• 02 Mayıs 2016, Pazartesi 8:53
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

SYKES-PİCOT ANTLAŞMASI (7)
 Günümüzde bile, Rus Çarı Petro'ya atfen, Rusların sıcak denizlere inmek ve İstanbul'a hâkim olmak hayali sıklıkla dile getirilir. Önce şunu belirtelim ki, Petro'nun böyle bir hayali yoktu. Lamartin, Osmanlı Tarihi isimli eserinde bunu açıklıkla belirtmektedir. Batı, Türk-Rus düşmanlığını hep teşvik etmiştir. Osmanlı'yı borç tuzağına düşüren 1854 Kırım Harbi'ne de, İngiltere ve Fransa'nın  baskılarıyla girilmişti. Fransa daha III. Selim zamanında, onun hayalperest Fransız dostluğunu istismar ederek, Osmanlı'yı Rusya'ya karşı savaşa tahrik etmişti (Niyazi Berkes, “Türkiye'de Çağdaşlaşma”,  s. 120, 124). 
Doğan Avcıoğlu'nun belirttiğine göre, 1838 Serbest Ticaret Antlaşması'yla Osmanlı'nın elini kolunu bağlayan İngiltere Fransa'ya, “Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu'nun dostluk kurmuş olabileceğini, bunu yıkmak gerektiği' mesajını göndermekteydi (Avcıoğlu, “Millî Kurtuluş Tarihi”,  s. 1708)!
Görüldüğü gibi, Batı, Türk-Rus dostluğunu kendi çıkarlarına  aykırı bulmaktadır.
  I. Dünya Harbi öncesinde, her ne kadar bazı Rus siyasetçi ve aydınları arasında İstanbul'a ve Boğazlara sahip olmak  fikri tartışılıyor idi ise de, Prof. Alexander Kolesnikov'un, ESAM'ın I. Dünya Harbi Sempozyumu'nda yaptığı sunumda  belirttiğine göre, 1914 yılına ait resmî Rus belgelerinde İstanbul ve Çanakkale boğazlarını ele geçirmeye yönelik askerî plânlara rastlanmamaktadır. Hattâ tam tersine, Rus Dışişleri Bakanı Sazonov'un 26 Eylül 1914 tarihli notunda hükümetin savaş ili ilgili amaçları şöyle özetlenmiştir:  “Türkler, İstanbul ve Çanakkale civarında kalmalı. Rusya ise Boğazlardan serbest geçiş hakkı elde etmelidir.”  
Rusya'nın bu tutumuna, 1915 yılında Petrograd'da yayınlanan haritalar da delildir. Bu haritalarda, İtilâf Devletleri'nin galibiyeti hâlinde, sınırların yeniden yapılandırılması gösterilmektedir ki, Karadeniz Boğazları, Türk Boğazları olarak kalmaktadır!
 Ancak, her ne kadar, Rusya Dışişleri Bakanı Sazonov tarafından yapılan diplomatik baskı  üzerine, 2 Mart 1915'de, Londra'nın yayınladığı bir nota ile, İstanbul ve civardaki toprakların İstanbul Boğazı ve Marmara Denizi'nin İzmit Körfezi'ne kadarki doğu kısmının, Marmara Denizi'ndeki bütün adaların ve Ege Denizi'ndeki İmroz ve Bozcaada adalarının Rusya'ya verilmesi garanti ediliyor ise de, İngiltere'nin Paris Büyükelçisi Lord Beri'nin günlüğüne  göre, müttefikler bu sözleri ciddiye almamaktaydılar (ESAM, 2015, I. Dünya Harbi Sempozyumu yayını, s. 377)!
Fakat şu da çok iyi bilinmelidir ki, Ruslarda böyle bir iştihanın kabarmasının ve Sykes-Picot Antlaşmasının sebebi, bizim bu harbe katılmamızdır. Başta Enver Paşa olmak üzere, İttihatçıların ihtirası yüzünden girdiğimiz I. Dünya Harbi bizi çok büyük felâketlere sürüklemiştir. Eğer, I. Dünya Harbi'nde tarafsızlık siyasetini sürdürseydik; bu felâketlerin hiçbirini yaşamayacağımız gibi, çok büyük kazanımlar da elde edebilirdik. İmparatorluk bu kadar hazin bir şekilde yok olup gitmezdi.
 Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşü ile, bu coğrafyanın 1000  yıl adaletle yönetildiği Türk Barışı da tarihe karışmış ve Türk Barışı'nın yerini, Batı Emperyalizminin, 'Demokratikleşme' denilerek kamufle edilen kanlı ve vahşi kaos senaryoları almıştır.  
Belirttiğimiz gibi, harbe girmeseydik, her şey çok farklı olabilirdi. İttihatçılar Araplarla bir federasyonu çok ciddî olarak düşünmekteydiler. Falih Rıfkı Atay'ın belirttiğine göre, Atatürk de  buna sıcak bakmaktaydı. 
ESAM'ın 2015 yılındaki, I. Dünya Harbi konulu sempozyumunda, Prof. Zekeriya Kurşun da yaptığı sunumda, bu Federasyon konusunda şu bilgileri paylaşmaktadır: “Esasında İttihatçılar, 1912 yılında Libya'yı İtalya'ya teslim etmek zorunda kaldıktan sonra, merkeziyetçilik iddialarında yumuşamışlardı. Ayrıca Yemen imamı Yahya ile  yaptıkları ama gizli kalan  Dean antlaşması'nda da onu  yerel otorite olarak kabul ederek Ademi Merkeziyet yolunu açmışlardı. Paris'te toplanan Arap federalistlerin fikirlerini de yabana atmayıp, onlar ile İstanbul'da bir toplantı yaparak resmî yazışmalarda Arapça kullanımı dahil, diğer bazı siyasî taleplerini karşılamışlardır. Hattâ 1913 yılında valiliklerin yetkilerini genişleten bir kanun da çıkararak Arap vilâyetlerinde merkeziyetçiliği gevşetmişlerdir. Aynı şekilde, Balkan savaşları sırasında Ahsa Bölgesi'ni (S. Arabistan'ın doğusundaki Osmanlı idare merkezi) işgal eden Vahhabilerin  lideri Abdülaziz b.Suud'a bölge valiliği ve paşalık veren bir anlaşma yaparak dış müdahaleyi önlemeye çalışmışlardır. Mısır hanedanına mensup olan ve İslâmcı fikirleri olduğu da bilinen Said Halim Paşa'nın I. Dünya Harbi'nin hemen öncesinde Sadrazamlığa getirilmesi de Arapların taleplerine yumuşak bakıldığını göstermektedir. Bu girişimlerin meyve vermesinin beklendiği bir sırada ise Büyük Savaş başlamıştır (Sempozyum yayını, s. 263).
Harbe girişimiz bütün bu çalışmaları sonuçsuz bırakmıştır.
Araplarla bu federasyon fikri konusunda, Atatürk'ün yaptığı şu çok önemli tespiti tekrar hatırlatmak isteriz: “Binaenaleyh,  bu milletler, düşürüldükleri gaflet çukurundan bir an evvel kurtulmaya çalışmalı, aralarında mevcut olup, bazı emperyalist devletler tarafından mütemadiyen körüklenmekte bulunan arazî kavgaları ile diğer anlaşmazlıkları ortadan kaldırmalı, müsavi şartlarda -az zamanda konfederasyonlara doğru gidecek olan- kuvvetli- bir 'Birlikler manzumesi' kurmalı, bu gaye için diğer komşu milletlerle de anlaşmak çarelerini aramalıydılar. Ancak bu yoldan, hep beraber, güvenlik ve huzur içinde yaşamalarını sağlayabilirlerdi” (Hasan Rıza Soyak, “Atatürk'ten Hatıralar”, s. 500).
Arap düşmanlığına ilişkin söylemlerin de, yönümüzün Batı'ya çevrildiği 1940'lı yıllarda terennüm edilmeye başlanması dikkat çekicidir.
 “Sykes-Picot Antlaşması ile bizi parçalamaya karar vermişlerdi” gibi sözlerin hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Eğer biz 7 cephede savaşa girişmek gibi bir deliliğe kalkışmasaydık bunu nasıl başaracaklardı?  Çanakkale'deki o muazzam savunmayı hatırlayınız. 29 Nisan 1916'da Kut-el Ammare'de, İngilizlere tarihlerinin en büyük mağlubiyetlerini tattırdık. 1917 Mart-Nisan aylarındaki Gazze savaşlarında İngilizleri bir kez daha hezimete uğrattık!
Bu harbe girmemiz  yüzünden. neredeyse Anadolu'yu  da kaybetmeye ramak kalmıştık ki, -her ne kadar bazı tarih bilmezler takdir etmeseler de- gerçekçi hedefler belirleyen Atatürk gibi bir dahinin,  milleti, Millî Bağımsızlık için seferber etmesiyle, bu Kutsal Devletin kurulması başarılmıştır. Bunun ne kadar zor bir iş olduğunu tarih bilmeyenler  kolay kolay kavrayamazlar. İşte bunun için Ahmet Cevdet Paşa, “Devlet adamları tarih okumalıdırlar” diyor. 
Tarihimiz iyi bilinirse, Batı vesayetinin devam edemeyeceğini çok iyi bilen Avrupa Birliği temsilcisi Karen Fogg Hanımefendi de işte bunun için,  “Türkleri tarihlerinden koparmalıyız” diyor!
 Son yüz elli yıllık tarihimiz yalanlarla dolu ve günümüzdeki yapay siyasî ayrılıkların da temel sebebi bu yalanlardır. Vatansever aydınlarımız tarihimizi güvenilir kaynaklardan öğrenmedikçe, güçlü bir  Millî Cephe'nin kurulması da  mümkün değildir.

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık