• 18 Nisan 2016, Pazartesi 8:56
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

SYKES-PİCOT ANTLAŞMASI YİNE GÜNDEMDE! (4)
 Doğan Avcıoğlu, ülkeyi I. Dünya Harbi'ne sokan İttihatçı liderlerin aymazlığına ilişkin şu bilgiyi veriyor: “Talât ve Enver gibi, duruma egemen olan İttihatçı liderler, Rusya'ya saldırmaya, Rus ve İngiliz İmparatorluklarında İslâm ihtilâlleri körüklemeye en az Almanlar kadar isteklidirler. Yalnız, başlangıçta, Bulgaristan'ın ittifakını sağlamak ve iyice hazırlanmak için, savaşa 1915 baharında girilmesi düşünülmektedir. Fakat savaşın çok çabuk biteceği zannedildiğinden ve 'yağmadan istenen payı alabilmek için', Enver Paşa, çabuk fikir değiştirir ve bir an önce savaşa girilmesinden yana olur. Bunun için de, Alman Amirali Souchon'dan, Rus limanlarının bombalanması istenir fakat Alman Amirali olumsuz bir sonuçtan çekinerek, Enver Paşa'dan yazılı emir ister. Enver Paşa da bu yazılı emri verir”  (Avcıoğlu, age.  s. 923)! 
Şevket Süreyya, Enver Paşa'nın bu yazılı emri, 25 Ekim tarihinde verdiğini belirtiyor. Emrin metni şudur: “Türk filosu Karadeniz'de ve zorla hâkimiyet kazanmalıdır. Rus filosunu arayınız. Nerede bulursanız, harp ilân edilmeksizin hücum ediniz” (Enver Paşa, Cilt II, s. 555).
29 Ekim tarihinde Rus donanmasına saldırılır. Hem de, Almanların Fransa'da, harbin neticesini tayin edecek olan cephede, 6-8 Eylül tarihlerinde, Marn Meydan Muharebesini kaybederek durdurulmuş olmalarına rağmen! 
Şevket Süreyya, “Rus filosuna 28/29 Ekim'de yapılan bu baskından sonra bile, gerek Rusların, gerek İtilâf Devletleri sefirlerinin İstanbul'da  bir çözüm yolu bulabilmek için uğraştıklarını” söyler (“Enver Paşa”, Cilt II, s. 559).
Ruslar bize ancak, saldırıdan 4 gün sonra, 2 Kasım tarihinde harp ilân ederler. Bu da, İtilâf Devletlerinin Osmanlı İmparatorluğu'nun bu harpte tarafsız kalmasını arzu ettiklerini ortaya koymuyor mu?
Şevket Süreyya Aydemir daha sonra, harbe girişimiz hakkında şu duygulu değerlendirmeyi yapar: “Bu bir kader miydi? Tarihin bir zarureti miydi? Yoksa dar bir dünya görüşünün, dar bir çağ anlayışının, daha doğrusu devletin, dünyanın ve imparatorluğun şartlarını değerlendirmekten aciz bir idare kadrosunun kaprislerine mi kurban oluyorduk?” 
Ali Fuat Paşa da hatıralarında, Moskova'da Büyükelçi iken Enver Paşa'ya “Harbe girmemiz mümkün olduğu kadar uzatılamaz mıydı” sorusuna, Enver Paşa'nın  şu cevabı verdiğini nakleder: “Alman Devletinin askerî kudretini yakından biliyordum. Harbin çabuk biteceğini tahmin etmiştim.  Tedbirlerimi buna göre almıştım”  (“Millî Mücadele Hatıraları”, s. 73)!
İttihatçıların öngörüleri işte bu kadardı!
Tarih kitaplarımızda, 'Almanlar Osmanlı Devleti'ni bir oldubitti ile harbe sokmak istediklerinden, Goben (Yavuz) ve Breslau (Midilli) isimli Alman savaş gemilerinin Rus limanlarını bombalaması sonucu, Osmanlı'nın bir emri vaki ile harbe katıldığı' yazılıdır! 
Bütün bu yalanların sebebi hep İttihatçıları aklama gayretidir.
Sözün özü: Biz bu harbe girmek zorunda değildik. Eğer harbe girmeseydik bir kere o yıkımı yaşamazdık. O kadar büyük bedeller ödemezdik. Coğrafyamızın haritası çok farklı olurdu. Filistin'de İsrail diye bir devletin kurulması mümkün olamazdı. Ya, Osmanlı'nın kendi iradesiyle kuracağı Arap devletleriyle bir federasyon hâlinde birlikte yaşamamız söz konusu olurdu, ya da, en azından Halep'i ve Musul'u kaybetmezdik ve bu coğrafyanın haritası,  emperyalistlerin çıkarlarına göre değil, bizim elimizle ve bölge barışını hedefleyen bir anlayışla çizilirdi. Ve bu mümkündü. 
Bugün, bunların üzerinde nedense fikir jimnastiği bile yapılmıyor! Amaç varsa yoksa, İttihatçıları aklamak! Bu inat, aydın bölünmesinin en önemli sebeplerinden birisidir. Çünkü bu ülkede sağ eğilimli aydınlar İttihatçıları İmparatorluğun yıkıcısı olarak görürler; sol ise, İttihatçıları 'Devrimci' olarak alkışlar. Sağ kesim, ayrıca, çok yanlış olarak, Atatürk'ü İttihatçı geleneğin savunucusu ve takipçisi olarak görür! Hâlbuki, Atatürk'ün yolu, daha 1909 yılında İttihatçılarla ayrılmıştı! İttihat ve Terakki Partisi'nin 1909 yılındaki ilk kongresinde, Mustafa Kemal şu öneride bulunur: “Askerler Cemiyet içinde kaldıkça ne partimiz, ne de ordumuz olacaktır. Subaylarının çoğu cemiyetten olan Üçüncü Ordu, modern bir ordu sayılamaz. Orduya dayanan Cemiyet de, millet içinde kök salamamıştır. Cemiyet içinde kalmak isteyenleri ordudan çıkaralım. Bundan sonrası için de kanunî hükümler koyalım.”
 Çetin tartışmalardan sonra, büyük bir çoğunlukla Mustafa Kemal'in bu teklifi kabul edilir. Fakat Mustafa Kemal'in temayüz etmesini içlerine sindiremeyen ve orduyu bırakmak istemeyen komite takımı onu öldürmeye karar verir. İlk teklif, fedailerden Yakup Cemil ve Hüsrev Sami'ye yapılır. İkisi de bunu reddeder; Yakup Cemil üstelik, Mustafa Kemal'i tedbirli olması için uyarır! Ondan sonra aynı görevi, Enver'in amcası Halil (sonra Ordu Komutanı) ve Abdülkadir (sonradan Ankara valisi ve İzmir İstiklâl Mahkemesi kararı ile idam olunan) üstlerine almışlardır” (“Çankaya”, s. 57)!  
Ayrıca hatırlatalım ki, 1924 yılında Atatürk karşıtı İttihatçı Paşalar, başta Kazım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa ve Rauf Bey olmak üzere Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı kuracaklar; bu fırka Şeyh Sait isyanından sonra kapatılacaktır. İttihatçıların son teşebbüsü, Atatürk'ü, 1926 yılı Haziran ayında, İzmir'de düzenlenecek bir suikastla ortadan kaldırmak ihanetine kadar varacak ve meydana çıkarılan bu teşebbüs sonucu, Komiteci İttihatçılar tamamen tasfiye edileceklerdir. 
Buna rağmen, bugün tarihten bîhaber kimi tarihçi ve siyasîler Atatürk'ü ve CHP'yi, İttihat ve Terakki'nin devamı olarak  nitelemektedirler. 
Bu ülkeye karşı bir nebze sorumluluk duygusu taşıyanlar tarihimizi çok iyi öğrenmek gibi vicdanî ve ahlâkî bir sorumlulukla karşı karşıyadırlar. Ne yazık ki, tarihimizi iyi bilmemek, aynı felâketleri tekrar tekrar yaşamamıza yol açmaktadır. Tarihimizi iyi bilmediğimiz için, bu ülkede aydınlar üzerinde rahatlıkla zihin kontrolü yapılabilmektedir. Meselâ şu söylem aydınlarımızı ülke gerçeklerinden uzaklaştırmak amacıyla sürdürülen bir psikolojik harp aracından başka bir şey değildir: 'Emperyalist devletler Osmanlı'yı paylaşmaya karar vermişlerdi. Bu yüzden harbe Almanların safında katılmak-tan  başka çaremiz yoktu!'
Hâlbuki, Osmanlı'nın paylaşılması o kadar da kolay değildi. Ne yazık ki, aydınlarımız bu safsatalara inandırılmakta ve sonrasında da, geleceğe yönelik sağlıklı, ufuk açıcı işe yarar hiçbir değerlendirme yapılamamaktadır! Bu durum, 'düğme metaforu' gibi bir şey; gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince, doğal olarak diğer düğmeler de yanlış ilikleniyor! 
Ayrıca, Almanların amacının Türkiye'yi sömürge yapmak olduğunu hatırlatalım! Nitekim Düyun-ı Umumiye Başkanı Sir Adam Block, Türk arkadaşlarına bu gerçeği şöyle ifade edecektir: “Almanya kazanırsa, siz de Alman sömürgesi olacaksınız, İngiltere kazanırsa, mahvoldunuz!”  
Ne yazık ki, İttihatçılar bizi bu büyük felâkete sürüklediler!

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık