• 23 Eylül 2013, Pazartesi 9:38
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

TARİHİMİZİN 'YAZILMAYAN' GERÇEKLERİ
 Sultan Abdülhamid'in, Balkanlardaki İttihatçı Komitacılığı karşısında pes ederek, 24 Temmuz 1908 tarihinde, Anayasayı yeniden yürürlüğe koymasından sonra yaşanan gelişmeler, Osmanlı İmparatorluğu'nun sonunu hazırlamıştır. Fakat nedense, bunun üzerinde hiç durulmaz ve Meşrûtiyet hep bir 'Devrim' olarak nitelendirilir! 31 Mart 1909 ayaklanmasını da, genellikle hep Sultan Abdülhamid'e fatura ederler. Sol siyaset de bu ezberi tekrarlar durur! Hâlbuki Atatürk 31 Mart hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştır: “İttihat ve Terakki reisleri hükümet kuvvetini meşrûluk prensiplerine aykırı olarak şahıslarında toplamışlar ve serbest seçimle gelen bir millet meclisi yerine, asker kuvvetine dayanarak zor ve şiddet kullanmışlardır. Bu fikrimi İttihatçı arkadaşlarıma söyledim durdum, fakat anlatamadım.”  
Falih Rıfkı Atay'ın belirttiğine göre, 31 Mart suçlularını yargılama divanında görev alan Rauf Orbay, Mustafa Kemal'in bu düşüncelerine hak verir ve İttihatçı şahsiyetlerle eski yakınlığını kaybettiğini söyler (“Çankaya”, s. 64)! Sultan Abdülhamid de hatıralarında, “31 Mart hadisesinde benim katiyen medhalim (dahlim) yoktur. Hattâ kendiliğinden gelmiş olan bu fırsattan istifadeye bile tenezzül etmedim” demektedir (Nurer Uğurlu, “Ulu Hakan mı, Kızıl Sultan mı” s. 152). 
Sultan Abdülhamid, 1878 yılında “Millet henüz meşrutî idareye hazır değildir. Tahsil ile aydınlanıp liyakat kesbedinceye kadar pederane bir idareye tâbi olması zarurîdir” diyerek Meclis-i Mebusanı feshettiği için, ona 'Müstebit Padişah' 'Hürriyet Düşmanı' dediler; hâlâ da demektedirler!  Buraya bir nokta koyalım ve Rauf Orbay'ın şu yazdıklarına bir göz atalım: “Bir zamanlar hürriyet uğrunda mücadele edenlerin ilk safında bulunan Talât Bey'in, sadrazam olunca 'Millet henüz meşrutî idareye hazır değildir. Memleketin selâmeti ve milletin emniyeti için münevver bir istibdat idaresi zarurîdir'” dediğini kulağımla işitmiştim (Rauf Orbay, “Siyasî Hatıralarım”,  s. 237)! 
Bu sözler tam bir kara mizah örneği değil midir? 33 yıllık devlet tecrübesine sahip Sultan Abdülhamid'i, 'Hürriyet Mücadelesi' veren hayalperest İttihatçıların tahttan indirmeleri ile devletin içine düşürüldüğü aczin sonunda önce Trablusgarp ve 12 Ada'yı kaybettik. Daha sonra Balkan felâketini yaşadık; 500 yıldır hâkimiyetimizde olan ve vatan bellediğimiz toprakları kaybettik! Nihayet Enver Paşa'nın bir oldubittisiyle II. Dünya Harbi'ne girilmesi yüzünden İmparatorluk elden gitti ve o zelil işgal yıllarını yaşadık.
 Bu felâketlerden sonra Türk Milleti'ni yeniden ayağa kaldırmayı başaran Atatürk'ü hepimiz minnetle anmalıyız. Fakat, eğer Sultan Abdülhamid devletin başında olsaydı her şeyin çok farklı olacağını da belirtmeliyiz. Sultan Abdülhamid, l876'da V. Murat'ın yerine tahtta çıktığında Rus Harbini kucağında bulmuştu. “93 Harbi” diye adlandırılan, l877-l878 yılında Rusya ile yapılan harbi kaybetmiştik fakat bu Harp sırasında ordularımızın sergilediği kahramanlıklar tüm dünyaya Osmanlı'nın kolay lokma olmadığını da göstermişti. Nitekim Osmanlı Ordusu Yunanistan'la l897 yılında yapılan harbi kazanacaktır. Hattâ Osmanlı Ordularının gücünü bilen Batılılar, mühtemel bir Balkan Harbi'nden zaferle çıkacağımıza inandıkları için, harbin sonunda kim kazanırsa kazansın sınırların değişmesine karşı olduklarını ilân etmişler fakat Osmanlı orduları büyük bir yenilgiye uğrayıp, Edirne bile elimizden çıkınca bu sözlerinin arkasında durmamışlardır! 
Balkan felâketinin temel sebebi, orduya siyasetin girmesi yüzünden disiplinin kaybedilmesi ve meydana gelen otorite boşluğu idi. Atatürk, “Balkan Harbi çıktığında eğer Selânik'te olsaydım o felâketi yaşamazdık” demektedir. Eğer devletin başında Sultan Abdülhamid olsaydı o felâketi yine yaşamazdık. Çünkü Sultan Abdülhamid Balkan devletlerini yakından takip etmekteydi. Balkan devletlerinin bir tehlike oluşturabileceğini gördüğü için saltanatının son devirlerinde, bir Balkan birliği gerçekleştirmek için teşebbüste bulunmuştu. Abdülhamid'in hatıralarından bu konuyu özetleyerek verelim: “Paris sefiri Münir Paşa bu hususta samimî ve alenî çalışıyordu.  Balkan Devletleri iki tehlike karşısında idiler: Rusya ve Avusturya. (…) Ben Balkanlıları, bu iki müşterek tehlike karşısında ikaz etmeğe çalışıyordum. Bosna ve Hersek meselesinde kuru bir fedakârlıktan ibaret olan hâkimiyetten vazgeçerek büyük yarar sağlayacaktım. Romanya Kralı Karol evvelâ itimatsızlık gösterdiyse de, yavaş yavaş yola geliyordu. Başlayan müzakereler semeresini vereceği zaman, Temmuz İnkılâbı meydana geldi. Anasır-ı dahiliyeyi barıştırmaya çalıştılar. Ve bunu sağlamadan dünyaya meydan okudular. İşte benim o kadar arzu ettiğim ve çalıştığım ittifak hiç istemediğim bir şekilde aleyhimize vaki oldu. Ve günün birinde dört Balkan devleti birden üzerimize atıldılar (Nurer Uğurlu, “Ulu Hakan mı, Kızıl Sultan mı?” s. 147).
Eğer Meşrutiyet Devrimi olmasaydı, devletin başında Sultan Abdülhamid olsaydı,  ne Balkanlar kaybedilir ne de İmparatorluk elden giderdi. “Ama efendim, Batılılar bizi paylaşmaya karar vermişlerdi” diyenlere cevabımız şudur: Eğer Sutan Abdülhamid devletin başında olsaydı, Meşrûtiyet sonrasında millet İttihatçı ve Hürriyet ve İtilâfçı olarak bölünmeseydi; Harpten yenik çıkmamıza rağmen İstiklâl Harbi'ni kazanmayı başarabilen bu millete, ordusu dimdik ayaktayken kim ne yapabilirdi ki? 
Tarih kitaplarımızda Birinci Dünya Harbi'ne girmekten başka çaremiz olmadığı yazılıdır ki, bu, tarihin tahrifinden başka bir şey değildir.  Falih Rıfkı Atay bu konuda şu tespiti yapmaktadır: “Artık bütün belgeler elimizdedir.  Bu belgelerden anlaşılıyor ki, bizim için Birinci Dünya Harbi'ne girmemek, İkinci Dünya Harbi'ne katılmamak kadar kolaydı” (“Çankaya”, s. 117)!  Dünya Harbi'ne Enver Paşa'nın bir oldubittisiyle girdiğimiz inancında olan Falih Rıfkı Atay, bu harbin dışında kalmamızın mümkün olduğunu, bunun çok da iyi sonuçlar doğuracağını belirttikten sonra, 'tarih kitaplarımızda yer bulamayan' şu çok önemli değerlendirmeyi yapıyor: “Daha bir iki ay beklemiş olsaydık, iki taraf da bizi el üstünde tutacaktı. Düyûn-i Umumiye'yi, demiryollarını idaremize soksak büyük gelir sağlayacaktık. (…) İttihatçıların milliyetçiliği ne Ermenistan ne Kürdistan bağımsızlık veya otonomisini akla bile getirmeğe elverişli değildi. Fakat, Arap memleketlerine tavizlerde bulunmağa başlamışlardı. Arapça konuşan nüfuzlu ilçe ve bucaklara Arap kaymakam ve müdür tayin etmek gibi… Öyle görünüyordu ki, Türkçülük hareketi, Osmanlı-İslâmcılık fikir akımını gevşettikçe Hicaz, Suriye ve Irak Araplığı ile Anadolu ve Trakya Türklüğü arasında bir federasyon yapmak imkânsız bir şey olmayacaktı. Türkçülerden ileri görüşlüler bu fikirde idiler.  Ben, Şam'da iken, oraya gelen Mustafa Kemal'in konuşmaları üzerine işittiklerimden, onun da bu kanaate iyice meyilli olduğunu anlamıştım” (“Çankaya”, S. 117)!  
Feroz Ahmad'ın şu tespiti de Falih Rıfkı'yı doğruluyor: “Mehmet Ali Paşa'nın torunlarından Sait Halim Paşa'nın Sadrazamlığa getirilmesi, İttihatçıların İslâmcı bir siyaset benimsemelerini ve Araplarla bir anlaşmaya varmak isteklerini yansıtmaktadır”  (“İttihat ve Terakki”, s. 208).
Tarih kitaplarında ya da tarihimizin bu dönemi hakkında yapılan değerlendirmelerde bu Türk-Arap Federasyonu konusundan hiç söz edilmez. Çünkü Tanzimat Batıcısı aydınlarımızın rotası hep Batı'dır; dünyaları sadece Batı'dan ibarettir.  Bu sebepten Atatürk'ün Bölge Merkezli politikası da hiç araştırılmaz. Balkan ve Sadabat Paktları tarih kitaplarında iki satırla geçiştirilir! Tuhaf olan şey Atatürkçülerin bile bunlara karşı ilgisizliğidir!

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık