• 28 Temmuz 2019, Pazar 16:13
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

SİSTEM TARTIŞMALARI !

AKP'nin İstanbul'u kaybetmesi sistem tartışmalarını da beraberinde getirdi. Bırakalım muhalefet partilerinin 'Parlamenter Sisteme dönülmesi' önerilerini, sayın Cumhurbaşkanının AKP milletvekilleri ile yaptığı görüşmeler sırasında, AKP milletvekilleri bile, bakanlara  ulaşamadıklarını belirterek, örtülü bir şekilde eski sisteme  dönülmesi mesajları verdiler! 
Gerçekten de, Türkiye yeterince tartışılmadan kendini bir anda, Başkanlık Sisteminden ilham alınarak oluşturulan ve dünyada başka bir örneği bulunmayan, idarenin denetlenmesini ihmâl eden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin içinde buldu! Cumhurbaşkanı aynı zamanda parti genel başkanı! Hâlbuki,  eski sistemdeki tarafsız  Cumhurbaşkanına alışmıştık. Şimdi, yaşanan aksaklıklar göstermektedir ki, bu sistem ülkemizin menfaatlerine hizmet etmiyor. 
Cumhurbaşkanı herkesin Cumhurbaşkanı olmalıdır; bir siyasî kimliği olmamalıdır.
Bu Cumhuriyetin kurucusu Atatürk bile, bugün Cumhurbaşkanımızın sahip olduğu yetkilere sahip değildi. Türkiye 1920'de önce Meclis'i seçti. 1923'te de Meclis'in Cumhurbaşkanını seçmesine karar verildi. Atatürk de hep Meclis'i öncelemişti. 
Celâl Bayar'ın da hatıralarında belirttiği gibi, 1924 anayasasına “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Türkiye Büyük Milet Meclisi, milletin yegâne ve hakiki mümessili olup millet namına hakk-ı hâkimiyeti kullanır” diyerek, Meclisin üstünlüğüne vurgu yapmaktaydı!
 KONDA Genel Müdürü Bekir Ağındır, 23 Haziran seçiminden önce şu değerlendirmeyi yapmış: “Başkanlık denilen sisteme geçtik ama şimdi anlaşılıyor ki, bu sistemin mimarî bir tasarımı daha yok! Her gün yapbozlarla sistem kurmaya çalışılıyor ama, bürokrasi çalışmıyor. Saray'ın her türlü beslenme damarları tıkanmış durumda. Dolayısıyla artık bir çöküşün ve kaybetmenin başlangıcı bu!”
Independent Türkçeden Can Bursalı da aynı konuda  şu değerlendirmeyi yapmış: 
“Devlet mekanizmaları, deneme yanılmayla değişiyor. Devlet dediğimiz mekanizma çok büyük bir çöküş içinde. Ekonomik olarak üç farklı Türkiye var. Sosyolojik olarak ise, Muhafazakârlar, Sekülerler ve Kürtler var. Türkiye'nin sadece 4 kimliği (4 eğilimi) kapsayan değil, üç Türkiye'yi kaale alan yeni bir siyasî programa, ütopyaya ihtiyacı var!”
Yeniçağ yazarı Arslan Bulut, bu değerlendirme üzerine şu yorumu yapmış: “Aslında Türkiye'nin ütopyası vardı. Etnik ve dinî hedefler peşinde koşanlar ile devlet güdümlü partiler bu ütopyayı tahrip etmiştir.  Sonuçta yine Atatürk'te; kuruluş felsefesinde buluşmak zorundayız.”
Bizim de her zaman vurguladığımız gibi,  Atatürk'te ve Kuruluş Felsefesinde buluşmak zorundayız.  Fakat sayın Bulut'un, Türkiye'nin  ütopyasını tahrip edenlerin arasına, Atatürk'ü de -kendileri gibi- Batıcı yapan  aydınları eklememesinin büyük bir eksiklik olduğunu belirtelim!
 Atatürk'ten sonra Türkiye bir eksen kayması yaşamıştır.  AKP iktidara bu eksen kayması sayesinde gelebilmiştir. Yoksa Kemalist Sistem; yani 6 OK'un rehberliğinde Plânlı Karma Ekonomi Modeli sürdürülseydi, İslâmcı ve Etnikçi partiler siyasi hayatımızda bu kadar etkili olabilirler miydi? 
 AKP iktidarı ile, 1923'ten bu yana edindiğimiz devlet tecrübesi bir kenara itilmiş ve Türkiye bilinmeyen ufuklara yelken açmıştır. Dünyada hiçbir gelişmiş devlet bu şekilde yönetilmez.  Bir kere, buna her şeyden önce o devletlerin millî bürokrasileri karşı çıkar. Fakat bizde, önce millî bürokrasi yok edildi!  Bunda da aydınlarımızın büyük günahları vardır. 
'Seçilmişler atanmışlardan üstündür' söyleminin, siyasetin ana söylemi hâline getirildiği yılları hatırlayalım!
'Atanmış' denilerek küçümsenenler de bu milletin evlâtları değil miydiler? Fakat,  'Efendim, siyasetçileri halk seçiyor' demagojisi ile devlet düzeni alt üst edildi. Kimse, atanmışların da bu milletin çocukları olduklarını, kendi alanlarında uzman olarak yetiştirildiklerini, bulundukları makamlara bir süzgeçten geçerek geldiklerini, sahip oldukları liyakat ve ehliyeti tartışmadı! Bu sayede  -ehliyetlerine, liyakatlerine, devlete bağlılıklarına bakılmaksızın-, sandıktan çıkanlar ülkenin kaderinin tek hâkimi durumuna geldiler. 
