• 26 Aralık 2016, Pazartesi 8:29
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

SURİYE'DE HEP YANLIŞ YAPTIK!
 “Musul'u Lozan'da Kaybetmedik” başlığı altında altı yazı yazdık. Bu yazıların ana fikri şuydu:  Eğer, Atatürk'ün, Türkiye önderliğindeki Bölge Merkezli politikasını takip etmiş olsaydık; ne bugün karşı karşıya bulunduğumuz sorunlar söz konusu olurdu; ne de emperyalist devletler; Balkanlar ve Orta Doğu'da kaos politikalarını uygulayabilirlerdi. Yaşadığımız bütün felâketlerin ve bugün içinde bulunduğumuz kaosun temel sebebi, Batı ittifakına katılarak, bin yıl söz sahibi olduğumuz bu coğrafyaya yabancılaşmamızdır. Bunu biz kendimiz başardık! 
Batı hayranlığı öylesine bir körlüğe sebep olmuş ki, bugün bile, 'Batı'ya rağmen millî politikalar uygulanamayacağı' gibi kompleksli bir düşünce, iktidar yandaşlarında da; muhalefet çevrelerinde de oldukça yaygındır. Sayın Kılıçdaroğlu, Rusya ile Stratejik Ortaklık boyutlarına taşınmakta olan ilişkilerimiz ve ŞİÖ üyeliği için, “Bizi uygar dünyadan ayıramazlar; bir kişi bile kalsak buna izin vermeyiz” şeklinde konuşabilmektedir! Tarihi soykırımı sabıkaları ile dolu; Orta Doğu'daki katliamların da baş sorumlusu olan Batı mı uygar? Daha dün, İstanbul'da yaşadığımız katliamı yapan teröristlerden birinin, Amerika'nın 'Kara Ordumuz' dediği, Suriye'deki PYD kamplarında eğitildiği meydana çıktı! Akabinde Kayseri'de bir katliam daha yaşadık! Patlayıcılar ABD menşeli! Peki, Rusya Federasyonu Büyükelçisine düzenlenen suikastın arkasında kim var? Bu ABD ile mi birlikte olacağız? 
Atatürk'ün Bölge Merkezli siyasetinin terk edilmesinin bedelini çok ağır ödedik. Hâlâ daha, 'Batı ile birlikte olmak sevdası uğrunda'  bedel ödemeyi sürdürecek miyiz? 
Sadabat Paktı Ruhu sürdürülseydi her şey çok farklı olabilirdi. Meselâ, İran petrollerini devletleştiren Musaddık, arkasını dayayacağı güçlü bir Sadabat Paktı ortağı Türkiye'yi bulacağından, emperyalist Amerika ve İngiltere'nin düzenlediği bir darbe ile devrilemezdi. İran, Suriye ve Irak'la, Sadabat Paktı ruhunun dayanışması içinde olsaydık; buna, Atatürk'e hayran Nasır'ın Mısır'ı da eklenseydi; coğrafyamızda böyle bir kaosun yaşanması aslâ mümkün olamazdı.
 Bu konuların, bir fikir jimnastiği şeklinde bile olsa tartışılmaması ilginçtir. 
Geçen yazımızda, Emperyalist Batı'nın, bölgemizdeki çıkarlarını savunmak için, bizim öncülüğümüzde kurulan Bağdat Paktı'ndan söz etmiştik. Bu Pakt, Arap Birliği'ne sokulan bir hançerden farksızdı. “Araplar bizi I. Cihan Harbi'nde arkadan vurdu” edebiyatını sürdürenler, emperyalizmin işbirlikçisi konumunda, bölgemizde nelere önayak olduğumuzla hiç ilgilenmezler! Suriye ile ilişkilerimizin bozulmasının temel sebebi, Bağdat Paktı ile, Batı'nın çıkarlarının savunuculuğunu üstlenmiş olmamızdır. 
Suriye'yi yıllarca, PKK'yı desteklemekle suçladık. Fakat, bin yıl, Türk Barışı altında yaşayan Suriye'ye; bu kardeş millete karşı, Atatürk'ten sonra takip ettiğimiz yanlış siyasetin eleştirildiğini hiç hatırlamıyoruz! Öcalan Suriye'de Bekaa vadisinde, PKK teröristlerini eğitmiştir; doğrudur. Fakat Sadabat Paktı anlayışını sürdürseydik; NATO'ya girmeseydik; Suriye ile ticarî, iktisadî, kültürel ilişkilerimizi geliştirme yolunda arzulu olsaydık hiç bu durumlar yaşanır mıydı? 
Suriye Devleti'nin bizden uzaklaşmasının sebebinin, bizim düşmanca siyasetimiz olduğu bilinmelidir. Televizyonlarda, Suriye konusunda tahliller yapan 'uzmanlar', bu gerçeklere niçin hiç değinmezler? 
Türkiye, Soğuk Harp boyunca, Batı'nın çıkarlarına hizmet eden bir siyaset takip etmiştir. 12 Eylül darbesinin ardından Suriye'de,  Müslüman Kardeşlerin örgütlenmesini desteklediğimiz ve bu desteğin, 1982'de yaşanan 'İslâmcı' ayaklanmanın gerçekleşmesinde etkili olduğu iddialarını da hatırlatalım!  Suriye söz konusu olunca hep, Hatay konusundaki talepleri önümüze konulur! Peki, Suriye, Hatay'ı alacak güce sahip midir? Fakat, bunun ne önemi var ki? Türk Arap dostluğunu istemeyen dış odaklar ve içimizdeki Batıcı Lobi bu milleti nelere inandırmadı ki? Suriye ile, vizelerin kaldırılmasına kadar gidecek bir ilişki kurmayı başarabilseydik, Hatay'ın ve Halep'in kime ait olduğunun bir önemi kalır mıydı? 
Dün, Suriye'nin baş belâsı Müslüman Kardeşlere destek vermiştik; 2011'den sonra da, Suriye'deki meşrû Esat yönetimine isyan eden Batı'nın kontrolündeki isyancı güçleri destekledik! Irak'taki kaosun baş sorumlusu olan Amerika ile Suriye'de nasıl birlikte olduk; anlaşılır gibi değildir.
 Bugün, 'Kürt Koridoru' tehlikesi görüldükten sonradır ki, Rusya'nın desteğiyle Suriye'ye girerek, bu Amerikan plânını bozmaya çalışıyoruz. Fakat, Suriye ile de işbirliği zorunluyken bundan kaçınıyoruz! Suriye'nin meşrû Devlet Başkanı'nı, 'Zalim Esed' diye aşağılamayı sürdürüyoruz;  hem de, Rusya ile ilişkilerimizin Stratejik Ortaklık düzeyine çıkarılması söz konusuyken ve Amerika'nın bize karşı düşmanca tavrı meydandayken!
Bugünlere niçin ve nasıl geldik? Suriye, İsrail için büyük bir tehditti; istikrarsızlaştırılması gerekiyordu. Batı, bunu gerçekleştirmek için Suriye'de bir muhalefet imaline girişti. Bu arada Türkiye'den Suriye'ye bir 'dostluk eli' uzatıldı ve Suriye hemen bu ele sarıldı. Ortak Bakanlar Kurulu toplantısı, vizelerin kaldırılması; derken, bir anda Suriye'ye tehditlere başladık! Dışişleri Bakanı Davutoğlu, TBMM'de, “Orta Doğu'nun değişim dalgasını yöneteceklerini ve 'Yeni Orta Doğu'nun sahibi ve öncüsü olacaklarını” açıkladı; “Suriye'yi vuracak 'Gönüllüler Koalisyonu'nda biz de yer alırız” diye konuştu!
 AKP iktidarının Suriye'ye karşı bir sefer hazırlığı içinde olduğunu, iktidara yakın gazeteciler de yazdılar! İbrahim Karagül'ün, Yeni Şafak gazetesinde, Nisan 2012'de yayınlanan şu yazısında bu açıkça görülüyordu: “Suriye'de rejim değişikliği kararı çoktan verilmişti. Üstelik bu karar, Türkiye-Suriye ilişkilerinin iyi gittiği dönemde bile belliydi. Türkiye-Suriye ortak Bakanlar Kurulu toplantılarının yapıldığı dönemlerde bile birileri, Türkiye'de ve bütün bölgede organizasyonlar düzenliyor, bizlere kadar gelip destek istiyordu. Süreç ilerletildi ve bu noktaya geldi!”
Suriye'deki Batı destekli iç savaşta vahim yanlışlar yaptık. Fırat Kalkanı Harekâtı ile, bu yanlışlarımız tamir edilmek isteniyor. Gerçi, Türk Milleti'nin hiçbir zaman dostu olmayan Amerika'nın, 'Akdeniz'e Koridor' hesapları 'şimdilik' bozulmuştur. Fakat, Suriye'nin kuzeyindeki PKK-PYD kantonları güvenliğimiz için büyük bir tehdittir.  Her ne kadar içimizdeki Batı hayranları, Batı'ya övgüler düzseler de, Batı bizim için en büyük tehdittir. Bu, dün de öyleydi; bugün de öyledir.
 Batı'nın kaos plânlarını ancak, başta Rusya olmak üzere, bölge devletleriyle yapacağımız işbirliği ile etkisiz kılabileceğimiz bilinmelidir. Fakat ne yazık ki, Soğuk Harp döneminin Rusya düşmanlığının etkisinden kurtulamadıkları anlaşılan medyamızın çok büyük bir kesiminin, bu işbirliğinin ülkemiz için önemini idrak edemediği anlaşılıyor. Buram buram Amerikancılık kokan bir Esat düşmanlığı yapılıyor! Suriye Devleti, Rusya'nın desteğiyle Halep'i terör gruplarından temizliyor; ancak bizim basına bakılacak olursa, 'Halep düşüyor; Halep ölüyor, Esed vahşete doymuyor!' Peki, Halep Suriye Devleti'ne ait bir şehir değil mi?
 Empati yapalım: Güneydoğumuzda bir bölge PKK'nın kontrolüne geçseydi, biz ne yapardık? Halep'te kuşkusuz büyük acılar yaşandı. Ancak, Amerika'nın Irak Harekâtında olduğu gibi, Halep'te de, Kara Propagandanın tüm çirkinliğiyle devrede olduğu ve Suriye'de yaşananların asıl sorumlusunun; Suriye muhalefetini silâhlandırarak iç savaşı körükleyen, başta Amerika olmak üzere Batı olduğu unutulmamalıdır. Fakat ne ilginçtir ki, Amerika hiç protesto edilmezken; Rusya ve İran düşmanlığı giderek yüksel(til)mektedir! 
Bir hatırlatma: Halep bir türlü dillerden düşmüyor. Hâlbuki, bir Türkmen kenti olan Telafer'de, Türkmenler büyük acılar yaşadılar ve yaşıyorlar.  Nedense, Telafer'den hiç söz eden yok! Acaba neden?

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık