• 22 Şubat 2016, Pazartesi 8:50
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

NASIL BU HÂLE GELDİK? (1)
 1992 yılında Amerikan uçak gemisi Saratoga'dan atılan iki füze ile Muavenet muhribimiz vurularak, gemimiz kullanılamaz bir hâle gelmiş ve 5 denizcimiz şehit olmuştu! Muavenet'in seçilmesi tesadüf değildi; 1915'de Çanakkale'de, İngilizlerin Goliath zırhlısını batıran gemimizin adı Muavenet-i Milliye idi! Adamların şu tarih şuuruna; bizim şu şuursuzluğumuza bakar mısınız! Amerika Muvaneti vurarak, bizi, 'Kuzey Irak'a harekât yapmayın' diye uyarıyordu! 4 Temmuz 2003'te Süleymaniye'de, 'DOST' Amerikan kuvvetleri, peşmerge ile, ortak bir baskın düzenleyerek, askerlerimizin başlarına çuval geçirip, ellerini kelepçelediler! ABD'yi protesto bile edemedik! “NATO'nun Libya'da ne işi” var dedikten sonra, Andrea Doria isimli amiral gemisinin komutasındaki Libya kuşatmasına, 5 gemimizle katıldık! Kimdi Andrea Doria? Barboros'un 1538'de Preveze'de yendiği Amiral! 
Daha  ne istiskallere  sessiz kalmadık ki! 'Müttefikimiz' ABD, gözümüzün içine baka baka, 'PYD Bizim Müttefikimiz' diyor! Biz ise, havaya yumruk sallamaktan farksız, “Ey Amerika” demekten başka bir şey yapamıyoruz!
Bize ne oldu? Nasıl bu hâle geldik?
Her şey, Atatürk'ün ölümünden sonra, rotayı Batı'ya kırmakla başladı. Sarı öküzü işte  o zaman verdik! Atatürk'ün, 'Tarafsızlık siyasetinden ayrılmayın' vasiyetine rağmen, İsmet Paşa'nın Cumhurbaşkanlığı döneminde, bu ülkeyi Batı'nın vesayetine sokacak adımlar atıldı. Bu vesayete kılıf olarak da, olmayan 'Sovyet Tehdidi' gösterildi! 
Almanya'nın 1 Eylül'de Polonya'ya saldırması üzerine, İngiltere ve Fransa'nın 3 Eylül'de Almanya'ya harp ilân etmeleriyle, 6 yıl sürecek olan II. Dünya Harbi başlamıştı. Biz, -bir tehdidle karşı karşıya bulunmadığımız hâlde-, 19 Ekim 1939'da İngiltere ve Fransa ile ittifak imzaladık! Bunun üzerine, Almanya'nın yaptığı silâh yardımı bıçak gibi kesildi!
Günümüzde, bu ittifakın üzerinde pek durulmaz! Çünkü bu yapılsa, tarafsızlık siyasetinin niçin terk edildiğinin sorgulanması gerekecektir ki,  'görünmeyen bir el' buna aslâ izin vermez!  Enteresan değil mi? Sözde Amerikan emperyalizmine karşı çıkan kesimler bile İsmet Paşa'ya toz kondurmazlar! Demokratları yargılayan 27 Mayıs askerî yönetimi bile, Amerika ile imzalanan İkili Antlaşmaları sorgulamaktan kaçınmıştır!
Uğur Mumcu'nun bir kitabının adının “Kırkların Cadı Kazanı” olduğunu hatırlatırız! Uğur Mumcu kitabına niçin bu ismi koymuştu? Çünkü, bu ülkede Anti Komünizm, İsmet Paşa'nın devri iktidarında başlamıştır! McCarthicilik, yani önüne gelene 'Komünist' damgasının vurulmasının dünyadaki öncüsü biziz! Bunda o kadar ileri gidilmiştir ki, Demokrat Partililer de 'Komünist' olarak suçlanmışlar; hattâ Mareşal Fevzi Çakmak'a bile 'komünist' yaftası yapıştırılmak istenmiştir! Ne var ki, aynı siyaseti Demokrat Parti de kendi iktidarında sürdürecek; bu defa Demokratlar, CHP'yi Komünistlikle suçlayacaktır! Çünkü artık, siyasete yön veren 'Stratejik Ortağımız' Amerika'dır. Amerika'ya yaranmak için her şey mubahtır!
Prof. Niyazi Berkes'in “Unutulan Yıllar”; Doğan Avcıoğlu'nun “Millî Kurtuluş Tarihi”, Haydar Tunçkanat'ın, “İkili Antlaşmaların İçyüzü” kitaplarını okumadan, 1940'lı yıllar hakkında konuşmak abesle iştigaldir; 40'lı yılları anlamadan da, bugünleri anlamak mümkün değildir. Ne var ki, 40'lı yıllara dair gerçekleri bilenler bile bundan söz etmezler; edemezler! Çünkü, 1940'lı yıllar konusunda çok güçlü ezberler var. Bu ezberlerden en etkili olanı da 'Atatürk-İnönü birbirinin devamı' algısıdır. Bu algı aydınlarımızın zihnine büyük bir ustalıkla yerleştirilmiştir. Bu ezbere aykırı söylemler hoş karşılanmaz. Dışlanırsınız! Bu bakımdan, Prof. Yaşar Nuri Öztürk'ün, Ulusal Kanal'daki, 6 Aralık 2015 tarihli programında, 40'lı yılların gerçekleri konusunda yaptığı açıklamaları takdirle karşıladığımızı belirtmek isteriz. Yaşar Nuri Hoca da, bugün, Amerika'nın vesayeti altında bulunmamızı, İsmet Paşa'nın devri iktidarında imzalanan İkili Antlaşmalara bağlıyor!
İsmet Paşa, 1964 yılına gelindiğinde, “Büyük devletle dostluk ayıyla yatağa girmeye benzer” diyecektir! İyi de, Bizi ayı ile aynı yatağa kim soktu?
Yalnız burada şunu belirtelim ki, bütün suç İsmet Paşa'da değildir. Kabahat Tanzimatçılıktadır! Doğan Avcıoğlu'nun, Atatürk sonrası için yaptığı değerlendirme şudur: “Onlar Kemalist değildi. Atatürk'ün sağlığında, O'nun millî siyasetini uyguladılar hepsi bu! Atatürk öldükten sonra hepsi kendi gerçek kimliklerine büründüler. Onlar Tanzimatçıydı!'
Evet! Mesele Tanzimatçılıktadır! Tanzimatçılar Batı hayranıydılar. Onlar, Batı sömürgeciliğinin dünyada sebep olduğu yıkımların, felâketlerin farkında bile değillerdi. Onlar sadece Batı'daki üst yapı kurumlarını görüyorlardı ve onlara hayrandılar! Onlara göre, İngiltere 'Dost', Rusya 'Düşman'dı! İngiltere özgürlüğün ve demokrasinin beşiğiydi! II. Dünya Harbi'nden sonra ise, kıbleleri artık 'Hür Dünya'nın Bekçisi' Amerika'ydı!
CHP'nin de, Demokratların da hedefi, 'Küçük Amerika' olmaktı!
Atatürk'ün 15 yıl süren kısa iktidarı, Kemalizm'i savunacak aydınların yetişmesine yetmemiştir. Atatürk'ün, “Gençliğe Hitabe” ile, rejimi korumayı gençliğe bırakması manidar değil midir? Bu bakımdan, İsmet Paşa'yı özel olarak hedef almak gibi bir niyetimiz olmadığı bilinmelidir. Rauf Orbay, Ali Fuat Paşa gibi birçok ismin, İngiltere ile birlikte hareket edilmesinden yana olduklarını hatırlatmak isteriz. Ali Fuat Paşa'nın 1920'de Moskova Büyükelçisi iken, Rusların büyük yardımları ile, Yunanlılarla savaşı sürdürmekte olmamıza rağmen, Atatürk'ten habersiz, İngiltere ile gizlice temas kurarak, 'Rusya'ya karşı birlikte hareket etmeyi önerdiğini' biliyoruz! 
Sabahattin Selek'in, Atatürk'ün etrafındaki kadronun yetersizliği hakkındaki şu tespiti de anlamlıdır:  “İşçiler kalifiye değil, kalfalar yetersiz ise, mimar eserini daha mütevazı tutmaya mecburdur. Millî Mücadelenin en büyük yükünü taşıması ve nihayet Türkiye'yi özlediği düzeye ulaştıracak devrim hızının gitgide azalması, liderler kadrosunun zaafından gelen dezavantajdır. Mustafa Kemal Paşa, daha ileri bir ekiple milletine daha ileri bir Türkiye bırakabilirdi”(Anadolu İhtilâli, s. 142). 
Atatürk'ten sonra yapılan hataları bilmeden, içinde bulunduğumuz sorunlara sağlıklı bir çözüm bulunması mümkün değildir. Çıkış Yolu ararken, geçmişi iyi bilmek gerekir. Bu milleti yıllarca, 'Sovyet Tehdidi' ile kandırdılar. Hâlbuki, Sovyet Tehdidinin söz konusu olmadığını, bizzat İsmet Paşa, 1939 yılında söylediği şu sözlerle itiraf etmektedir: “Sovyet Rusya, o koşullar içinde bir saldırı niyeti taşıyamazdı. Daha çok, kendisini garanti altına almaya çalışıyordu” (Avcıoğlu, “Millî Kurtuluş Tarihi”,  s. 1701).  
İsmet Paşa, Cumhurbaşkanlığının son günlerinde de, bir Amerikalı gazeteciye şunları söyleyecektir: “Eğer Rusya gelip de, aramızdaki anlaşmazlıkları olumlu bir biçimde çözme teklifinde bulunsaydı bile, ben Türk siyasetinin Amerikan siyasetiyle el ele gitmeye devam etmesine taraftardım” (Metin Aydoğan, “Bitmeyen Oyun”, s. 166)! 
22 Haziran 1941 tarihinde, Hitler'in Rusya'ya saldırı buyruğunu vermesinden hemen sonra, 23 Haziran sabahında, von Papen ile sabah kahvaltısı yapan Meclis Başkanı Abdülhalik Renda, “Savaş başlamışken, Bolşevik davasını kökünden çözmek gerekiyor” diyecektir (Avcıoğlu, age. s. 1516)! Ve şu tuhaflığa bakınız ki, Biz İngiltere ve Fransa ile müttefiktik; Rusya da bu devletlerle müttefikti! Fakat biz buna rağmen Almanya'yı destekliyorduk! Almanya, Rusya'ya saldırmadan 4 gün önce, Almanya ile bir dostluk antlaşması imzaladık! Almanların Bakû'yü bize vereceği hayali kuruyorduk! İşte, o dönemin 'basiretli politikası' buydu!

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


SON DAKİKA HABERLER

yukarı çık