• 18 Aralık 2015, Cuma 8:54
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

SURİYE'DE YANLIŞ YAPTIK! (1)
 Önceki hafta yayınlanan yazımızda, gazeteci Fehim Taştekin'in “SURİYE” kitabından söz edeceğimizi bildirmiştik. AKP iktidarının Suriye siyasetini itirazsız destekleyenler; “'Katil Esed'e tabiî ki, müdahale etmek gerekirdi” anlayışında olanlar var!  Allah aşkına! Biz bu bölgenin jandarması mıyız? ABD'nin gaz verdiği Yeni Osmanlı hayali ile, bölgede düzen kurmaya kalkışmak akıl kârı mıdır? Biz önce, kendi eşkıyamızı  (PKK çetesini) hâlledelim. Güneydoğu'da, sözde özyönetim ilân ettikleri birçok beldeyi harabeye çevirdiler! Manzara eski Lübnan'ı ve günümüzün Suriye şehirlerini aratmıyor!
Taştekin'in 'Suriye' kitabından söz etmeden önce, biraz tarihe dönelim! Sakarya Zaferi'nden sonra, Ankara'nın gücünü iyice kavrayan Fransa, bizimle masaya oturmak zorunda kalmış ve  bu ülkeyle 20 Ekim 1921'de imzalanan Ankara Antlaşması ile Suriye sınırlarımız belirlenmişti. Atatürk, 24 Nisan 1920'de, Meclis'te yaptığı bir konuşmada, Suriye'nin bağımsızlığını desteklediğini belirtmiş ve Suriye'nin bağımsızlığı için savaşan Arap milliyetçilere para ve silâh yardımı yapmıştır. Kâzım Karabekir Paşa'nın, Suriye'ye yapılan bu yardımlara, Fransızları tahrik edeceği gerekçesiyle karşı çıktığını da belirtelim! 
Hüsrev Gerede, 15 Ekim 1919 tarihli hatıratında, Suriye ve Irak halklarının yardım isteği konusunda  şu bilgiyi veriyor: “Yasin Hilmi,  Paşa rütbesiyle Suriye'de Arap Ordusu Genelkurmay Başkanı ve Cemiyet-i İslâmiye Reisi imiş. Yunus Vehbi adında birini Diyarbakır'a göndermiş. 13. Kolordu Komutanı aslen Arap ırkından namuslu, dindar ve onurlu bir asker olan Cevdet Bey bildirdi. Amaçları, yalnızca Mustafa Kemal Paşa tarafından Arapların isteklerinin gerçekleşmesine, İslâmiyet'in bağımsızlığa kavuşmasına, Suriye ve Irak'ın özerkliğine yardım, ileride Türklerle birleşik devletler hâlinde yaşama istekleri üzerinde  bilgi vermekmiş” (“Hüsrev Gerede'nin Hatıraları”, s. 99). 
Ali Fuat Paşa'nın yaptığı şu önemli tespit de dikkatle okunmalıdır: “Mütarekeden sonra 'halâskârlık' vasıflarını tamamıyla unutarak, fatih tavrıyla Suriye ve Irak'a girmiş olan İngiliz ve Fransız ordularının, çok zaman geçmeden yerli halka yapmadıkları zulüm ve haksızlık kalmamıştı. Menfaatlerini yalnız ecnebî işgalinde aramış olan bazı Arap reisleri ile taraftarları istisna edilecek olursa, Arap halkının ekseriyeti hakikî halâskârın  (kurtarıcının) yine kuzeye çekilmiş dindaşları Türkler olacağını ve yardımın buradan geleceğini anlamışlardı. Harbin son yıllarında, asırlar boyunca kader birliği yapmış  oldukları din kardeşlerine karşı düşmanca vaziyet almalarına sebep olanlar tarafından nasıl aldatıldıklarını görmüşlerdi. Açıkça, 'bizi din kardeşlerimiz Türkler kurtaracaktır' diyorlardı. Güney komşularımızda bize karşı başlamış olan bu fikir değişikliği, onlarda da millî birlik  ve millî direniş merkezlerinin hazırlanmasını gerektirmişti. Halep millî teşkilâtında Osmanlı subayı Şakir Nimet Bey'le Şam millî teşkilâtının kumandanlığını üstlenen Yusuf Paşa (O da Osmanlı subaylarındandı ve Şam'ın Fransızlara karşı savunulması sırasında şehit düşmüştü) bizimle ilişki kurmuştu. Bu müracaatlarını memnuniyetle kabul ederek işgal kuvvetlerinin üzerine birlikte yürümeyi kararlaştırmıştık. Hattâ müşterek hareketimizin daha etkili olabilmesi için kendilerine silâh ve cephane yardımında  bulunmuştuk. Hareketlerimizi koordine edebilmek için onların yanına subaylarımızı yollamıştık. Bunlar arasında rahmetli Özdemir Bey de vardı” (“Millî Mücadele Hatıraları”, s. 322).
Bugün, “Araplar bizi arkadan vurdu, aman Orta Doğu bataklığına bulaşmayalım. Atatürk de buna karşıydı” söylemini sürdürenler, bu söylemleriyle  emperyalizmin değirmenine su taşımaktadırlar.  Bunların bir bölümünün bu  işi bilinçli olarak yaptıklarını biliyoruz. Fakat inanıyoruz ki, bu söylem sahiplerinin büyük bir kısmı kime hizmet ettiklerinin farkında bile değiller.
'Atatürk, Orta Doğu Bataklığına bulaşmamıza karşıydı' diyenlere en anlamlı cevap, Atatürk'ün Sadabat Paktı'dır. İnanıyoruz ki, çoklarının bundan haberleri bile yoktur! Bizim, Arap ülkeleri ile aramıza, NATO (1951) ve Bağdat Paktı (1955) bir bıçak gibi girmiştir. Atatürk'ün ölümünden sonra, Türkiye'nin rotayı Batı'ya çevirmesi ile Sadabat Paktı işlevini kaybetmiştir. Eğer Atatürk yaşasaydı, II. Dünya Harbi'nden sonra bağımsızlığına kavuşan Suriye ve Mısır da, mutlaka Sadabat Paktı'nın üyesi olurlardı. 
 1950'den sonra, Suriye ve Mısır'la yaşanan gerginliklerin temel sebebi, bizim Batı ittifakı içinde yer almamızdır. Şunu bir kez daha hatırlatalım ki, Türkiye Atatürk'ten sonra, Batı emperyalizminin Orta Doğu'daki çıkarlarının temsilcisi rolüne soyunmasaydı, bölge devletleri ile kuracağımız siyasî ve ekonomik ilişkiler, emperyalist devletleri bu coğrafyadan uzak tutabilecek; tarih çok farklı yazılabilecekti. Ne yazık ki, aydınlarımızın ve siyasetçilerimizin büyük bir çoğunluğu, bugün bile bunu idrakten uzaktır. Türkiye bugün Yeni Osmanlı hayalleri gibi ifratçı; 'Aman Orta Doğu Bataklığına Bulaşmayalım' gibi tefritçi bir siyasetin zikzakları içinde bir türlü, gerçekçi bir millî siyaset takip edememektedir. 
Atatürk, Arapların bağımsızlığına saygılıydı ve bu devletlerle kardeşçe ilişkiler kurulmasından yanaydı.  Nitekim, 28 Ocak 1920'de İstanbul'da, Meclisi Mebusan tarafından kabul edilen Misakı Millî'ye, kendi hazırladığı taslağa aykırı olarak,  “Mondros Ateşkes Hattı dahilinde ve haricinde” ibaresinin konularak kabul edilmesine karşı çıkmış ve 7 Şubat 1920'de Rauf Orbay'a yolladığı bir şifre ile bunun yanlış olduğu uyarısını yapmıştı. Çünkü 'Harici'nde' denilerek, Arapların yaşadığı topraklar da,  Misakı Millî sınırları içinde kabul edilmekteydi! Atatürk, Meclis Ankara'da açıldıktan sonra bu 'Haricinde' kelimesini metinden çıkartacaktır (Aydınlık, 4.3.2015)!
 Suriye ile ilişkilerimiz, Soğuk Harp'te karşıt kamplarda bulunmamız sebebiyle, yıllarca limonî gittikten sonra; nihayet, Abdullah Öcalan'ın Suriye'yi terke mecbur kalmasını takip eden yıllarda; nerede ise bütün geçmişe sünger çekilmiş ve iki devlet arasında bir bahar havası esmeye başlamıştı. 
Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer, Hafız Esad'ın Şam'daki cenaze törenine katılmıştı. Tuhaftır; zamanın AKP iktidarı bu seyahati hiç de hoş karşılamamıştı. Fakat, sonraki yıllarda, AKP iktidarı da, Suriye ile ilişkileri geliştirme yolunu tutmuş; 2010'da Suriye, Ürdün ve Lübnan'ın katılımıyla “Yüksek Düzeyli Dörtlü İşbirliği Konseyi” bile kurulmuştu. Suriye Başbakanı  Muhammed Naci Otri, Türkiye-Suriye dostluğu hakkında şunları söylemekteydi: “Biz geçmişe dönüp bakmak istemiyoruz. Mayınların temizlenmesi, yeni sınır kapılarının açılması, mevcut kapıların modernize edilmesi gündemdedir.  Kısa bir süre önce bunu tasavvur bile edemezdiniz. Halep-Gaziantep uçuşları yapılıyor. Biz artık Türkiye-Suriye'yi bir bölgesel coğrafya olarak görüyoruz. Hattâ şöyle diyoruz: 'Bütün Türkiye Suriye'nindir, Bütün Suriye Türkiye'nindir'” (Yeniçağ gazetesi, 11.10.2006). 
Ağustos 2010'da, Başbakan Erdoğan da, Gaziantep'te şu konuşmayı yapıyordu: “Sevgili kardeşlerim, Türkiye'nin üç tarafı denizle, dört tarafı düşmanla çevrili dediler. Biz ne yaptık? Onlar gibi vizyonsuz değiliz. Biz geldik bu anlayışı yıktık. Esad kardeşimle oturduk, iki dost olduk. Gaziantepli kardeşim cebine pasaportunu koyuyor, Halep'e, Şam'a gidiyor. Halep'teki,  Şam'daki kardeşim de, cebine pasaportunu koyuyor Gaziantep'e geliyor. Kim kazandı? Türkiye kazandı!”
Suriye ile kurulan bu güzel ilişkilerin, yine bizzat AKP iktidarı eli ile berhava edilmesi izaha muhtaçtır. Dün mayınları temizlediğimiz Suriye sınırımıza bugün beton duvar  çekiyoruz! Suriyeli isyancılara verdiğimiz destek yüzünden bu kardeş ülke, bir kan gölüne döndü. Milyonlarca Suriyeliyi perişan ettik.  2 milyonu aşkın Suriyeli ülkemize sığındı. Bu vebalde payımız büyüktür. Bunun hiçbir mazereti yoktur; olamaz. 

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık