• 11 Mart 2019, Pazartesi 9:20
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

SEÇİMLER DEMOKRASİNİN BAYRAMIYMIŞ !

Yüksek Seçim Kurulu'nun kamu spotu olarak yayımlanan ilânında, “Seçimler Demokrasinin bayramıdır” deniliyor! Bu söze sadece gülüp geçiyoruz. Çünkü biliyoruz ki, demokrasilerde tek başına sandık her şey değildir. Bu ülkede gerçekten bir demokratik düzen olduğunu söyleyebilmek için, seçimlere katılan partilerin en başta, Cumhuriyetin Temel Değerlerine bağlılıklarına ve sonra da, en azından, “Sosyal Devlet ilkesini ne derecede benimsediklerine; -yandaş olup olunmadığına bakılmaksızın- emanetin ehline verilip verilmediğine; ülkeyi yönetenlerin Hukuka ve Kanunlara bağlılıklarına; seçilmişleri denetleyen güçlü ve bağımsız mekanizmaların olup olmadığına” bakılması gerekmez mi?  
Ayrıca, başta iktidar partisi olmak üzere, Meclis'te bulunan partilerin, Türkiye'yi Batı'nın ekonomik ve siyasî vesayetinden kurtaracak Millî bir Ekonomi Modelleri olduğunu kim söyleyebilir? HDP'yi burada ayrı tutuyoruz. Çünkü, bu partinin Meclis'te bulunması bile yasalarımıza aykırıdır. Fakat ne yazık ki, HDP'nin siyasî hayattaki varlığı konusunda, önemli sayıda aydınımız bir akıl tutulması içindedirler.
 Birçoklarının, Etki Ajanı olarak, HDP hareketine arka çıktığını biliyoruz. Fakat sırf, demokratik bir tavır içinde olmak saplantısı ile, “HDP'nin 6 milyon oyu ne olacak diyerek”, HDP'ye arka çıkanların varlığı da bir gerçektir! 6 milyon oy konusunda yapılacak olan öncelikle, Devletin Devlet Gibi Davranmasıdır.  Bir daha, Açılım Sürecindeki gibi vahim hatalar yapılmamalı;  Millî Devlet yapımızı dağıtmayı amaçlayan bütün siyasî hareketler; devletin bütün gücüyle karşılarında olacağını bilmelidir. 
Millî Rotalarını kaybetmiş aydınların desteği ve iktidarın müsamahası, yasalarımıza aykırı olarak faaliyette bulunan HDP'ye meşrûiyet kazandırmaktadır! Bu bakımdan, sürekli olarak, 'Beka Meselesi' vurgusu yapan iktidarın, bu konudaki tavrı oldukça çelişkilidir.  İktidar, hem HDP'ye ve hem de,  bu parti ile işbirliği içinde olduğunu iddia ettiği CHP'ye saldırıyor. Fakat, HDP'nin kapatılması için Yargıtay Başsavcılığı'na başvuruda da bulunmuyor! 
CHP'nin HDP ile örtülü işbirliği etik olmadığı gibi,  iktidarın, HDP'nin kapatılması için gerekeni yapmayarak, buna imkân tanıması da etik değildir.
Meclis'teki siyasî partilerimizin, Milli bir Ekonomi Modelleri olmadığını söyledik.  Özal'dan önce iyi kötü işleyen bir Devlet Plânlama Teşkilâtımız vardı. Fakat, Özal döneminden beri, devletin uygulamalarında keyfilik hâkim ve AKP iktidarıyla zirve yapan bir özelleştirme siyaseti takip ediliyor. Üretimden vazgeçtik! 2001 yılından bu yana, Dünya Bankası'nın adamı Kemal Derviş'in ekonomi modeli uygulanıyor. İktidarın da, Ana Muhalefetin de kılavuzu Kemal Derviş! Sonuçları da meydandadır! 
Üretmeyen bir ekonomi ile, bu ülkenin düze çıkması mümkün müdür? Dış borçlar nasıl ödenecek? Her yıl dış borçlara eklenen cari açık nasıl kapatılacak?  Yüzde 12'nin üzerine çıkan işsizlik nasıl önlenecek? Geçenlerde bir gazete haberinde, 400 bin öğrencinin üniversite öğrenimini terk ettikleri yazıyordu. Kim,  bir üniversite bitirenin iş bulabileceğini garanti edebilir? Gençler, diplomanın bir işe yaramayacağını görerek, başlarının çaresine bakmak istiyorlar.
TÜİK'in 2018 Kasım ayı rakamlarına göre, işsizlik oranı yüzde 12'nin üzerinde. İşgücü piyasasına her yıl 650 bin kişi katılıyor!  Hükümetin, işsizlik oranını bu düzeyinde sabit tutabilmesi için, her yıl altı yüz binin üzerinde gence iş sağlaması gerekiyor.  Uzmanlar her bir kişiye iş yaratabilmek için,  yapılması gereken yatırımın maliyetinin de, ortalama 400 bin lira düzeyinde olduğunu ifade ediyorlar. Yani, mevcut işsizlik durumunu korumak için bile, her yıl ortalama 260 milyar lira yatırım yapılmalı. Günümüzün üniversite eğitimi, çoğunlukla, gençlerimizin işsizliğini ertelemekten başka bir işe yaramıyor. Evet, gençler iyi bir iş bulurum umuduyla üniversitelere giriyorlar. Fakat, üniversite bittiğinde ellerine verilen diplomanın, bir işsizlik sertifikasından farkı yok! Üniversiteye girerek, hayata atılmayı ertelemelerinin onlara hiçbir getirisi yok. Sonunda, üniversitede okumasalar da yapabilecekleri işleri yapmak zorunda kalıyorlar!
Ülkemiz büyük bir üretme ve kalkınma potansiyeline sahip olduğu hâlde, bu değerlendirilemiyor! Çünkü CHP dahil, Meclis'teki hiçbir partinin, Atatürk'ün, Üretim Ağırlıklı Plânlı Karma Ekonomi Modeli gündemlerinde değil! 
Zaman zaman, Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı sözcülerinin konuşmalarını dinliyoruz.  Cumhur İttifakının başı olarak, sayın Cumhurbaşkanının yaptığı konuşmalar içimizi sızlatıyor.  Cumhurbaşkanlarının “Tarafsız” olarak görev yaptığı yılları özlüyoruz. 
Sayın Cumhurbaşkanı ilk kez,  bir belediye seçiminde, şehir şehir dolaşarak, AKP ve MHP adaylarına oy istiyor. Halka çay ve havlu dağıtıyor! 
Geçenlerde bir televizyon kanalında, yaşı yetmişin üzerinde olan iki başörtülü kadınla yapılan bir mülâkatı dinledik. Kadınlar Cumhurbaşkanının meydan konuşmalarında dağıttığı hediye paketlerini eleştirdiler ve  “Tarafsız Cumhurbaşkanını” özlediklerini ifade ettiler. 
Evet,   yaşayarak gördük ki, bu sistem bize hiç uymuyor.  Yurttaşlar ötekileştiriliyor! İç Cephe çatırdıyor. 
Başbakanlığın olduğu; Büyük Millet Meclisi'nin seçtiği Tarafsız Cumhurbaşkanı sistemine dönülmesi galiba ülkemiz için daha hayırlı olacak. 
Siyasî partiler hakkında birkaç söz: 
Çok Partili Sisteme 1946 yılında geçtik. Tek Partili Sistemin aksaklıklarının ortadan kalkacağını sandık. Fakat gördük ki, birçok şey Tek Parti Döneminden çok daha kötü. Yakın tarihimizi ana hatlarıyla bildiğimiz için, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Tek Parti Döneminde emanet kesinlikle ehline verilmekteydi. Yatırımlar  bir plâna göre yapılmaktaydı. Hukuk adamları ve üniversiteler çok daha bağımsızdılar. Yolsuzluklarla ciddî şekilde mücadele edilmekteydi. Keyfî yönetim anlayışı yoktu ve devlet adamlarının bir yolsuzluk olayına karışmaları görülmüş şey değildi.
 Bu, hem Atatürk Dönemi hem de, ülkeyi Amerika vesayetine sokmakla eleştirdiğimiz İnönü dönemi için geçerlidir. 
Atatürk, 1937 yılında, İnönü'nün yerine, Başbakanlığa Celâl Bayar'ı getirdiğinde,  Sağlık Bakanı Refik Saydam görev kabul etmez ve Çankaya Köşkü'nün yanında bulunan evini boşaltmaya başlar.  Bunu gören Atatürk'ün Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak, evde kalabileceğini söyler. Fakat Refik Saydam, “Buradan her gün Meclis'e gitmek için taksi tutmak lâzım. Bunu karşılayamam” diye cevap verir. Soyak bu durumu Atatürk'e iletir. Bunun üzerine Atatürk, “Her ikisinin de hayatlarında bir değişiklik olmasını istemem; şimdi İş Bankası'na ayrı ayrı iki tezkere yaz.  Bugünden itibaren her ay İsmet Paşa'ya maaşının dışında, kendi hesabımdan verilmekte olan 2000 lirayı 3000 lira olarak ödesinler. Dr. Saydam'a da aynı hesaptan ayda 500 lira versinler. İsmet Paşa'nın vasıtası temin edilmiştir; Dr. Saydam'a da bizim otomobillerden birini tahsis edersiniz” emrini verir (Atatürk'ten Hatıralar, s. 676). 
İşte Tek Parti Dönemi böyle bir dönemdi. Günümüzün siyasetine gelecek olursak; bir İtalyan seyyahın anlattıkları ile bire bir örtüşen bir tablo var karşımızda!
İtalyan seyyah Çin'e gider ve hayatında ilk defa orada tiyatro seyreder. İtalya'ya döndüğünde arkadaşlarına tiyatroyu şöyle anlatır: Adam general ama general değil, adam vali ama vali değil, adam prens ama prens değil. Hepsi oynuyor! 
Partilerimizin durumu da aynen böyle; İslâmcıyız diyenler İslâmcı değil; Atatürkçüyüz diyenler Atatürkçü değil; Milliyetçiyiz diyenler Milliyetçi değil; hepsi oynuyor!  
Sokrates'in bir diyalogu ile noktalayalım. Sokrates sorar: “Deniz yoluyla bir yolculuk yapmak isteseydin, geminin kontrolünün kimde olacağına nasıl karar verilmesini isterdin? Rastgele ve herhangi bir grup insan tarafından mı, yoksa deniz seyahatleri konusunda deneyimli, bilgili ve eğitimli insanlar tarafından mı?”  
İşte, seçimlerin gerçekten bir “Demokrasi Bayramı” olması için önce bunun gerçekleşmesi gerekiyor. Yani, her işin ehline verilmesi! Bugün içinde bulunduğumuz sistemin bunu sağladığını kim söyleyebilir ve böyle bir sisteme nasıl demokrasi denilebilir?


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık