• 22 Mart 2020, Pazar 15:43
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

SAİD HALİM PAŞA'YA GÖRE DAMAT FERİD VE VAHDEDDİN !

Said Halim Paşa hatıralarında, harbin neticesiyle ilgili  olarak şu değerlendirmeyi yapıyor:   “I. Dünya Harbi bittiğinde, Türkiye herkes tarafında suçlanmakta ve mağluplar kadar, galiplerin de yıkımıyla sona eren bu devasa savaşa katılan milletlerin en büyük suçlusu olarak görülmektedir. Savaş sonrasında harbe katılmış olan milletler dünya kamuoyu önünde, kendilerini temize çıkarmanın yollarını aramakta iken, 20 Ekim 1918'den sonra, Sadrazam Damat Ferid Paşa'nın Hükümeti, kendi ülkesinin suçluluğunu ilân etmekte; ittihatçıları suçlayarak, İtilâf Devletlerini yumuşatacağını zannetmekteydi! Ferid Paşa'nın Paris'teki Yüksek Şura'da nasıl bir sonuç elde ettiğini biliyoruz. Mösyö Clemenceau (Fransa Başbakanı) bu zayıf hafızalı sadrazamın delillerine fazla itibar etmeden, ileri sürdüğü bahanelerin manasızlık ve değersizliğini izah ederek, yalan ve iftiranın her daim aşağılanma ve küçümsenmeyi hak ettiğini kendisine hatırlattı! Daha sonra, Sevres Antlaşması'nın Ferid Paşa'ya, kendi milletine haksızlık etmek, siyasî hasımlarını her türlü hayâlî cürümlerle suçlayıp, aşağılık ve utanç verici bir şekilde hoş görünme yollarını aramak ve böylece de, galiplerin Türkiye'ye karşı olan ihtiraslarını yatıştıracağını ve hafifleteceğini sanmakla ne kadar yanılmış olduğunu ispat etmeye geldi. İktidara gelir gelmez, Ferid Paşa'nın ilk işi, sonunda bunalıp, bir sürü aşağılayıcı suçlamalara maruz kaldıkları, Kanun-u Esasî'nin öngördüğü üzere, Yüce Divan'ca yargılanmaları sabırsızlıkla beklenen ve savaştan sorumlu tutulan İttihatçı hükümetlerin üyelerinin tamamını tutuklatmak oldu. Fakat gerçeğin aydınlanmasını ve ortaya çıkarılmasını Yüce Divan'a bırakmak Ferid Paşa'nın işine gelmedi ve siyasî hasımlarını Askerî Mahkemeye sevk etmeye karar verdi! Fakat halkın galeyana gelmesinden ürkerek, İstanbul'da bulunmalarını kendisi için bir tehdit olarak gören Damat Ferid Paşa, İngilizleri ikna ederek, İttihatçı kadroyu Malta'ya sürdü. Sakarya Zaferi'ne kadar kalan sürgünler, dayanılmaz muamelelere maruz kaldılar. İstanbul'daki düşman kuvvetlerinden aldığı güvenle Ferid Paşa, Yunanlıların İzmir'i dahi işgal etmelerine yardımcı olmaya, Sevres Anlaşması'nın eşi görülmemiş derecedeki adaletsiz ve zalim şartlarının uygulanmasını istemek ve bunları memlekete zorla kabul ettirmek hainliğine kadar sürüklendi. Ancak, Ferid Paşa ile hükümetin dayanağı ve koruyucusu durumundaki yabancı güç ne kadar güçlü olursa olsun, Türk  Milleti'nin bunlara karşı ayaklanmasını önleyemedi.  Kardeşi kardeşe kırdırmak suçunu işleyen bu hükümet Türk Milletiyle savaşmak üzere bir silâhlı kuvvet oluşturarak, Milleti, Sevres Antlaşması'nın iğrenç ve utanç verici şartlarına katlanmaya, en aşağılık bir esarete boyun eğmeye zorlayarak yok etmenin yollarını da aradı (Bizim notumuz: Anadolu'daki Millî Hareketi yok etmek  amacıyla, Ahmet Anzavur komutasında kurulan Kuvay-ı İnzibatiye ordusu ve Anadolu'nun dört bir yanında çıkarılan isyanları kast ediyor). Payitahtın hâlet-i ruhiyesi aylar sonra, Sultan'ın Sevres Antlaşması'nın imzalanmasına karar vermesi için toplantıya çağırdığı Şura-yı  Saltanat'ta ortaya çıktı. Türkiye'nin bu sözüm ona temsilcilerinden sadece biri, Topçu Feriki Ali Rıza Paşa karşı çıkma cesaretini gösterdi. Türkiye'yi şu veya bu şekilde idam etmesi için cellâda teslim etmekle görevlendirilmiş olan Bâb-ı Âli, düşmanın aleti olmuştu!  Kemalist  hareketin şan ve şerefle zafer kazandığı şu günlerde (Sakarya Zaferi'ni kast ediyor) bile, sırf eleştiri yapmış olmak için hâlâ bir şeyler söyleyen Türkler ya da başka kişiler vardır. Bunların büyük bir bölümü de, ülkelerinin köleleştirilmesinden çıkar sağlamayı kendilerine iş edinmiş sefillerden ibarettir. Hiç kuşkusuz ortada bir çürümüşlük vardır. Sultan ve Bâb-ı Âli'nin, İtilâf Devletleri'nin, imparatorluğun nihaî kaderiyle ilgili kararlarını ağırlaştırmak ve keyfî davranışlarını daha da arttırmak için cesaret aldığı bu siyasete karşı koyan ve etkili uygulamalarıyla, Anadolu'da teşkilâtlanmış olan bu kutsal direnişi var gücüyle ve olabildiğince desteklemesi gerekiyordu. İtilâf'ın Türkiye'ye karşı harekete geçirdiği adaletsizlik ruhu ile nefretin sınırları hiçbir şekilde aşılamadı. Düşman ancak dayanıklılık ve kesin kararlılık ile geri çekilmeye zorlanabilirdi. İstanbul, kendini beğenmişliği ve durumu kavrayamaması yüzünden 'buna vatanseverlikten yoksunluğu da ekleyelim', milliyetçi hareketle mücadeleye girişti ve Ankara Hükümeti'nin parlak başarılarına rağmen, gizlice de olsa bu mücadeleyi   sürdürdü.”
Said Halim Paşa hatıralarında Vahdeddin için,  “Savaşın ve mağlubiyetin getirdiği tüm felâketlerin kaynağı olup, ülkesine en büyük iyiliği yapabilecekken, en büyük kötülüğü yapmıştır” demektedir!  
Said Halim Paşa, Harbi kazanan İtilâf Devletlerinin şu anlayışta olduklarını belirtiyor: “İtilâf Devletleri, aslında, 1916-1917 yıllarındaki gizli antlaşmalarını uygulamayı düşünüyorlardı. Ancak bunları, Türkiye'nin boyun eğmeğe razı olduğunu göstermesi hâlinde uygulayacakları hususunda mutabık kalmışlardı!” 
Said Halim Paşa'nın verdiği şu örnek,  Vahdeddin'in teslimiyetçi politikasının nelere mâl olduğunu anlamamız bakımından önemlidir: “Bir Fransız savaş gemisi Mersin'e gönderildi. Geminin komutanı iki subay ve üç tayfasını silâhsız şekilde, öncü olarak karaya çıkardı. Yetkililer telâşlanıp, oradaki küçük Türk müfrezesine şehri terk etmek emri vererek, ordugâhı boşalttılar.  Bunun üzerine  hemen Fransızlar geldiler. Üç gün sonra dört Fransız gemisi Mersin koyuna girdi. Toplar atıldı ve Kilikya işgal edildi!” 
Said Halim Paşa'nın Vahdeddin hakkındaki şu değerlendirmesi de, günümüzde, Vahdeddin'i bir kahraman mertebesine çıkaranlar tarafından özellikle okunmalıdır: “Alçakça ve saçma sapan şahsî hesaplara boyun eğip, gizlice İngiltere'yle anlaşmış ve Osmanlıcılığın en azılı düşmanı ve Türk aleyhtarı ittifakın önderi olmuştur. Mutlak iktidar hırsıyla gözleri dönmüş ve vezinsiz beyinde, zulüm illeti şeklini almış, itimatsızlıktan doğan şahsiyet zaaflarına maruz kalmış, Osman'ın tahtının hâlihazırdaki aşağılık sahibi, kendini Millî Teşkilâtın en azılı rakibi olarak görmekteydi. Hakikatte ise, (Millî) Teşkilât'ın İtilâf Kuvvetleri'ne gösterdiği tepki, Sultan'ın despotluk temayülleri aleyhinde zuhur eden bir karşıtlıkla beraber kendini göstermekteydi.  Fakat bununla o sadece, Sultan'ın otoritesini anayasa sınırları içerisinde tutmaya çalışmaktaydı.  Bu zavallı şahıs, memleketinin haklarını müdafaa eden bir önder vazifesini üstlenebilecek zihin yapısına sahip değildi. Onu, neticesinde memleketiyle alâkalı olarak, daha samimi ve cömert hislerle, İtilâf Kuvvetleri'nden ayrılmayı öngören bir harekete teşebbüs etmeden evvel, ümitlerini bir süreliğine boyun eğme politikasına ve sabra dayandırma hatasına düştüğü için kısmen mazur görebiliriz. Ancak, İzmir'de vuku bulan menfur cinayet, halkı ayağa kaldıran, kendisinin de o zamana kadar sığınmış olduğu 'sabırla kabul tavrı', bu ümitlerin boş olduğunun  açık bir işareti değil miydi? Eğer bu vakadan sonra, İstanbul'u terk edip, Anadolu'da yeni filizlenmekte olan Millî Mücadele'nin başına geçmiş olsaydı, bütün Türk halkını parti ve renk ayrımı yapmadan birleştiren bir sembol hâline gelerek, bütün millet nezdinde  aynı derecede kabul  görürdü ve belki de, İtilâf Kuvvetleri'nin düşmanca müdahalelerine mani olabilirdi. Hâlbuki, Vahdeddin, bütün varlığıyla, itilâf Kuvvetleri'yle savaşmayı göze almış tek teşebbüs olan  Millî Teşkilâtı destekleyip, onun muvaffakiyetinden gururlanmak yerine, bütün gücünü onu ortadan kaldırmaya harcamaktaydı. Dahası, Müslüman tebaayı kışkırtıp, ayaklandırarak, hâlihazırda dışarıdaki düşmanla olan savaşında çokça kan kaybetmiş halkını bir iç savaşa teşvik etmekte tereddüt etmemekteydi!”
İzmir'in işgaline rağmen,  Anadolu'daki Millî Hareketin başına geçmeyi düşünmeyen Vahdeddin, 16 Mart 1920'de, İstanbul işgal edildikten sonra bile Anadolu'ya geçmeyi düşünmemiştir. Hâlbuki, bunu yapabilmiş olsaydı, İtilâf Devletlerinin oldukça zorlanacakları ve barış şartlarını yumuşatmayı düşünecekleri muhakkaktı. Vahdeddin Anadolu'ya geçmiş olsaydı, İngiltere'nin, sömürgelerindeki Müslüman halkları zapt etmesinin pek kolay olmayacağı da açıktı. Nitekim, İngiltere'nin Hindistan Genel Valisi'nin Londra'ya gönderdiği bir telgrafla, İstanbul'un işgaline son verilmesini istediğini hatırlatalım! Bu değerlendirmeler ortadayken,  hâlâ daha, Atatürk'ü, Vahdeddin, 'Git ülkeyi kurtar diye Anadolu'ya gönderdi' diyenler için ne diyebiliriz? Ya,  İstanbul'daki Vahdeddin Köşkü'nün, çok matahmış gibi, restore edilerek Yüce Makamın hizmetine tahsis edilmesine ne buyrulur?


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık