• 28 Mayıs 2020, Perşembe 15:02
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

SAKARYA ZAFERİ'NDEN DÖNÜŞÜNDE ATATÜRK!

Hamdullah Suphi, Yakup Kadri ve Ruşen Eşref (Ünaydın), Sakarya Zaferi'ni müteakip, Ankara'ya dönmekte olan Atatürk'ü Ankara Garı'nda karşılamak için, Çankaya'dan bir faytonla hareket ederler. Fakat, beklenenden önce Ankara'ya gelerek bir otomobille Çankaya'ya hareket eden Atatürk, Kavaklıdere'de onlarla karşılaşır ve hep birlikte Çankaya Köşkü'ne çıkarlar. Bu olayı Ruşen Eşref Ünaydın “Özleyiş” isimli kitabında şöyle anlatır:   
 “Sakarya Meydan Zaferi'ni kazandıktan sonra, Bir akşam üzeri, kimseye haber vermeden,  karşıcı, alkışçı beklemeden; başının üstüne taklar ve ayaklarının altına halılar dilemeden; günlük işini görmekten dönüyormuşsun gibi, yıpranmış bir iç vilayet taksisi sanılacak bir Ford otomobilinin sadeliği içinde; ellerinde beyaz güderi eldivenlerin; o sivil kıyafette (Atatürk, 9 Temmuz 1919'da askerlikten istifa ettiği için, Sakarya'ya sivil hâki bir elbise ve başında kalpakla katılmıştı. TBMM kendisine 16 Eylül'de Mareşallik rütbesi verdikten sonra, bir üniforma diktirmiş ve Büyük Taarruz'a bu üniforma ile katılmıştır) Çankaya'ya döndün. O kadar ki, Hamdullah Suphi, Yakup Kadri ve ben, seni istasyonda karşılamaya yetişemedik! Atları hızlı gidemeyen faytonumuzu Kavaklıdere'de görünce, arabanı durdurdun.  Seni yolda kutladık. Ardınca Köşk'e çıktım. Eski Köşkünün taşlığında gazanı tekrar tebrik ettim. Yapıp başardığın iş, virtüözce çekilmiş bir bilardo vuruşu imiş gibi, yarı şaka, yarı ciddî bir tavırla gülümseyerek: 'Ben galiba en iyi şu askerliği yapıyorum' dedin. Sonra cebinden kırmızı maroken kaplı bir küçük defter çıkararak çok ciddî bir sesle: Bak buraya birader! Ben bu muharebede iki şey keşfettim ki, bunlardan biri askerlik tarihinde şimdiye kadar formüle edilmemiştir.  O da şudur: Daha iyi hamle etmek için iğreti çekilmeler yaptırdığım bir sırada, sırt vere vere Ankara kıyılarına gerilediğimizi göz önünde tutarak: 'Bu hat da elden giderse, hangi hattı müdafaa edeceğiz' diye benden teessürle soran bir değerli kumandana, Yusuf İzzet Paşa'ya: 'Vatanı korumakta hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır.  Bu satıh bir baştan bir başa vatanın bütün yüzüdür. Vatanın bu sathı en son kayasına kadar düşmanla boğuşularak müdafaa edilecektir' cevabını verdim ve bu formülü bir günlük emir ile bütün orduya tebliğ ettim. İşte bu, ilk benim keşfim, benim buluşum, benim harp tarihine bir ilâvemdir' dedim. İkincisi de, Bana, Sakarya'da doğan şu düşüncedir: Hiçbir zafer gaye değildir. Zafer ancak kendisinden daha büyük olan bir gayeyi elde etmek için gerekir en belli başlı vasıtadır. Gaye, fikirdir.  Zafer, bir fikrin istihsaline hizmet nispetinde kıymet ifade eder. Bir fikrin istihsaline dayanmayan bir zafer payidar olamaz. O, boş bir gayrettir. Her büyük meydan muharebesinden, her büyük zaferin kazanılmasından sonra yeni bir âlem doğmalıdır. Yoksa, başlı başına zafer, boşa gitmiş bir gayret olur' diye anlatmada bulundum!' 
O defterde yazılı, galiba, üçüncü bir nokta daha vardı ki, neydi şimdi pek hatırlayamıyorum. O defter hâlâ arşivlerinde duruyorsa, senin önem vermiş olduğun bir nokta daha bulunmuş olacaktır.  Burada benim anlatmak istediğim, kayıtsız, hesapsız, notsuz hareket eden biri olmadığının bilinmesidir. Defterlerinden, yurdumuz, milletimiz için, görüş, anlayış tarzın için daha kim bilir ne yararlı düşünceler çıkacaktır! Sen değil mi idin ki, kitapta okuduğun, şu Napolyon'a sormuşlar: 'Programınız nedir?' O da cevap vermiş ki: 'Ben yürürüm, program benim hareketimden çıkar' sözüne;  'Evet amma, o türlü giden, sonunda başını sert Sent Helen kayalarına çarpar' düşüncesini ilâve ettin. Hızın ne kadar keskinse, ölçün de o kadar kesindi. Yürüyüşün bile düşünüşe benzerdi. Tetikte, tartılı… 'Söyleyeceğiniz her cümleden sonra, yeni bir cümleye daha başlamadan bir an bile dudağınızı birbirine kavuşturup, ağzınızı kapalı tutun. Bir anlık susuş sırasında zihninize gelecek tedbirlerin çokluğunu tasavvur edemezsiniz' diye bizlere söylerdin.   Ve 'Her gün, sabah, akşam, gece, ne zaman sırasına getirebilirseniz, bir çeyrek, yarım saat, ne kadar vakit ayırabilirseniz, kendi içinize çekilin; o gün yaptığınız işi gözünüzün önünden ve düşüncenizin tartısından bir defa geçirin. Şuurunuzdan alacağınız cevapların ne kadar faydalı olacağını tasavvur edemezsiniz' derdin.”
Ruşef Eşref, Atatürk hakkındaki hissiyatını böyle anlatıyor ki, devlet adamlarına nasihat gibidir! Bu arada, Ruşen Eşref'in üzerinde durduğu, Atatürk'ün bazı özel not defterlerinin hiç 'bulunamadığını' Yakup Kadri'nin de dile getirdiğini hatırlatalım!
 Kavaklıdere'deki bu karşılaşmayı 19 Mayıs günü, TRT NAĞME'de de anlattılar. Atatürk, Kavaklıdere'de karşılaştığı genç gazetecilerle kısa bir süre sohbet eder ve birlikte Köşk'e çıkarlar. 
Sanki, milletin kaderinde bir dönüm noktası olan o büyük zaferi kazanan insan o değilmiş gibidir! 
Akşam yemeğini birlikte yerler. Sonra, Fikriye Hanım piyanonun başına geçer. Ellerini piyanonun tuşları üzerinde bir müddet gezdirir ve İsmail Dede Efendi'nin Rast Yörük Semaisinde karar kılar: 
“Yüzündür cihanı münevver eden.
  Fedadır yoluna bu can-u bu ten.
  Senin için yandığım nedendir neden?
  Senden midir? Benden midir bilmem neden?”
 Ne güzel bir seçim.  Böyle bir seçimi ancak,  Atatürk'e âşık olan bir kadın yapabilirdi! Ve aferin TRT'ye, Atatürk'ü, böyle güzel, böyle anlamlı bir hatırayla andığı için!  19 Mayıs 1919'un üzerinden tam 101 yıl geçti. Korona Virüs nedeniyle geniş katılımlı kutlamalar yapılamadı. Fakat, bize göre asıl önemli olan, görkemli kutlamalardan ziyade, Atatürk'ü anlamaktır! Ne yazık ki, Atatürk, kendi partisi tarafından bile anlaşılamamıştır. Atatürk'ten sonrasını nesnel bir gözle araştırdığımızda herkesin göreceği budur. Düşününüz ki, 6 OK, 27 Mayıs'ın, sözde Devrimci anayasasına bile konulmamıştır!
Eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın 6 OK konusundaki düşüncelerini de hatırlatmak isteriz.  2001 yılında, bazı ünlü işadamları tarafından düzenlenen bir yemeğe katılan CHP Genel Başkanı sayın Deniz Baykal'a, bir iş adamının, “Çok güzel şeyler söylüyorsunuz ama ah şu ALTI OK olmasa” mealinde sözler söylemesi üzerine, Baykal cevap olarak, iş çevrelerinin 'yüreklerine su serpen' şu konuşmayı yapacaktır:  “Buna takılıp kalmayın; o 6 OK bizim aile fotoğrafımız. Odamızın en saygın yerinde asılı, ona dokunmayız.  Ama o ilkeleri bugünün çağdaş anlayışına göre yorumluyoruz!” 
 CHP Genel Başkanına göre, Atatürk ilkelerini günümüzün çağdaş anlayışı ile kaynaştıracak olan hedefler şunlardır: “Avrupa Birliği'ne girmek, Pazar Ekonomisine sahip çıkmak, ihracatın önündeki engelleri kaldırmak, girişimcinin önünü açmak, yatırımları kolaylaştırmak, yabancı sermayeyi ülkeye çekmek”  (Tufan Türenç, Hürriyet, 28.12.2001)!
    Hindistan bağımsızlığının sembol ismi Mahatma Gandi'nin, sözleriyle bitirelim: 
“Mustafa Kemal İngilizleri yenene kadar ben Tanrıyı İngiliz zannederdim!”
“Biz, Türkiye Cumhuriyeti'ni dünyanın en güçlü devletlerini dize getiren bir büyük devlet olarak tanıdık. Türk Milleti'nin emperyalistlere karşı verdiği mücadeleden ilham da aldık. Fakat, Atatürk öldükten sonra Türkiye, küçük bir Balkan devleti derekesine düştü!”
Ne yazık ki, 2020 yılındaki 'Manzara-i Umumiyemiz'de pek farklı değil! Fakat bu durumu düzeltmek elimizdedir. Çare, Atatürk için ağıtlar yakmayı bırakarak, Atatürk'ü, O'nun 6 OK'unu kılavuz edinmektir. 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


SON DAKİKA HABERLER

yukarı çık