• 27 Mayıs 2013, Pazartesi 8:58
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

ORTA DOĞU 'BATAKLIĞI'NIN MÜSEBBİBİ BİZİZ!
 Zülfü Livaneli, CHP milletvekili olduğu dönemde, bir yazısında  şöyle bir değerlendirme yapmıştı: “Atatürk dünya koşulları içinde gidecek hiçbir yeri olmadığını gördü; yeni devleti Orta Doğu’ya ve Arap âlemine kapatarak, kapılarını sonuna kadar Batı’ya açtı. Mustafa Kemal’in ağzından savaş sırasında ve sonrasında Avrupa aleyhine tek söz duydunuz mu?” Zülfü Livaneli ‘Atatürk’ün Partisi’nden milletvekili olmuş ama,  Atatürk’ü hiç tanımıyor; komşu ülkelerle dostluğun Atatürk’ün dış politikasının birinci önceliği olduğunu bilmiyor! Zaman zaman dile getirdiğimiz gibi, Atatürk’ün çabalarıyla 1937 yılında kurulan Sâdâbat Paktı, Türkiye’nin Orta Doğu’ya verdiği önemin somut bir göstergesidir. İran Şahı, Paktın imzalanmasından sonra, Atatürk’e bir telgraf çekerek, “İmzacı devletlerin, Atatürk’ün emperyalistlere karşı açtığı mücadele sayesinde var olduklarını ve bu sonucu ona ve Türk Milletine borçlu olduklarını” bildirmişti (Doğan Avcıoğlu, “Millî Kurtuluş Tarihi”,  s. 1469).
Atatürk’ün, evliliğini bir telgrafla kutlayan Sovyet Rusya Büyükelçisi Aralov’a verdiği şu muhteşem cevaba bakar mısınız: “Gösterdiğiniz hissiyat ve tebrikattan dolayı bilhassa teşekkür ederim.  Ben, en büyük ve hakiki saadeti, mazlûmlar âleminin kurtuluş gününde idrak edeceğime kaniim.  Hak ve adaletin âşığı ve savunucusu olan milletlerin müşterek mesaisiyle bu kurtuluş günlerini mutlaka idrak edeceğimize kati emniyetim vardır” (Turgut Özakman, “Cumhuriyet” s. 397).
‘Batıcı’ denilen Atatürk’ün ideali işte budur! Ne var ki, Zülfü Livaneli gibi düşünenlerin sayısı az değil. Batı hayranı olarak yetişen aydınlarımızın birçoğunun Orta Doğu’ya bakışına, emperyalizmin menfaatine uygun bir şekilde “Ne Şam’ın şekeri ne Arap’ın yüzü” anlayışı hâkimdir. Hâlbuki, emperyalist devletlerin vesayetinden kurtulabilmemiz, komşu ülkelerle ‘kendi irademiz dahilinde’ geliştireceğimiz sıkı işbirliğine bağlıdır ve ‘dostumuz’ Amerika’nın bundan hiç hoşnut olmayacağı ve hattâ buna karşı çıkacağı muhakkaktır. Nitekim, ABD Büyükelçisi Commer, 1969’da Amerika’ya gönderdiği bir raporda, Türkiye’deki etkili bir siyasal azınlığın, ülkenin dünyadaki rolünü ve ABD ile ittifaklar yelpazesini tekrar tekrar gözden geçirdiğini; bu gruplarda gelişen “Türkiye’nin çıkarları, Rusya ve Arap Dünyası ile ilişkilerde somut gelişmeler kaydedilmesini gerektiriyor!” anlayışının Amerika için tehlikesine dikkat çekiyor! Bu raporun peşinden gelen 12 Mart Müdahalesi ile Türkiye’nin hizaya sokulduğunu hatırlatalım!
1960’lı yıllarda İstanbul’a Arap ülkelerinden turist akını başlamıştı. En fazla dövizi bıraktıkları hâlde, bunların ne kadar pis insanlar olduklarına dair yazıları, gruplar hâlinde, İstanbul caddelerinde gezen çarşaflı Arap kadınlara ait fotoğrafları, ‘istihza amacıyla’,  birinci sayfalarında yayınlayan gazeteleri hatırlıyoruz! ‘Araplar bizi I. Dünya Harbi’nde arkadan vurdu’ söylemi de tabiî ki sık sık dile getirilirdi; olur a bazıları unutur, Araplara karşı sıcak duygular besleyebilirdi! Bin yıl birlikte yaşadığımız bir millete karşı bu düşmanca duygular herhâlde kendiliğinden oluşmuyordu!
Balkan Paktı ve Sâdâbat Paktı rafa kaldırıldıktan sonra, bilindiği gibi önce İsmet Paşa döneminde Amerika ile 3 adet İkili Antlaşma imzalanmıştır ki, Amerika vesayetinin ilk bağlantılarıdır. Sonrasında ise, Türkiye Marshall yardımları kapsamına alınmış; 1951 yılında  ‘ABD ve İngiltere’nin bölgedeki çıkarları için kullanılabileceğimiz anlaşılınca’   NATO’ya kabulümüz Demokrat Parti ve CHP tarafından âdeta bir millî bayram sevinci ile kutlanmıştı! 1955’de Türkiye, İngiltere, İran, Irak ve Pakistan’ın katılımıyla kurulan BAĞDAT PAKTI ile artık ‘Hür Dünya’nın ayrılmaz bir parçası olmuştuk!  Bu süreç hakkında Haydar Tunçkanat şu değerlendirmeyi yapmış: “Türkiye, emperyalist blokla işbirliğine girerek, mazlûm milletlere sırtını dönerken, Mısır Hükümeti, Türkiye, İngiltere, Fransa ve ABD’nin 13 Ekim 1951 tarihinde kendisine eşit haklarla kurucu üye olabileceği yolunda yapılan bir teklifi reddedecektir” (Haydar Tunçkanat, “İkili Antlaşmaların İçyüzü”, s. 160)!                                                       
ABD’li ünlü işadamı Nelson Rockefeller’in, Başkan Eisenhower’e yazdığı bir mektuptaki şu sözler de, BAĞDAT Paktı’nın emperyalist emellere hizmet ettiğini açıkça ortaya koymaktadır: “Bu pakt, Orta Doğu’nun dört ülkesini bizim çıkarlarımıza uygun düşen tek bir askerî pakt içinde toplamaktadır” (Emin Değer, “Oltadaki Balık Türkiye” s. 340, 343)!
Bandung’taki Bağlantısızlar Konferansı’ndan tarafsızlık inancı güçlenmiş olarak dönen Nâsır, Bağdat Paktı’na girmeyi ve ABD kontrolü koşuluna bağlı Amerikan askerî yardımını, ‘yabancı nüfuzu getiriyor’ gerekçesiyle reddeder.  Nâsır’ı, bu anti komünist Pakt’a katılmaya dâvet eden ABD Dışişleri Bakanı Dulles’le, Nâsır arasında şu çok çarpıcı  diyalog cereyan eder: Nâsır’ın, “Kime karşı bu pakt?” sorusuna Dulles “Rusya’ya karşı” diye cevap verir. Nâsır ise, İngilizlerle mücadelededir ve “İngilizler 70 yıldır topraklarımızda” der (Doğan Avcıoğlu, age.s.1634)!
Cihat Baban, Bağdat Paktı hakkında şu bilgiyi veriyor: “Menderes, o tarihlerde Bağdat Paktı’nın pazarlıkları içindeydi.  Bazı Arap memleketlerini bir türlü pakta girmeye ikna edemiyordu. Menderes ise Ortadoğu’da bu paktın imzalanmasını, İngiltere ve Amerika nezdinde kendi prestijini yükseltme bakımından lüzumlu görüyor, küçük devletler (Suriye, Ürdün, Lübnan) onun ısrarlı talepleri karşısında mukavemet ettikçe sinirleniyor, küçük devletleri pakta girmemeye tahrik eden Mısır’a ve Nâsır’a ateş püskürüyordu. Roma Büyükelçiliğimizdeki bir resepsiyonda, Suriye Büyükelçisi’nin ‘İsrail’e müzaheret gösterildiği iddiası’ üzerine, çok hiddetlenen Menderes diplomatik nezaket kurallarını hiçe sayarak Suriye Büyükelçisine şu sözleri söyler: “Sus! Efendilerine söyle, iki tümenle o Suriye’ye girer, altınızı üstünüze getiririm.  Bak şunlara be! Boylarına bakmadan bir de akıl öğretmeye kalkıyorlar. Ne olmuş İsrail’le münasebetlerimiz olmuşsa? Biz açıktan, doğrudan onlarla münasebet kurmuşuz; siz gizli yapıyorsunuz; bir de bize akıl vermeye kalkıyorsunuz” ( “Politika Galerisi”, s. 169)!
 Gazeteci Lütfü Akdoğan da, 1956 yılındaki bir mülâkatında, Suriye Devlet Başkanı’nın kendisine, ‘Adnan Menderes’in kendilerine Bağdat Paktı’na girmeleri için baskı yaptığını, Fransız mandası altında çok çektiklerini, bu yüzden bir emperyalist devletle ittifaka girmelerinin mümkün olmadığını, Menderes’in kendilerini, Suriye’yi işgal etmekle tehdit ettiğini’ söylediğini belirtmektedir (Ulusal TV, Temmuz 2012).
Atatürk’ten sonraki dış politikamızın serencamı budur. Ne yazık ki, Batı’nın menfaatlerine hizmet eden bu siyaset bugün de sürdürülmektedir! “Aman Orta Doğu bataklığına bulaşmayalım” anlayışı da bu siyasetin tersinden aynısıdır çünkü bu da emperyalizmin emellerine hizmet etmek anlamına gelir. Millî şuûr sahibi aydınlarımızdan beklenen, ‘Türkiye’nin ve bütün kardeş bölge ülkelerinin menfaatlerine olan’, Atatürk’ün Bölge Merkezli işbirliği siyasetini savunmaktır. Bölgenin bir barış ve refah alanı hâline getirilmesinin, emperyalizmin yarattığı ‘Bataklığın’ bir vahaya dönüştürülmesinin yegâne yolu,  bu siyasetin yeniden hayata geçirilmesidir. 
“İyi de, ABD’ye rağmen bu nasıl olacak?” diye soracak gafillere, bir zamanlar bir vilâyetimiz olan Suriye’nin, kurulduğu 1948’den itibaren kendi millî siyasetini sürdürdüğünü; ABD işgalini yaşamış bir Irak’ın bile bizden çok daha dik bir duruş sergilediğini hatırlatırız. Öyle anlaşılıyor ki, bize bağımsızlığın ne demek olduğunu unutturmuşlar!

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık