• 04 Kasım 2018, Pazar 16:31
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

TARİHİMİZİ BİLMEDEN HÜKÜM VERİYORLAR !

Geçtiğimiz günlerde bir  haber kanalında, sayın E. General Naim Babüroğlu ile sayın Abdullah Çiftçi'nin bir tartışmalarına şahit olduk. Sayın Çiftçi'yi daha önce de bazı tartışma programlarında izlemiştik. Derin Dünya Devleti konusunda oldukça bilgili. Fakat zannediyor ki, bu güçler ezelden beri, dünyada olan biten her şeyi önceden ayarlıyorlar.  Evet, ünlü bir Amerikalı politikacının,  “Eğer bir siyasî olay meydana geliyorsa biliniz ki, mutlaka o önceden belirlenmiştir” şeklindeki sözlerini de hatırlıyoruz.  Meselâ, Amerikan bağımsızlık savaşını başlatanlar da, Fransız İhtilâlini yaptıranlar da bunlardır. Fakat bu, dünyada hiçbir şey bu güçlerin  inisiyatifleri dışında gerçekleşemez demek de değildir. Buna en güzel örnek de, İstiklâl Harbimiz ve Atatürk Türkiye'sidir.
Sayın Abdullah Çiftçi, İstiklâl Harbi'mizin de sanki bu odakların müzahereti sayesinde  bir zaferle sonuçlandığı ve Cumhuriyetimizin 'gizli bir anlaşmayla kurulduğu' anlamına gelebilecek sözler sarf etti. Sayın Naim Babüroğlu'nun İstiklâl Harbi'mizle ilgili açıklamalarına karşı da, “İngilizler İstanbul'u bize, bizden korktukları için mi bıraktı?” şeklinde bir cümle kurdu.  Ne yazık ki, bu psikolojik harp söylemlerine inananların sayıları az değil! Bir kesim bu tür söylemleri görevleri gereği dillendiriyorlar; bir diğer kesim ise, tarihimiz konusunda yeterli derinliğe sahip olmadıkları için bu yalanlara inanıyorlar.
 Evet, birtakım dış odaklar birçok şeyi belirleyebilirler; demokrasi ve özgürlük maskesini kullanarak, genel seçimlerde, 'hâkim oldukları kitle iletişim araçları ile' seçmeni yönlendirerek istedikleri kişileri seçtirip, ülke yönetimine getirerek Millî Devlet yapılarına, en ücra hücrelerine kadar nüfuz edebilirler. Fakat şu da çok iyi bilinmelidir ki,  eğer güçlü bir Millî Devletiniz ve Millî Bürokrasiniz varsa;  aydınlarınız millî bilinçle donanmışsa, bu güçlerin her şeye nüfuz etmeleri mümkün değildir. Nitekim İstiklâl Harbi sırasında ve Atatürk ölene kadar bu güçler bize nüfuz edememişlerdir. 
Abdullah Çiftçi ve tarihimizden habersiz bazı sözde tarihçilere göre, İngilizler bize bağımsızlığımızı lütfetmişler! Yok böyle bir şey. Bu tür söylemler Türk istiklâl Harbi'ne bir iftiradır. Türk bağımsızlığı kanla kazanılmıştır. Emperyalist devletlerin hiç hesaba katmadıkları Atatürk'ün üstün dehasının eseridir.
İstiklâl Harbi'miz millî bir inisiyatifin eseridir!
Mustafa Kemal Paşa'ya mütarekeden sonra,Yıldırım Ordular Grup Komutanlığı'nı Liman von Sanders'ten teslim alması bildirilir ve hemen Adana'daki karargâha gider. Mareşal Sanders, Alman ve Türk subaylarının veda toplantısında geçmişteki silâh arkadaşlarını öven bir konuşma yapar ve konuşmasını “Bizim için artık her şey bitti” diye bitirir.  Mustafa  Kemal Paşa'nın cevabı şudur: “Harp müttefikimiz için bitmiş olabilir  ama bizi ilgilendiren harp, İstiklâl Harbimiz ancak şimdi başlıyor” (Kinross, “Atatürk”,  s. 211)!
Mustafa Kemal Paşa  Adana'dan tren yolu ile İstanbul'a döner. Haydarpaşa garına indiğinde, tarihler 13 Kasım l918'i göstermektedir. Boğaz'da, topları Dolmabahçe sarayına çevrili olarak demirli bulunan, aralarında, Yunanlıların meşhur Averof zırhlısının da bulunduğu  düşman donanmasını görünce, yaveri Cevat Abbas'ın şahit olduğu şu sözleri söyleyecektir: “Bir gün de, geldikleri gibi giderler” (“Enver Paşa”, Cilt III. s. 512). 
Ve öyle de olur!  İstanbul'u işgal eden İtilâf Devletleri, 6 Ekim 1923 tarihinde Türk Bayrağını selâmlayarak kutsal vatan topraklarını terk etmek zorunda kalırlar.  Türk askerinin İstanbul'a girişini gören İngiliz subayı Yüzbaşı Armstrong, duygularını şu sözlerle dile getirecektir:  “Ruhumun isyan ettiğini duyuyorum. Türkler, sanki Kanunî Sultan Süleyman devrinde imişler gibi düşünüyorlardı.  İngiltere İmparatorluğu şerefinin bütün Asya'ya karşı çamurlara yuvarlanması gururumu yaralıyordu” (“Çankaya”, s. 338)!
Abdullah Çiftçi gibi düşünenlere, Doğan Avcıoğlu'nun “Millî Kurtuluş Tarihi”ni, Falih Rıfkı Atay'ın Çankaya” ve “Zeytindağı” kitaplarını, Şevket Süreyya Aydemir'in  “Enver Paşa'sını, Sebahattin Selek'in “Anadolu İhtilâli”, Lord Kinross'un “Atatürk” kitaplarını okumalarını tavsiye ederiz. Binlerce sayfa tutan bu kitapları okuduklarında İstiklâl Harbi gerçeğini ve Atatürk'ten sonra yeniden, Batı'nın vesayetine nasıl girmiş olduğumuzun hikâyesini öğrenebilirler.  Ancak bu kadar zahmete katlanmak istemeyenlere, “Tarihimizin Karartılan Gerçekleri” kitabımızı okumalarını önermek isteriz. 
Peki, Atatürk, 'Padişah Vahdettin ve İstanbul Hükümeti, hattâ milletin ve aydınlarımızın büyük bir çoğunluğu başlangıçta ona karşı çıktıkları hâlde', İstiklâl Harbi'mizi nasıl Büyük Zafer'e   ulaştırmayı başarmıştı? 
Bunun en kısa cevabının, gerçekçi hedefler belirlemesi ve buna milleti inandırması olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Atatürk, Büyük Nutuk'ta bu konuda şu tespiti yapmaktadır: “Kurtuluş yolu ararken, İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük devletleri gücendirmemek, temel ilke gibi görülmekteydi. Bu devletlerden biriyle bile başa çıkılamayacağı kuruntusu, hemen bütün kafalarda yer etmişti. Osmanlı Devleti'nin yanında, koskoca Almanya, Avusturya-Macaristan varken hepsini birden yenen, yerlere seren İtilâf kuvvetleri karşısında, yeniden onlarla düşmanlığa varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı. Bu anlayışta olan yalnız halk değildi; özellikle, seçkin denilen insanlar bile öyle düşünüyordu” (“Nutuk”, Cilt I, s. 17, Türk Tarih Kurumu Yayımı)!
Nitekim, mütarekeden sonra, 4 Şubat 1919 tarihinde, İstanbul'daki evinde, kendisi ile bir mülâkat yapan Refîi Cevat Ulunay da, Anadolu'ya geçip, mücadele etmekten  söz eden Mustafa Kemal Paşa'nın bir 'maceraperest' olduğuna inanmaktaydı!  Ulunay bu görüşmeyi şöyle aktarır: “Sorularımı bitirip veda etmek üzere ayağa kalktığımda dedi ki: -Biraz daha oturun lütfen. Oturdum.  Şöyle bir konuşma geçti aramızda:
 -Soracağınız sorular bitti mi? – Bitti Paşam. 
–Bu vatan içine düştüğü bu felâketten nasıl kurtarılır, istiklâline nasıl kavuşturulur diye bir soru sormanızı beklerdim.
-Af buyurunuz Paşa hazretleri, bugün bu vatanın kurtulmasını en uzak ihtimalle dahi mümkün görmediğim için böyle bir soru sormadım. – Siz gene de böyle bir soru sormuş olunuz, ben de cevabımı vereyim, fakat yazmamak şartıyla. 
Atatürk Ulunay'a şunları söyler:  -Bakınız Cevat Beyefendi, sizin imkânsız gördüğünüz kurtuluş yolları vardır. Bugün herhangi bir teşkilâtçı Anadolu'ya geçer de, milleti silâhlı bir direnişe hazırlarsa bu yurt kurtarılabilir.
Heyecanlanmıştım. I. Dünya Harbi süresince gücümüzü öylesine tüketmiştik ki, elimizde hiçbir şey kalmamıştı.  Savaşlardan sağ kalanların ise ayakta duracak hâlleri yoktu.
“Nasıl olur Paşam!” diye yerimden fırladım.
“Aklınızdan geçenleri tahmin ediyorum, doğrudur” dedi. “Görünüş tamamen aleyhimizde.  Ama düşmanlarımız olan bu büyük devletlerin bir de iç yüzleri var.
-Nasıl Paşam?
-Anlatayım. Siz sanıyor musunuz ki, savaşı kazanmakla müttefikler aralarındaki bütün sorunları çözmüşlerdir.  Aralarındaki asıl rekabet şimdi başlayacaktır.  Asırlarca birbirleriyle boğuşan Fransızlarla İngilizleri ortak düşman tehlikesi birleştirdi.  Şimdi o eski rekabet bıraktıkları yerden tekrar başlayacaktır.  İtalya'nın da başı dertte.  Onlar da her an bir iç karışıklık yaşayabilirler.  Sonuçta,  Anadolu'da başlayacak bir millî direnişle hiçbiri mücadele edecek durumda değildir. Böyle bir mücadelenin tam sırasıdır.
-Paşam, millî direniş, güzel, ama neyle? Hangi askerle, hangi silâhla, hangi parayla?  Maalesef Paşam, kupkuru bir çölden farksız oldu bu güzel vatanımız.
-Öyle görünür Refiî Cevat Bey, öyle görünür. Ama çölden bir hayat çıkarmak lâzımdır. Çöl sanılan bu âlemde saklı ve kuvvetli hayat vardır.  O, Türk Milletidir.  Eksik olan şey teşkilâttır.  Bu teşkilât organize edilebilirse vatan da millet de kurtulur.
Evet, Atatürk inandı ve başardı. Fakat işte böyle saçma sapan iddialarla bu başarı gölgelenmek istenmektedir. Çünkü bilinen dış odaklar -içimizdeki devşirilmişleri de kullanarak-, 'yeniden başarmak için' harekete geçmek arzusunda olan Türk yurtseverlerinin azmini kırmak istiyorlar.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


Atatürkçü genç Atatürkçü genç 10.06.2019 01:37

Abdullah hocayı dinliyorum. Demek istedigini tam anlayamissiniz heralde. Tekrar dinlemenizi tavsiye ederim...

yukarı çık