Atatürk, milletvekili seçileceklerde şu üç vasfı öncelikle aramaktaydı: 
1, Millî Duruş sahibi olmak. 2, Medenî cesaret sahibi olmak. 3, Fikrî kabiliyet sahibi olmak! 
Çok Partili Hayatımız da, ne yazık ki, bu önceliklere pek riayet edilmedi. Hâlbuki, bu ilkeler devlet olarak varlığımızın teminatıydı. Özgürlüklerin genişletilmesi ve demokratikleşme yaveleri ile Milliyetçilik itibarsızlaştırıldı ve kozmopolitizm bayrağı yüceltildi.   
Hatırladığımız kadar, bu demagoji, solcu aydınlar arasında daha yaygındı. İlginç bir şey daha var: Kürtçülüğe de solun içinde koza oluşturdular! Tabii bunların 'Üst Aklın' eseri olduğu muhakkaktır.
Her şey ülkemizin demokratikleşmesi, özgürlüklerin yaygınlaşması ve ilericilik adına yapıldı. Hâlbuki, siyasetin ana gayesi, Türkiye'nin ve Türk Milleti'nin uygar insanlık dünyası içinde hak  ettiği yeri alması olmalıydı. Fakat öyle bir özgürlük ve demokratikleşme demagojisi yapıldı ki,  bizi günden güne Batı'ya daha bağımlı bir duruma getiren bu sistem, 'Dünyaya Entegre Olmak' kılıfı ile, demokrasinin olmazsa olmazı olarak millete yutturuldu!
Böylelikle, Atatürk'ün büyük önem verdiği İç Cephe'nin paramparça olması da normal karşılandı. Çünkü, eğer ülkemiz de demokrasi olacaksa, yekpare bir kamuoyunun olmasının bunun önünde engel olacağına inanıldı. Hattâ,  dünyanın hiçbir ülkesinde olmayacak bir şeye de inanıldı: Aydınlar asla devletin yanında saf tutmamalıydılar!  Aydın eleştirici olmalıdır. Hattâ dünya vatandaşı olmalı; milliyetçi düşüncelerden uzak olmalıdırlar!
Bu zırvalara inanıldı.  Zaten, 1945'ten itibaren Amerika'nın yörüngesine sokulan eğitimimiz de kozmopolit gençler yetiştirilmesine programlanmıştı!
 Millî Şef döneminde görevden alınan, Köy Enstitülerinin kurucusu, İsmail Hakkı Tonguç Çok Partili sisteme geçmemiz konusunda şu değerlendirmeyi yapmış:  “Demokrasinin iki çeşidi vardır. Biri zor ve gerçek olanı. Öbürü kolayı ve oyun olanı! Birincisi köklü değişim ister. Topraksızı topraklandırmadan, işsizi iş sahibi yapmadan, halkı eğitmeden olmaz. İkincisi sandık demokrasisidir. Okuma yazma bilsin bilmesin; toprağı, işi olsun olmasın; demagojiyle serseme çevrilen halk, elindeki kağıdı sandığa atar. Böylece kendi kendini yönetmiş sayılır.”
Tonguç'un bu tespiti çok önemli. Çünkü o, Köy Enstitülerinin; yani eğitimin başındaki adamdı.  Bu ülkede, Çok Partili Sisteme geçerken yapılan ilk iş, Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'le birlikte, Tonguç'u görevden alarak, Köy Enstitülerinin beline kazmayı vurmak olmuştur! Yani, güçlü bir demokrasinin temeli olan Millî Eğitim İdealinden vazgeçilmiştir! Hâlbuki, Köy Enstitüleri hamlesi ve Atatürk'ün Plânlı Karma Ekonomi Modeli sürdürülseydi, Türkiye bu coğrafyanın yıldız ülkesi olarak, tek söz sahibi durumunda olacak; Emperyalizm, kanlı senaryolarını bu kadar kolaylıkla uygulayamayacak; CIA'nın bir GLADYO operasyonu olan, FETÖ gibi, IŞİD gibi, PKK gibi baş belâsı örgütlerin bu topraklarda hayat bulmaları mümkün olamayacaktı. Dahası, Haydut Devletlerin ne Irak, ne Suriye ve ne de Libya operasyonları söz konusu olabilecekti! Atatürk'ten sonra, Batı ittifakına girmek suretiyle bunların hepsine biz zemin hazırladık! 
Bu arada, 1961 yılında 'en özgürlükçü' anayasayı yaptık  fakat,  anayasamıza 1937 yılında giren 6 OK'un bu yeni anayasanın metninden çıkarıldığını kimse fark etmedi! Hâlbuki, Aydınlarımızın şiddetle eleştirdikleri Demokrat Parti Hükümeti, 10 yıllık iktidarı süresince 6 OK'u  anayasadan çıkarmayı hiçbir zaman düşünmemişti! 
    Şimdi artık bu kadar acı tecrübeden sonra,  yeniden sistemi tartışıyoruz! Fakat eğer bu tartışmalar Kuruluş Felsefesinden ilham almıyorsa, açıkça ifade edelim ki, bu tartışmalardan hiçbir sonuç elde edilemez.  Bugün bizim asıl sorunumuz, ne birilerinin dinlerini özgürce yaşayamamaları; ne de birilerinin etnik kimliklerini özgürce ifade edememeleri değildir. Bizim sorunumuz Emperyalizmin kahreden vesayetinden nasıl kurtulacağımızdır. 
    Ne var ki, -henüz- bunu fiiliyata geçirecek Devrimci bir Siyasî Parti mevcut değildir.  Millette çok canlı bir bağımsızlık ruhu mevcuttur fakat, Atatürk'ün söylediği gibi,  “Eksik olan şey teşkilâttır!”


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık