• 25 Kasım 2016, Cuma 15:22
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

TABYA TÜRKÜSÜ ORDU'YA AİTMİŞ!
 Milliyet'te sayın Melih Aşık yazdı da haberimiz oldu. Sayın Seyit Torun Ordu Belediye Başkanı iken, Tabya başındaki üç kızı sembolize eden bir heykel yaptırmış. Geçenlerde bu heykeldeki kızlardan biri tahrip edilmiş. Bu işin sanat düşmanlığı bir yana; bir başka ayıp da; bir Giresun türküsünün Ordu'ya mal edilmesidir. Diyeceksiniz ki; bu ilk değil ki! Doğrudur, birçok türkümüzün bazen Ordu; bazen Trabzon yöresine ait olduğu söylenerek okunduğu hepimizin malumudur. Bu da Giresun'umuzun sahipsizliğinin bir göstergesidir.
Sayın Aşık'ın yazısında, “TABYA” hakkındaki bu haberi okuyunca hemen internete girdik ki, bir de ne görelim; Hürriyet Haber Ajansı bile bu heykel kırma haberini verirken, heykele konu olan Tabya türküsünü, Ordu' türküsü olarak vermemiş mi!
O güzelim TABYA türkümüzün Ordu'ya mal edilmesine üzüldük tabiî! Hemen, bir e-posta ile sayın Melih Aşık'a durumu açıklayan bir not ilettim. Umarım yayınlar.
Dedik ya, komşularımız bunu hep yapıyorlar. “Oy Bulancak Bulancak bu iş nasıl olacak?” türkümüzün bestesi de, -saçma sapan; bizim kendi öz kültürümüzden kaynaklanmadığı için, kısa bir süre parlayıp, hemen sönen- “Kolbastı” gibi basit, tuhaf bir oyunda; Trabzon'a mal edilerek kullanılmıştı!
“Tabya başında üç kız yan yana, içlerinden biri hişt dedi bana!”
Bu türkü bir Giresun türküsüdür fakat daha çok bir “Bodime” türküsüdür! Bodime, Hacıhüseyin Mahallemizin sahil kısmına verilen bir addı. Balıkçısı çoktu. Hâlâ da çoktur. Tabiî balıkçısı bol olan Kumyalı'yı da unutmamak gerekir. Bilmeyenler için hatırlatalım: Bugün Hacımiktad Camisinin önünden stadyum tarafına uzanan, Küçük Mendireğe kadar olan kısmı kumluk ve sonrası çakıllık olan sahilin adıydı Kumyalı! “Oy Kumyalı Kumyalı, perdeleri oyalı” türküsü de sıkça söylediğimiz türkülerdendi. Bakalım; bu güzel türkümüze de el konulacak mı?
“Tabya başında üç kız yan yana” türküsünü daha çok Bodimeliler söylerdi dedik ya; Bodimelilerin sıkı Beşiktaş taraftarı olduklarını da belirtelim. Ben gerçi, Yeniyol çocuğuydum fakat, Yeşilgiresun ilkokulunda okuduğum için arkadaşlarımın önemli bir kısmı Bodimeliydi.
Tabya konusunun açılması bir yaramızı da depreştirdi. Çocukluğumuzun ve ilk gençlik yıllarımızın çok güzel hatıralarının geçtiği Tabya'nın, sahil yolunun altında kalması bizim için hep üzüntü kaynağı olmuştur. Gogara, Tabya, Çatlak, Rum Tabyası, Üç Kaya'dan artık eser kalmadı; çokları, buraların yerlerini bile bilmez!
Tabya dediğimiz yer; Türk tabyasıydı. Bugün “Tabya” isimli bir apartmanın bulunduğu yerin tam karşısındaydı. Genellikle Caminin altındaki bir patikadan çakıllık bir sahile iner; buradan ilerleyerek, kıyı boyunca yaklaşık 50 metre uzunluğunda geniş bir alan olan Tabya kayalığına ulaşırdık. Tabya denize doğru uzanırdı ve her iki tarafında iki küçük koy; tepesinde bir çayır vardı. Türküde, her hâlde bu çayırda oturup, denizi seyreden kızlar kast ediliyor olsa gerek. Bizden yaşlılar, burada eskiden bir topçu bataryası olduğunu söylerlerdi. Türk Tabyası'nın yüz metre kadar ilerisinde, bir de Rum Tabyası vardı ki, oraya ancak, Tabya apartmanın yanındaki patikadan inerek gidebilirdik. Patikadan; kıyısı çakıllık bir koya inilirdi. Çakıllığı geçince, dik bir kayalığın dibinden geçen daracık bir yoldan, bazen ayakkabılarımızı çıkararak, bazen de suların üzerinden atlayarak Rum Tabyasına ulaşırdık. Rahmetli Arif Ünal'ın yaptırdığı, Eşekçioğlu denilen yerdeki apartmanın hemen altında, 3-4 metre genişliği, 5-6 metre derinliği olan düz bir kayalıktı Rum Tabyası. Fakat, yukarıya doğru birden dikleşirdi. Rumların kayalara oyduğu merdivenlerden yukarıdaki bahçeye çıkardık. Buradaki bahçenin içinde iki katlı bir ev ve çok güzel bir dalbastı kirazı vardı. Eskiden, burada Rumlar denize girdiği için, adı Rum Tabyası olarak kalmış.
Rum Tabyasında da denize girsem de, benim asıl mekânım Türk Tabyasıydı. Kayalığın Cami tarafında, koşarak denize atlayabileceğimiz 5-6 metrelik düz bir alan vardı. Buradan, “üstüme gelene hecye” diyerek koşarak denize atlardık. Bu “hecye” sözünü duyduklarında; kızgın güneşte, kayalık üzerinde mayışmış olarak yatanlar bile, hemen ayağa fırlar ve “hecye” diyerek, baş üstü denize atlayanın arkasından atlayıp, onun vücuduna ayaklarıyla değmeye çalışırlardı. Bu sırada deniz köpükler içinde kalırdı.
Tabya'nın hemen ilerisinde; biraz solda, 2-3 metre uzakta; çok güzel bir türkümüz olan; “ÇATLAK ALTINDA” türküsüne konu olan Çatlak Kayası vardı. Deniz seviyesinin yaklaşık 50 santim kadar altında; üzerinde 5-6 kişinin rahatlıkla durabileceği bir kaya parçasıydı. Çatlak taşının üzerinde “Kale almaca” oynardık. Taşın üzerine birkaç kişi çıkarak bir takım olur; denizin içindeki başka bir grup arkadaşın kaleyi ele geçirip, kendilerini denize atarak, kaleye hâkim olmalarını önlemeye çalışırlardı.
Çatlağın derinliği 2-3 metre kadardı; dibine daldığımızda; lendenoz, kefal gibi çeşitli balıklarla karşılaşırdık. O balıklar ellerimizin arasından kayarlardı. Rahmetli Sucuoğlu dayı; (sevgili ilkokul arkadaşım Osman'ın babası), elindeki çemekle kıyıya yakın balıkları avlardı. Çemek, yuvarlatılmış bir ağaçtan yapılmış, bir mızrak gibi, fakat ucunda, demirden 5-6 tane sivri ucu olan bir zıpkındı. Balığa fırlatılıp atılır, iyi bir atış yapılmışsa, mızrak çekildiğinde, ucunda patranan (çırpınan) kocaman bir balık olurdu.
Hacıhüseyin Camisinin ve Servet Karamustafaoğlu'na ait, şimdi sadece dört duvarı kalmış olan fındık fabrikasının yanından sahile inen yolda, sağ köşede iki katlı bir ev ve altında Yalı Kahve vardı. Osman Ağa'nın bir süre burayı Karargâh olarak kullandığı söylenirdi. Şimdi yerinde Bulvar apartmanı yükseliyor. Buranın önünde aşağı yukarı yüz metre kadar denize doğru uzanan bir saylık alan (sığ kayalık) vardı. Dalgalı havalarda burada viya koşardık. Bir tahtanın üzerine uzanır; müsait bir dalga ile, açıktan kıyıya kadar köpükler içinde giderdik. Kayaların üzerindeki midyeler oramızı buramızı çizse de; o zevke değerdi.
Tabya'da, rahmetli Rasin ağbinin (Av. Rasin Beyazıtoğlu), Babalığı (Asım Gürsoy) bacaklarından tuttuğu gibi denize attığını görür gibiyim. Küçükleri denize atmak modaydı. Ben de yüzmeyi böyle öğrenmiştim.
Hiç unutmam, bir kere arkadaşlarla Tabya'da yüzerken, başımı kaldırıp Küçük Ada'yı görünce; ani bir kararla oraya gitmeye karar vermiştim. Gidip döndüm de! Fakat korkmadım değil. Çünkü denizde bir tek kayık bile yoktu. Yine bir gün, Pelemit adası açığında kayıkla balık avlayan sevgili arkadaşım rahmetli Osman Güngör'ü (Cücük Osman) korkutmak için, Tabya'dan Pelemit'e yüzerek gitmiştim. Sessizce kayığa yaklaşıp, sallayınca, benden habersiz, balık tutmakla meşgul olan Osman'ın ödü kopmuştu. Sonra ne kadar gülmüştük!
Tabya'nın etrafındaki kayalardan; ya da 50 metre kadar açığındaki Üç Kaya'dan çıkardığımız kocaman midyeleri, mayomuzun içine doldurarak kıyıya çıkar ve kıyıda yaktığımız ateşte, bir teneke kapağı üzerinde bir güzel kızartır; nar gibi kızaran midyeleri afiyetle yerdik.
Ne güzeldi Giresun; Yeşil Giresun! Şimdi “Beton Giresun” oldu!
Ne demişler; geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer.
Gazetemizin sahibi, sevgili Ahmet Hamdi Öğütçü'ye eski hatıralarımı anlattığımda, bunları yazmamı isterdi. “Tabya Başında” türküsü vesile oldu. İnşallah başka hatıraları da yazmak nasip olur.

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık