• 23 Aralık 2016, Cuma 8:02
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

MUSUL'U LOZAN'DA KAYBETMEDİK! (6)
 Atatürk'ü hiç anlayamamış Batı hayranı zihniyet, Batı'dan yediğimiz bunca kazığa rağmen, Batı'dan medet ummaktadır! Batı, Atatürk tarafından, “Bizi yutmak isteyen kapitalizm, bizi mahvetmek isteyen emperyalizm” olarak tanımlanmış ne gam!  O nedenle, bu zihniyette olanlar tabiî ki, 'geri' İran'ın, Suriye'nin, Irak'ın dostluğunu değil; 'medenî Batı'nın himayesini tercih edeceklerdir! Evet;  Batı hayranları için Rusya'nın, Suriye'nin İran'ın, Irak'ın değil; Emperyalist Batı'nın dostluğu daha önemliydi! Bugün bu yanlış tercihin bedelini ödüyoruz. Eğer, Batı ile değil de, komşularımızla işbirliğini geliştirmiş olsaydık; PKK  bu coğrafyada hayat bulabilir miydi? Bunu düşünmemizi bile engelliyorlar.
Atatürk, 21.12.1937'de bir görüşme yaptığı Suriye Başbakanı Cemil Mardam'a, “Ben önce Anadolu'yu kurtarmak zorundaydım. Ama şimdi artık din kardeşlerimize yardım edecek duruma geldik. İcap ederse Fransızlardan kurtulmanız için ordumuzla yardımınıza geliriz” diyerek, Suriye'ye  her türlü yardıma hazır olduğunu bildiriyordu!
Ne yazık ki, Atatürk'ten sonra, Türkiye Batı kampına iltihak etti ve Balkan ve Sadabat Paktları işlevini kaybetti. Türkiye'nin Batı'ya iltihakını Sovyet Tehditlerine bağlamak tarihî gerçeklere aykırıdır. Bütün bunların yegâne sebebi, Tanzimatçı bir zihniyettir; Tanzimatçı; yani Batı hayranı!.  
Enver Paşa'nın I. Dünya Harbi'nde yaptığı hatanın aynısını bu defa, II. Dünya Harbi'nde İsmet Paşa yapmıştır. 1 Eylül 1939'da Almanya'nın  Polonya'yı işgal etmesi üzerine, İngiltere ve Fransa 3 Eylül'de Almanya'ya harp ilân etmişti. Türkiye tarafsızlık siyasetini sürdüreceğine; 19 Ekim 1939'da, Almanya ile savaş hâlinde olan bu iki ülke ile ittifak imzaladı! Bugün, 'İsmet Paşa'nın, ülkemizin tarafsızlığını koruduğu' inancında olanların,  bu antlaşmadan haberleri olmasa gerek! Bu ittifak bir çılgınlıktı! Düşününüz ki, savaş sınırlarımızda değil; Avrupa'daydı ve savaşan taraflardan biri olan Almanya, bize en büyük silâh yardımlarını yapan ve ihracatımızın çok büyük bir kısmını yaptığımız bir devletti! İsmet Paşa'yı savunanlar, 1939 yılındaki bu ittifakın sebebini izah etmelidirler. Bu vahim hata ile başlayan süreçte; Türkiye, Almanya'nın düşmanlığını kazanacak; aramızda 20 yıllık bir dostluk anlaşması bulunan Rusya'nın da güvenini kaybedecektir. 1945'ten itibaren de, Amerika ile imzaladığımız İkili Antlaşmalar ve 1952'de NATO'ya katılmamızla; Batı'nın vesayeti perçinlenecektir. Bu coğrafyaya yabancılaşmamız, yaşanan askerî darbeler, Sağ-Sol çatışması, PKK meselesi, FETÖ, Ermeni soykırım iddialarına muhatap olmamız, harp sanayimizin köreltilmesi, millî reflekslerimizin aşınması ve Batı'nın 70 yıldır süren ekonomik sömürüsü. hep bu vesayetin sonuçlarıdır. Bu ittifakın bir başka vahim sonucu da, 'Batı'nın Adamı' görüntüsü veren Türkiye'nin, mazlum milletler nezdinde uğradığı büyük itibar kaybıdır.  
Türkiye, 1952'de NATO'ya girmekle yetinmemiş, İngiltere'nin bölgedeki petrol çıkarlarının savunuculuğuna soyunarak, 1955 yılında Bağdat Paktı'nın kuruluşunu da öncülük etmiştir! Doğan Avcıoğlu bu antikomünist Pakt konusunda şu bilgiyi veriyor: “İngiltere'nin Irak'ta askerî üslerinin kullanma süresi 1956 yılında bitecekti. Bağdat Paktı İngiltere'ye bu imkânı sağladı! İngiltere, 4 Nisan 1955'de pakta  katılır ve liderliği üstlenir. Ürdün'ün de pakta katılması istenir. Fakat Ürdün kralı, tahtını yitirme korkusuyla bu pakta katılmaz. Menderes; Şam ve Lübnan'a giderek, bu anlaşmaya katılmalarını ister. Şam ve Halep'te Menderes'e karşı gösteriler olur. Lübnan ve Suriye pakta katılmayı reddederler. Menderes Suriye'yi savaşla tehdit eder” (“Millî Kurtuluş Tarihi”,  s. 1635, 1636)!
Hâlbuki, bu Arap ülkelerinde Türkiye çok büyük bir itibara sahipti. Menderes'in Beyrut ziyaretinde, Beyrut halkının, ellerinde Türk bayrakları ile sokaklara döküldüğünü bir televizyon programında izlemiştik. Fakat Menderes'in Bağdat Paktı için yaptığı baskı Türkiye'nin itibarını yerle bir edecektir!
Batı ittifakına katılmamızın; Amerika ile o yüz kızartıcı İkili Antlaşmaların imzalanmasının ve NATO'ya girmemizin mazereti olarak, hep Sovyet Tehditleri ileri sürülmüştür. Bu kesinlikle doğru değildir. Sovyetler, II. Dünya Harbi'nden sonra, sadece kendi güvenliklerini düşünüyorlardı. Harp sırasında, önce İngiltere ve Fransa ile, daha sonra da Almanya ile flört eden Türkiye'ye güvenemiyorlardı. Amerika, Hiroşima ve Nagazaki'ye iki atom bombası atarak, aslında, müttefiki Sovyetlere gözdağı vermişti. Sovyetler atom bombasına sahip değildi. Sovyet düşmanlığını körüklemek için, Komünizm Tehdidinin nasıl abartılarak kullanıldığını biliyoruz. Komünizmle Mücadele Derneklerinin bir Amerikan Projesi olduğunu da hatırlatırız! Sovyetlerin bizden toprak talep ettiği de kocaman bir yalandır. Rusya'nın bize, 1946 yılında verdiği iki notada da toprak talebi yoktur! Sovyetler, Atatürk dönemindeki gibi bir dostluğun arayışındaydılar. 
Bir de, Kırım Türklerinin Sibirya'ya sürülmesi konusu var. Fakat Amerikan propagandaları o kadar etkili ki, zihin kontrolü o denli güçlü ki, kimse şu soruyu sormuyor: “1944 yılına kadar Kırım'da sorunsuz yaşayan Türkler niçin sürüldü?” Çünkü, bizim de ayartmamızla, Kırım Türklerinin önemli bir bölümü Almanları desteklemişlerdi! 
Türkiye, Atatürk döneminde olduğu gibi, Batı'yla da, Doğu'yla da dostluk ilişkileri geliştirmeye önem verseydi; Rusya ve Çin'le kuracağımız dostluk ilişkilerinin, Orta Asya ve Uygur Türkleri üzerinde olumlu etkileri olmaz mıydı? Bu durum günümüz için de geçerlidir. 
Rusya ile Ukrayna arasında Kırım sorunu meydana geldiğinde de, milliyetçi arkadaşların, Amerika ile birlikte hareket etmeyi savunduklarını hatırlıyoruz! Sultan Abdülhamid'in, “Sözüne güvenilmeyen Batı ile değil; önce Rusya ile dostluk yollarının aranmasını” tavsiye etmiş  olduğunu hatırlatalım! 
Milliyetçiler Abdülhamid'i sadece severler; fakat tanımazlar;  nasıl bir dış politika takip ettiğini merak edip araştırmazlar!
Sözün özü: Eğer, Atatürk'ün yolunda gidilseydi, emperyalist devletler kanlı senaryolarını bölgemizde bu kadar rahat uygulayamazlardı. Yunan Başbakanı Venizelos'un, Kıbrıs görüşmeleri sırasında Cihat Baban'a söylediği bir sözü hatırlatmak isteriz: “Bakın, bir Balkan Paktı kurmadık mı? Bir gün Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya arasında vizelerin kalkmasını, pasaportların ilgasını, gümrüklerin yok olmasını düşünmüyor muyduk? Hani, üç memleketin bir de danışma parlamentosu olacaktı? Bu pakt bütün Balkan milletlerine açık olacaktı ya! İkinci Dünya Harbi, rejim ayrılıkları bu projeleri hep hayalhanesine naklettirdi” (Cihat Baban, “Politika Galerisi,  Büstler, Portreler”,  s. 219). 
Aynı durumun, Sadabat Paktı üyesi ülkeler için de söz konusu olacağı muhakkaktı. Yaşadıklarımızdan ders alarak, bugün yapmamız gereken, Musul ve Halep için  ağıt yakmak değil; başta Suriye ve Rusya olmak üzere, komşu devletlerle dostluk ilişkilerini geliştirmek ve bu ilişkileri, vizelerin kalkacağı bir boyuta getirmektir. O zaman Halep'in ve Musul'un  kime ait  olduğunun da bir önemi kalmaz! Etnik bölücülük de bir tehdit olmaktan çıkar. 
Ne var ki, Bölge Merkezli, bağımsız bir millî siyaset takip edebilmek için önce, Batı hayranlarının etkisini kırmak; Batı'nın vesayetinden kurtulmak ve Atatürkçülerin ve Atatürk karşıtlarının Atatürk'ü doğru anlamaları gerekir.
NOT: Rusya Federasyonu Büyükelçisine suikast tam bir koruma skandalıdır. Devletimizin içine sürüklendiği zafiyetin vahim bir örneğidir. Tetikçisi FETÖ olan bu suikastın arkasındaki güçler de bellidir. 

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


SON DAKİKA HABERLER

yukarı çık