduğunda şunları yazmıştı: “O zaman benim gibiler için, varsa yoksa özgürlüktü… Evet, babalarımızdan bize miras kalan hasret gidecek, yerine söz, fikir, basın hürriyeti gelecekti. Oylarla iktidar değişecekti.  Mutluluk kapımızı artık çalıyordu… O zaman memleketin bütün aydınları da, hürriyet gelir gelmez her şeyin değişeceğine inanıyorlardı. Özgürlüğün sihirli varlığı, her kördüğümü çözecekti. (…) Özgürlük, yurdu baştan başa mamureye çevirecek, her yuvaya saadeti sokacak bir tılsım zannediliyordu” (“Politika Galerisi”,  s. 29)!
İlk Hürriyet denemesi İttihatçıları iktidara taşıdı (1913-1918).  Ancak ne var ki,  ülkeye Hürriyet getirmek amacıyla Abdülhamid'i tahttan indiren ve günümüzde 'Hürriyet Kahramanları' olarak yüceltilen İttihatçılar,  daha da baskıcı bir yönetim kurdular! Sadece bununla kalsalardı neyse; fakat, tecrübesizlikleri ve maceracılıklarıyla koca bir imparatorluğun elimizden kayıp gitmesine sebep oldular! Önce Trablusgarp; sonra Manastır'ı ile, Kosova'sı ile, Selânik'i ile, Batı Trakya'sı ile Balkanlar ve Ege Adaları kaybedildi. Daha sonra da, dışında kalmamız mümkün olan Birinci Dünya Harbi'ne katılmamız yüzünden Musul ve Halep'i kaybettik. Daha da vahimi, Emperyalist Devletler, yaşadığımız coğrafyayı, diledikleri gibi parsellemek ve  ayrıştırmak imkânına sahip oldular! 
İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Selânik Şubesi kurucularından Kâzım Nâmi Duru'nun hatıralarındaki şu satırlar, Hürriyetperver İttihatçıların nasıl bir gelecek körlüğü içinde olduklarının hazin bir örneğidir:  “Osmanlı İmparatorluğu'ndan bir karış toprak bile feda etmeyerek, yalnız hürriyeti temin; bunun için de Kanun-i Esasi ilân edildi. Millet hürriyetine kavuştu. Meclis-i Mebusan açıldı mı cemiyetin vazifesi bitmiş olacaktı. Bundan sonrasını düşünen yoktu. Düşünmek de lâzım gelmiyordu. Çünkü, her terakkinin, her saadetin, her kuvvetin başında hürriyet geliyordu” (“İttihat ve Terakki Hatıralarım”, s. 13)!
Şevket Süreyya Aydemir Moskova'da karşılaştığı, İttihatçıların önemli isimlerinden Dr. Nâzım Bey'e  “1908 İnkılâbı'ndan önce Türkiye'nin istikbâli için ne düşünürdünüz” diye sorar ve şu ibretlik cevabı alır:  “Biz, 1876 Mithat Paşa Kanun-u Esasî'nin iadesini istiyorduk!” 
Aydemir'in, “Bu Kanun-u Esasî'nin (Anayasanın) ana hatları neydi” sorusuna ise daha da ibretlik şu cevabı verir:  “Vallahi doğrusunu isterseniz ben bu Kanûn-i Esasî'yi görmedim. İçinde ne olduğunu da hiçbir zaman öğrenemedim”  (“Suyu Arayan Adam”, s. 292)! 
İşte 1909'da, Abdülhamid'i tahttan indirerek Selânik'e sürgüne gönderen 'devrimciler'  bu ferasete sahiptiler! Günümüzde bile, Osmanlı Devleti'ni yıkılışa sürükleyen maceranın başlangıcı olan, 1908'de II. Meşrutiyet'in ilânının bir 'DEVRİM' olarak yüceltilmesi ya bilgisizliktendir ya da maksatlıdır!
Bu ülke, Batı hayranı fakat Batı'yı tanımayan aydınlarımızın 'Hürriyet Mücadeleleri' yüzünden, çok büyük bedeller ödemiştir. Yeni Osmanlılardan, Jön Türklerden beri hep aynı hayâl! Hürriyet gelecek her şey yoluna girecek! Hâlbuki, aydınlarımızın hayran oldukları Batılı ülkeler, hürriyetlerin genişletilmesi ile değil, sömürgecilik döneminde dünyayı vahşice sömürerek, sağladıkları sermaye birikimi ile kapitalizmin temellerini atmışlar, kendi ülkelerinde himayeci bir ekonomik düzen uygularken, dünyaya ve bize liberal bir ekonomik siyaset tavsiye etmişlerdi! Bu ülkeler vahşi kapitalizmle, hem kendi halklarını ve hem de dünyayı sömürmüşlerdi. Kendi ülkelerindeki sözde hürriyetçi düzenin temelinde, yüzyıllarca süren çok karanlık ve vahşi bir sömürü dönemi yatmaktaydı! Dünyadaki gelişmelerden bîhaber aydınlarımız ise, Osmanlı'dan bu yana, hürriyet gelince, iktidar seçimlerle değişince, bizim de Batılı ülkelerin düzeyine yükseleceğimiz saflığı ile, ülkemizin bir kaosa sürüklenmesine ve bir Açık Pazar olmasına hizmet etmişlerdir!  O günden bu yana hep şekle hayranız! Sandıklar kurulacak, seçimler yapılacak, halkın oylarıyla iktidarlar belirlenecek ve ülkemiz mamur ve müreffeh bir ülke olacak! Fakat, sandık bir türlü beklenen sonucu vermiyormuş ne gam! Olsun! Bu sefer olmadı ama önümüzde daha nice seçimler var! Bir gün mutlaka olacak!  İnşallah!
Hürriyet diye diye, koca bir imparatorluğu kaybeden bir milletin, yaşanan acı tecrübelerden ders alarak, Atatürk'ün üstün dehası sayesinde kurulan bu Kutsal Devleti gözü gibi koruması gerekmez miydi? Devlet; asırların tecrübesi ile oluşmuş, müesseseleri ve gelenekleri olan bir kurumdur. Millî Kurumları ve Millî Bürokrasisi vasıtasıyla varlığını sürdürür. Daha doğrusu, Millî Bürokrasi devlet demektir. Ne var ki, bu ülkede, Batı'dan gelen telkinler ve tahriklerle; Etki Ajanlarının bitmez tükenmez gayretleriyle ve de, tarih şuuruna sahip olmayan aydınların ve siyasetçilerin saflığından istifade ile, 'Milli Bürokrasinin, demokratik bir devletin önündeki en büyük engel olduğu' hükmü kesinleşmiştir! İktidara geldiklerinde, Anayasamıza bağlı olarak ülkeyi yönetmeleri gereken iktidarlar, bu telkin ve teşviklerle, kendi siyasî angajmanlarını hayata geçirmelerinin demokratik bir hak olduğuna inanmışlar; Millî Bürokrasiyi de bunun önünde engel olarak görmüşlerdir.  Son yıllarda yaşadıklarımız hep, Millî Bürokrasinin etkinliğinin yok edilmesinin sonuçlarıdır. Millî Bürokrasi devletin hafızasıdır. Siyasetçiler Millî Bürokrasiyi kaale almayarak keyfî yönetime başvurduklarında, o devletin başına nelerin geleceği bilinemez. Etkin bir Millî Bürokrasimiz olsaydı, bir FETÖ olayını yaşar mıydık? PKK Meselesi bugünlere kadar gelebilir miydi? Suriye macerası yaşanır mıydı? ./…


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık