• 04 Mart 2016, Cuma 11:32
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

NASIL BU HÂLE GELDİK? (4)
 Atatürk, Osmanlı İmparatorluğundan doğan devletlerin dayanışma içine girmeleri gerektiğine inanmaktaydı. Buram buram tarih şuuru kokan şu tespitlerine bakar mısınız: 
“1.İmparatorluğun siyasî bünyesi iflâs etmiş olmakla beraber, vaktiyle hüküm sürdüğü yerlerdeki müşterek ekonomik şartlar ve menfaatler mevcut olmakta devam etmektedir. 
 2. İmparatorluğun enkazı üzerinde kurulmuş bulunan bağımsız devletlerin kaderleri her bakımdan aynıdır. 
3. Buralarda yaşayan, başka ırklara mensup olan milletlerin bile mizaçları, yaşayış tarzları, âdetleri, itiyatları yekdiğerinden hemen hemen farksızdır; dilleri de birbirine karışmıştır.
4. Yüzyıllar boyunca vatandaş olarak yana yana yaşamış olan bu milletler arasında, elbette ki, umumî ve ferdî birçok dostluk bağları vücut bulmuştur ve bazı nahoş olaylara rağmen bu bağlar henüz gevşememiştir. 
5. Coğrafî, siyasî, iktisadî sebeplerle beraber, mevcudiyetlerini her türlü tecavüzlere karşı koruma ihtiyacı, kendilerinin ittifak, hattâ ittihat (birlik) hâlinde yaşamalarını âmirdir. Bu, umumî dünya sulhu için de lüzumludur ve üzerinde soğukkanlılık, şuur ve samimiyetle çalışılırsa pekâla mümkündür de.
6. Binaenaleyh,  bu milletler, düşürüldükleri gaflet çukurundan bir an evvel kurtulmaya çalışmalı, aralarında mevcut olup, bazı emperyalist devletler tarafından mütemadiyen körüklenmekte bulunan arazî kavgaları ile diğer anlaşmazlıkları ortadan kaldırmalı, müsavi şartlarda -az zamanda konfederasyonlara doğru gidecek olan- kuvvetli- bir 'Birlikler Manzumesi' kurmalı. Bu gaye için diğer komşu milletlerle de anlaşmak çarelerini aramalıydılar. Ancak bu yoldan, hep beraber, güvenlik ve huzur içinde yaşamalarını sağlayabilirlerdi” (Hasan Rıza Soyak, “Atatürk'ten Hatıralar”, s. 500).
Soyak, daha sonra, bize şu bilgileri veriyor: “Atatürk, vakit geçirmeksizin, gerek resmî, gerek hususî her temas ve fırsattan faydalanarak, çevremizdeki devletlere bu gerçeklerle, apaçık zaruretleri anlatmak için harekete geçmiştir. Dünkü gafil düşmanlarımız Yunanlılara bile –hem de kahraman Anadolu'nun bağrında açtıkları derin yaralar henüz kapanmamış iken- dostluk elini uzatmaktan çekinmemiştir!”
Nitekim, Atatürk'ün bu samimî çabaları 1934 yılında, Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında imzalanan Balkan Paktı ile sonuçlanacaktır. Bu Pakt'a daha sonra Bulgaristan ve Arnavutluk da katılacaktır. Balkan Paktı'nı takiben Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında 8 Temmuz 1937'de Sadabat Paktı imzalanacaktır. 
Bugün, bunları yazmak bile insana hüzün veriyor. Çünkü, Atatürk'ün ölümünden sonra, ekseninde Türkiye'nin bulunduğu bu Bölge Merkezli siyaset terk edilecek ve Türkiye, emperyalist Batı'nın vesayetine sokulacaktır. Atatürk sonrası için Hindistan bağımsızlığının sembol ismi Mahatma Gandi'nin yaptığı şu tespit çok anlamlıdır: “Biz, Türkiye Cumhuriyeti'ni dünyanın en güçlü devletlerini dize getiren bir büyük devlet olarak tanıdık. Türk Milleti'nin emperyalistlere karşı verdiği mücadeleden ilham da aldık. Fakat, Atatürk öldükten sonra Türkiye, küçük bir Balkan devleti derekesine düştü!” 
Suriye ile ilişkilerimize gelecek olursak: İngiltere ve Fransa gibi mandater devletlerin sinsi çabalarıyla, Arap devletlerinde bir Türk düşmanlığı başlar. Hatay sancağının Suriye'ye bırakılmamış olması, Suriyeli aydınlar arasında bu düşmanlığa yol açan sebeplerden biridir. Fakat, Suriyeli aydınlar arasında, emperyalizmi tanıyan,  sağduyulu olanların sayısı da az değildir. Hasan Rıza Soyak, bu aydınlardan biri olan, Suriyeli Mehmet Abdüsselâm'ın, Cumhuriyet gazetesinde 29 Kasım 1936'da çıkan bir mektubuna yer vermiş. Mektup özetle şöyle: “Hatay meselesini münakaşa edecek değilim. Yalnız bu münasebetle, Türk basınının biz Suriyelilere karşı daha dünkü kardeşliği unutmayan şefkatli bir lisan kullanmasından dolayı, kalbimin derinliklerinden kaynayıp gelen şükranlarımızı arz etmeye müsaadenizi rica edeceğim. Suriye'ye güya istiklâl vermek için aylarca Paris'te cereyan etmiş olan müzakerelerden çıkan sekamet (dert, illet); yalnız Hatay meselesinden dolayı, gerek Hatay Türklerini ve gerek Türkiye Türklerini şiddetle alâkadar eden; Suriye'yi, Türkiye'nin karşısında, sanki bir düşman gibi dikmek isteyen bu fena hareket, sözüm ona Suriye istiklâli namına yaşanıyor! Hangi Suriye istiklâli? Suriyeli olan ne varsa elimizden alınıp, onun yerine bize Suriyeli olmayan bir Türk kıtası peşkeş çekilmek isteniyor! Hayır! Biz Türk düşmanlığı istemiyoruz. Hayır! Biz Türk toprağı istemiyoruz!”
Fransa, Suriye'yi denize bağlayan Arap Beyrut'u Suriye'den ayırıp, Türk Hatay'ı Suriyelilere vererek, ezelî bir Türkiye-Suriye düşmanlığı yaratmaya çalışıyordu! Nitekim, Suriye'den ayrı,  bağımsız bir Lübnan devleti kurulmasının bölgede sebep olduğu sorunlar bugün de devam etmektedir. Emperyalist devletler, yaşadığımız bu coğrafyanın barış ve huzur içinde olmasını isterler mi? Acı olan, Atatürk'ten sonra iş başına gelen bütün iktidarların, Atatürk'ün millî siyasetini bir kenara iterek, Batı ile işbirliğini tercih etmeleri ve böylelikle, Batı'nın bölgemizdeki; ülkemizi de nasıl vurduğuna şahit olduğumuz  kaos siyasetine yardımcı olmalarıdır! 
Bu, Atatürkçü düşünceye ihanettir. Atatürk 1937 yılı Aralık ayında, kendisini Çankaya Köşkü'nde ziyaret eden, o tarihte Fransa'nın Manda yönetimi altında bulunan Suriye Başbakanı Cemil Mardam'a, “Ben önce Anadolu'yu kurtarmak zorundaydım. Ama şimdi artık din kardeşlerimize yardım edecek duruma geldik. İcap ederse Fransızlardan kurtulmanız için ordumuzla yardımınıza geliriz” diyerek, Suriye'ye her türlü yardıma hazır olduğunu belirtmişti!
Atatürk'ün, bölgeden uzak durmamızı öğütleyen bir anlayışı kesinlikle söz konusu değildir! Atatürk, bölge barışının ancak, 'Rusya ile dostluğun sürdürülmesi; Arap Devletleri ve İran'la, emperyalizme karşı dayanışma içinde bulunulması ile sağlanabileceğine inanıyordu. Eğer Atatürk yaşasaydı, Filistin'de bir İsrail Devleti kurulamaz ve Orta Doğu bir bataklığa dönüştürülemezdi. Çünkü, bağımsızlığına kavuşacak Arap Devletlerinin katılımıyla Sadabat Paktı daha da güçleneceği için, Emperyalist Devletler bu bölgeyi kendi oyun alanları hâline getiremezlerdi! Türkiye'nin Batı ile işbirliği bunu kolaylaştırmıştır.
1939 yılında İngiltere ve Fransa ile ittifak, Türkiye için bir dönüm noktası olmuş; bunu, Amerika ile, ilki 23 Şubat 1945'te imzalanan İkili Antlaşmalar; sonrasında,  bizi, 'Orta Doğu'daki menfaatleri için kullanabileceklerine kanaat getirdiklerinde' 1951 yılında NATO'ya kabulümüz ve 1955'de Bağdat Paktı takip etmiştir. Evet! 1951 yılında NATO'ya kabul edildik ve ordularımızın neredeyse tamamını NATO'nun emrine verdik! 
Sadabat Paktı'nın diğer önemli üyesi İran'a gelince: Türkiye'nin Batı kampına iltihakına rağmen, İran kendi millî çizgisinde ilerlemeyi sürdürür. Başbakan Musaddık İran petrolünü millîleştirme kararı alır. Ne var ki, Musaddık'ın, 1953 yılında bir ABD-İngiltere ortak operasyonu ile devrilmesinden sonra,  İran da, Türkiye gibi, Amerika'nın 'güvenli' limanına sığınacaktır! Darbe, Şaha mutlak iktidarını yeniden kazandırır ve İran'da 25 yıllık bir baskı ve işkence rejimi başlar! Eğer, Sadabat Paktı devam etmiş olsaydı, İran'da böyle bir darbe gerçekleştirilemezdi. 
Türkiye ile Milliyetçi Arap Devletlerinin aralarının iyice açılmasının sebebi, 1955 yılında, İran ve Irak'ın katılımıyla kurulan Bağdat Paktı'dır. 4 Nisan 1955'de İngiltere de bu anlaşmaya katılır. İngiltere bu suretle, hem Irak'taki askerî üslerini ve hem de Irak ve İran'da işletmekte olduğu petrolü garantiye almış alır! Bu Pakt, hem Arap Birliği ile ve hem de Sovyetlerle ilişkilerimizin daha da gerilmesine sebep olur. Bu Pakt'a katılması Irak'ı zayıflatır; Kral ve Hükümet kendi ülkelerinde itibarsız ve desteksiz kalır!  1958'de Irak'ta ihtilâl olması üzerine Bağdat Paktı dağılır. Fakat Amerika bu kez CENTO'yu kurar! Yani Amerika'dan kurtuluş yok!

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık