• 28 Mayıs 2012, Pazartesi 9:18
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

OSMAN ULAGAY'IN İTİRAFI!
Osman Ulagay, “AKP Gerçeği ve Laik Darbe Fiyaskosu” isimli kitabında, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin 3 dönem seçim kazanmasının ardındaki gerçekleri irdelemiş. Yer yer önemli tespitleri de var fakat kendi kimliği hakkında verdiği bir bilgi, daha doğrusu bir itiraf  var ki, asıl bunun üzerinde kitaplar yazılması gerekir çünkü bugün karşımızda mesele olarak duran hemen her şeyin temelinde yatan aslında budur.  “İlkokuldan sonra yabancı dilde eğitim yapan okullarda okudum.  Doğu ve İslâm kültüründen çok Batı kültürünün ve değerler sisteminin etkisi altında kaldım. Batı'nın sanatına, müziğine, edebiyatına, yaşam tarzına yakın oldum. Din faktörü hayatımın hiçbir döneminde belirleyici olmadı.  Lâik düzenin yara aldığı bir Türkiye'de nefes almam bile zor”(Age. s. 90)!
Evet,  Tanzimat'tan beri bizim temel meselemiz aydınlarımızın bu milletin değerlerine yabancılaşmasıdır! Yakup Kadri bunu edebiyatımızın bir klâsiği hâline gelen  “Yaban” romanında ne güzel anlatır: “Bunun sebebi, Türk aydını gene sensin! Bu viran ülke ve yoksul insan kitlesi için ne yaptın?  Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfûz edemedin.  Bir kafası vardı; aydınlatamadın… Sana ıstırap veren bu şey, senin kendi eserindir, senin kendi eserin” (Yaban, s. 130).
Aydınlarımızın Batı kültürüne teslim olmaları onları bu milletin değerlerinden uzaklaştırmış; hattâ bu değerleri, 'medenî' bir toplum olmamızın önündeki en büyük engel olarak görmelerine ve bir türlü bu milletle aynı frekansı tutturamamalarına sebep olmuştur. Robert Kolej'de okuyan Müfide Ferit Tek yıllar önce ecnebî okulları için şu tespiti yapmıştır: “Gerçekte buraya Türk giremez demek doğru değildir. Türk girer, fakat Türk çıkamaz!”
İşte buralarda devşirilen aydınlar, bu ülkenin karşı karşıya bulunduğu hayatî meselelere millî çözümler üretememekte, 'çözüm' diye milletin önüne koydukları 'evrensel reçeteler' de Batı hâkimiyetinin sürmesine yardımcı olmaktadır.
Sayın Ulagay'ın AKP'ye karşı etkili bir muhalefet oluşturabilmek için yaptığı önerilerden birisi şudur: “21. yüzyılda ancak küresel süreçlere uyum sağlayarak bir yere gelinebileceğini kabul etmemiz ve küresel başarılara odaklanmamız gerekiyor” (S.20)!
Küresel süreçlere uyum sağlamak! Peki, bu küresel süreçleri kimler, kimin çıkarlarına göre belirliyor diye sormayacak mıyız? Aklımıza 2001 krizi sonrasında, eski Hazine Müsteşarlarından sayın Mahfi Eğilmez'in, bir tv kanalında söyledikleri geliyor. Sayın Mahfi Eğilmez, dış borçlarımızın ve cari açığımızın olağanüstü miktarlara çıkmasını değerlendirirken, 'Arjantin'in IMF programını iptal edip, borçlarını yeni bir ödeme plânına bağlayarak durumunu düzelttiğini, hattâ Arjantin ekonomisinin cari fazla verdiğini ifade ettikten sonra', 2001 krizini kastederek “Acaba o zaman biz de borçlarımızı ödemese miydik?” demişti. Yine, Hürriyet gazetesi'nin ekonomi yazarı ve eski Merkez Bankası Başkan Yardımcılarından Ercan Kumcu'nun, IMF'ye körü körüne bağlılığımızı eleştirdiği şu değerlendirmesini hatırlıyoruz: “IMF'nin sözünden çıkmamak için paramızın yüzde yüz değer kaybetmesine seyirci kaldık. Bu kadar yanlış bilgisizlikle ya da cahillikle yapılamaz.  Olsa olsa işin içinde bir kasıt olması gerekir. IMF bizi tehdit ediyor. 'Döviz satarsanız ilişkileri keseriz' diyorlar. Kasım krizinde de 'Likidite verirseniz ilişkileri keseriz' diyorlardı. Söylediklerini yaptık, bu hâle geldik. Bile bile aldatıldık. Sonuçta likidite de verdik, döviz de sattık. Her şeyi geç yaptığımızdan içine düştüğümüz sefaletten kurtulamadık. Türkiye ekonomisi IMF'ye rağmen düzlüğe çıkabilir. Kısa vadede kurtuluşumuz IMF'nin dediklerini yapmakta değil, bildiklerimizi uygulamaktadır” (Hürriyet, 04.04.2001)!
Sayın Ulagay bunca acı tecrübeye rağmen,  'Küresel süreçlere uyum sağlayarak bir yere gelinebileceğini kabul etmemiz gerektiği' üzerinde duruyor. İyi de bugüne kadar yaşadığımız krizlerin sebebi bu değil mi? Ve AKP iktidarı bu millete bu kriz süreçlerinin bir armağanı değil mi?
Kitabın 52. sayfasında 'Ulusalcılık Rantı' başlığı altında şu tuhaf değerlendirme yer almış: “Küreselleşmenin ulusal devletin belirleyici olduğu alanı sınırlayıcı etkisi pek çok ülkede tepki doğuruyor, küreselleşmeye karşı ulusalcılığı savunmak prim yapıyor. Türkiye gibi, küreselleşmenin etkilerini, yaşamakta oldukları toplumsal dönüşümünün etkileriyle birlikte hissetmekte olan ülkelerde, daha önce ülkeyi yönetme ayrıcalığını elinde bulundurmuş olan seçkinler bu ulusalcı tepkinin başını çekiyor.  Bu ortamda Türkiye'yi iç ve dış düşmanlarla kuşatılmış, işgale uğramış bir ülke olarak gösterip buna karşı mücadelenin bayraktarlığını yapanların bundan ciddî bir rant elde ettikleri görülüyor.  Bu kişilerin kitapları, satış rekorları kırıyor, görüşlerine değer veriliyor, muhalefetin yıldızları olarak parlama şansları artıyor. Bunların karşısında ise küreselleşmenin yarattığı fırsatlardan da yararlanarak yükselen ve giderek ülkenin yönetiminde söz sahibi hâline gelenler yer alıyor.  Bu kesimde yer alanların ülke dışından gelen sermayeye, teknolojiye hatta fikirlere düşmanca yaklaşmadığını, küresel oyunun yarattığı olanakları da kullanarak ekonomik büyümeyi ve toplumsal refahı artırmaya odaklandığını görüyoruz. Onlara göre Türkiye'nin güçlenmesi küreselleşmeyi reddetmekten ya da yabancı düşmanlığı yapmaktan geçmiyor.  Tam tersine küresel sistemle bütünleşerek gelişmeyi, Avrupa Birliği (AB) ile tam üyeliğe yönelmeyi, Türkiye'yi bir 'yumuşak güç' olarak da öne çıkarmayı gerektiriyor (s. 52)!
Vah ki vah! Hâlâ daha, çökmekte olan Avrupa Birliği'ne yönelmemiz savunuluyor!  Yabancı okullarda kazandırılan 'feraset' işte budur! Küreselleşme rüzgârına kapılarak, ekonominin uluslararası tekellerin insafına terk edilmesine karşı Millî Ekonomiyi savunan ulusalcıların bunu rant elde etmek için yaptıkları iddia ediliyor! Allah aşkına biraz insaf! Silivri cezaevinde rant mı dağıtılıyor?
 Bir ilginç tespit de şudur:: “Batı'dan Türkiye'ye bakanlar, yalnızca AKP'yi ve ona destek verenleri modernleşme, gelişme ve demokratikleşme yanlısı olarak görüyor. Lâiklik konusunda duyarlı olan herkesi ise aynı sepete koyarak çağdışı, tutucu, baskıcı, otoriter ve askerî müdahale yanlısı sayıyor Batılılar.  Gerçeği çarpıtan ve haklı olarak tepki çeken bir tablo ortaya çıkıyor. Batı kaynaklı bu tür yüzeysel değerlendirmeler, Batı'nın aslında Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı olduğunu ve Türkiye'de farklı bir rejim, örneğin “Ilımlı İslâm” rejimi kurmak istediğini iddia edenlere yeni malzeme sağlamış oluyor” (S.54).
 Ilımlı İslâm zaten ABD'nin ve Batı'nın bir projesi değil mi?
Yine Uİagay'a göre Ulusalcılar şu saplantılara sahipmiş: “Batı Türkiye'ye düşman/bizi bölecek/Kürt devleti kuracak. Ilımlı İslâm modeli lâik cumhuriyetin yerini alacak!”
Sayın Ulagay yine yanılıyor çünkü bu iki madde de ulusalcıların ve milliyetçilerin bir saplantısı değil, gerçeğin ta kendisidir. Fakat bunu anlayabilmek için bu milletin değerlerinden beslenmek gerekiyor.
Şu gözlemi ise yerindedir: “Burada yeni elit'in yanı sıra “yeni orta sınıf” ya da  “Yeni Mülklü Sınıf” tan söz etmek gerekli herhâlde.  Din bu bağlamda da yerine oturuyor, yeni mülklü sınıfın kendi düzenini mülksüz kesime, emekçi kesime kabul ettirmesinin önemli unsuru olabiliyor.  Bu lâik burjuvazinin yoksunluğunu çektiği bir unsur belki de!”
Bu tespiti 'belki' değil, yüz de yüz doğrudur. Bu milletin aydınları ve burjuvazisi milletin dinî değerlerine bu kadar Fransız olmasalardı, bir Kur'an meal-tefsirini okumuş olsalardı, bu ülkede din rantçıları dini bu kadar rahat istismar edebilirler miydi?

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık