• 29 Şubat 2016, Pazartesi 9:02
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

NASIL BU HÂLE GELDİK? (3)
Bize Missouri rezaletini yaşattılar! 1946'da, Missouri zırhlısı, Montrö'yü delerek İstanbul'a gelmişti. Missouri geliyor diye, İstanbul'daki genelevler bile boyanmıştı! Sonra Truman Doktrini ve 1947'de Marshall yardımları geldi! Sovyet tehdidinden kurtulmak bahanesi ile Amerika himâyesine girildi! Bir tür manda olduk! 
Finlandiya'dan söz etmiştik. Finlandiya'nın nasıl kalkındığının anlatıldığı “Beyaz Zambaklar Ülkesi” kitabını okuyan Atatürk, bu kitabın Millî Eğitim Müfredatına alınmasını sağlar. Gençliğimizde bu kitabı biz de okumuş ve Finlandiya'ya hayran kalmıştık. Kitaptaki şu tespitlere bakar mısınız: “İnsanlar ülkelerinin geleceğine dair taşıdıkları sorumluluğun bilincine varmazlarsa, ülkelerinin refaha kavuşması da mümkün olmayacaktır. Yeni işbaşına gelen politikacılar eskiden beri süregelen aptal, yırtıcı ve hain oyunu tekrarlayıp duruyorlar. Devletlerinin sınırlarını genişletmek için çaba gösterirler, fakat hükmettikleri topraklarda zekâ, bilgi ve halk vicdanının gelişmesi için kıllarını kıpırdamazlar. Halkın büyük bölümünün eğitimsiz olması, devlet eliyle yapılan büyük bir kötülüktür. En büyük ilkellik, ülkede yaşayan her bir insanın sahip olduğu fiziksel, manevî ve zihinsel yetenekleri hayata geçirmemektir.” Günümüzün demagogları, eğitimsiz bıraktıkları halkı nasıl da kullanıyorlar! 
Eğitimsiz bir halkın millî iradesinden söz edilebilir mi? Eğer Atatürk'ün Plânlı Kalkınma siyaseti devam ettirilseydi; Köy Enstitüleri ile başlatılan eğitim hamlesi hançerlenmesiydi; biz de bugün, kötü politikacı ile iyi politikacıyı ayırt edebilen, eğitimli; 'kömür-makarnaya muhtaç olmayan'; refah seviyesi yüksek halkı ile, ileri bir Avrupa ülkesi seviyesinde olurduk. Almanya'nın, Suriyeli sığınmacıların ülkemizde kalması için bize önerdiği 3 milyar Euro'yu elimizin tersi ile itebilirdik. Batılı 'dostlarımız' ne Irak'ı ve ne de Suriye'yi, -bizi de kullanarak- kan gölüne çeviremezler; Büyük Kürdistan kurmak gibi bir hayalleri söz konusu bile olamaz; askerimizin başına çuval geçiremezlerdi. 
Bunların hepsi bize Batı ittifakının bonuslarıdır. 
Bugün Suriye'ye düşmanlık siyasetinin vahim sonuçlarını yaşamaktayız. Devlet olarak, millet olarak bu politikanın büyük bedellerini ödedik ve anlaşılan o ki, daha da ödeyeceğiz. Acı olan, medyamızda halâ daha, Suriye düşmanlığının sürmekte olmasıdır. Suriye'nin geçmişte PKK'ya verdiği destekten söz edenler; ya bilgisizlikten ya da özellikle Suriye ile ilişkilerimizin nasıl ve niçin bozulduğundan hiç söz etmiyorlar! Suriye ile ilişkilerimiz Atatürk döneminde nasıldı? Nasıl oldu da bu kardeş ülke ile ilişkilerimiz bozuldu? Bunları araştıran ve kamuoyu ile paylaşan yok! 
Aydınlarımızın dilinden, “Aman Orta Doğu Bataklığına bulaşmayalım” söylemi düşmez! Hâlbuki, bu anlayışın, dolaylı olarak emperyalizmin çıkarlarına hizmet etmekten bir farkı yoktur! Aksine, biz, Orta Doğu ile çok yakından ilgilenmeliyiz. Fakat aslâ buyurgan bir tavırla değil, bu ülkelerle kardeşçe ilişkiler kurarak! Çünkü biz, bu coğrafyanın bir parçasıyız. Güvenliğimiz, komşu olduğumuz ülkelerin, güvenlik ve istikrar içinde olmalarına bağlıdır. Bu bakımdan, Atatürk'ün bölgeye bakışını çok iyi bilmemiz gerekir. Bunun üzerinde biraz duracağız. 
Sakarya savaşından sonra, Suriye'yi işgali altında tutan Fransa ile 1921 yılı Ekim ayında Ankara antlaşması imzalanarak, Suriye sınırlarımız belirlenmişti. Bu antlaşma ile, sınırlarımızın dışında kalan Hatay özerk bir yönetime sahip olmuş; Atatürk'ün büyük devlet adamlığı sayesinde, 1939 yılında vatan topraklarına katılmıştı.
Hatay meselesi, Fransa'nın gayretleriyle Türkiye ve Suriye arasında bir probleme dönüştürülmek istenmiştir. Buna değineceğiz. Fakat önce, Suriye halkının Fransız işgaline karşı direnişinden söz edelim. Arapların, 1. Dünya Harbi'nde bizi arkadan vurduğu günümüzde sıklıkla dile getirilir. Fakat, Arapların İngiltere ve Fransa'nın bağımsızlık vaadleriyle nasıl kandırıldıkları ve İngiltere ve Fransa'nın gerçek yüzlerini anladıktan sonra duydukları pişmanlıkları pek bilinmez; ya da bilinse de dile getirilmez! Çünkü, bunların bilinmesi Türk insanının Arap ülkelerine bakışını değiştirir ki, bu da emperyalist devletlerin işine gelmez! Hâlbuki, emperyalist devletlerin bağımsızlık vaadlerine aldanarak, Osmanlı'yı arkadan vuran Arap aydınları, bağımsızlıklarını ancak Türkiye ile işbirliği yaparak, elde edebileceklerini anlayarak, Ankara'dan yardım istemişlerdir! 
Atatürk'ün, 24 Nisan 1920'de, Meclis'te yaptığı konuşmadaki şu tespitleri dikkatle okunmalıdır: “Suriye halkı ve Irak halkı, yani Arabistan 1914 tarihinden evvel, (…) Osmanlı Devleti'nin bir uzvu, bir rüknü (temel kuvveti) olmaktan fevkalâde şikâyetçiydiler ve bağımsız olmak gayesini takip ediyorlardı.(…) Ve maalesef 'hepimizi birden imhaya girişen' düşmanlarla işbirliği yaptılar. Lâkin Harb-i Umumî'nin neticesini gördükten sonra, Suriye'de İngilizlerin, Fransızların idare tarzına, aşağılayıcı idaresine hedef olduktan sonra, bu kısımlardaki İslâmlar pek büyük bir hataya düştüklerini takdir ettiler ve onu müteakip bir kısmı kendi dahillerinde bağımsız olma, fakat yine bir suret ve şekilde Osmanlı camiası dahilinde bulunmak yönünü düşündüler” (Atatürk'ün Bütün Eserleri, cilt 8. s. 78).
Ali Fuat Paşa da, “Millî Mücadele Hatıraları” isimli kitabında, 'Orta Doğu Bataklığına bulaşmayalım' diyenlerin dikkatle okumaları gereken şu tespiti yapmaktadır: “Mütarekeden sonra 'halâskârlık' vasıflarını tamamıyla unutarak, fatih tavrıyla Suriye ve Irak'a girmiş olan İngiliz ve Fransız ordularının, çok zaman geçmeden yerli halka yapmadıkları zulüm ve haksızlık kalmamıştı. Menfaatlerini yalnız ecnebî işgalinde aramış olan bazı Arap reisleri ile taraftarları istisna edilecek olursa, Arap halkının ekseriyeti, hakikî halâskârın (kurtarıcının) yine kuzeye çekilmiş dindaşları Türkler olacağını ve yardımın buradan geleceğini anlamışlardı. Harbin son yıllarında, asırlar boyunca kader birliği yapmış oldukları din kardeşlerine karşı düşmanca vaziyet almalarına sebep olanlar tarafından nasıl aldatıldıklarını görmüşlerdi. Açıkça, 'Bizi din kardeşlerimiz Türkler kurtaracaktır' diyorlardı. Güney komşularımızda bize karşı başlamış olan bu fikir değişikliği, onlarda da millî birlik ve millî direniş merkezlerinin hazırlanmasını gerektirmişti. Halep millî teşkilâtında Osmanlı subayı Şakir Nimet Bey'le Şam millî teşkilâtının kumandanlığını üstlenen Yusuf Paşa (O da Osmanlı subaylarındandı ve Şam'ın Fransızlara karşı savunulması sırasında şehit düşmüştü) bizimle ilişki kurmuştu. Bu müracaatlarını memnuniyetle kabul ederek işgal kuvvetlerinin üzerine birlikte yürümeyi kararlaştırmıştık. Hattâ müşterek hareketimizin daha etkili olabilmesi için kendilerine silâh ve cephane yardımında bulunmuştuk. Hareketlerimizi koordine edebilmek için onların yanına subaylarımızı yollamıştık. Bunlar arasında rahmetli Özdemir Bey de vardı.” 
Ne çare, işgal altındaki Türkiye o zor şartlarda, ancak kendi bağımsızlığını sağlayabilmiştir. Fakat, emperyalizme unutamayacağı bir ders veren Türkiye, artık sadece İngiliz ve Fransız işgali altındaki Arap ülkelerinin değil, bütün mazlum milletlerin kutup yıldızı olmuştur! Bunun bilincinde olan Atatürk'ün, 1922 yılında yaptığı bir konuşmada, mazlum milletlere karşı olan sorumluluğumuza ilişkin şu tespitlerine bakar mısınız: 
“Türkiye'nin bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye azîm ve mühim bir gayret sarf ediyor. Çünkü müdafaa ettiği bütün mazlûm milletlerin, bütün şarkın davasıdır ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye, kendisiyle beraber olan şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden emindir” (Mehmet Gönlübol, “Atatürk'ün Dış Politikası”, s. 138). 
Ne acıdır ki, Türkiye, Atatürk'ten sonra Mazlum Milletlere sırtını dönmüş; bu milletleri yüz yıllardır acımasızca sömüren Batı ile işbirliğini yeğlemiştir.
Bu çirkin işbirliği günümüzde de sürmektedir!

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


SON DAKİKA HABERLER

yukarı çık