• 21 Aralık 2016, Çarşamba 8:07
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

MUSUL’U LOZAN’DA KAYBETMEDİK! (5)
 Filistin Cephesinde, Cemal Paşa’nın Karargâhında görev yapan Falih Rıfkı Atay, bu döneme ait hatıralarını anlattığı Zeytindağı isimli kitabının “Allaha Ismarladık” bölümünde, I. Dünya Harbi’nde yaşadığımız dramı, çok kısa ve öz bir biçimde anlatmaktadır: “Üç tabur, ah üç tabur! Nebi Samoil siperlerinde Kudüs için kan döken Türk askerlerine bu kadarcık olsun yardım edemiyoruz. O yıl, Galiçya topraklarında dövüşmek için yirmi bin lüzumsuz Türk bulmuştuk. Bir yığın Anadolu çocuğunu, yurttan kopmuş, uzak Medine içinde, iskorpite ve çöle yediriyorduk. Bir sabah kumandanın odasına girdiğim zaman, gözlerinin ağlamaktan yorulmuş olduğunu gördüm: Kudüs İngilizlerin elinde idi. Oradaki Türklerin nasıl kahramanca vuruştuklarını masanın üstünden aldığım şifreli telgraftan okudum. Kudüs’ü İsrailoğulları gibi bırakmadık; Türkler gibi bıraktık! Nebi Samoil üstünden Müslüman ve Hıristiyan mabetlere doğru inenler, Türklerin son gününü hatırlayacaklardır. Karargâhın içinde, ‘Kudüs düştü’ sözü, ölüm haberi gibi yayıldı. Daha şimdiden Beyrut’a, Şam’a, Haleb’e gözyaşlarımızı hazırlamak lâzımdı. Artık yalnız Anadolu’yu ve İstanbul’u düşünüyorduk. İmparatorluğa; onun bütün rüyalarına ve hayallerine Allah’a ısmarladık! Zeytindağı’nın çamları arasından, güneşi hiç sönmeyecek, hiç akşam gölgesi görmeyecek gibi bakan Lût çukuru, şimdi bütün İmparatorluğu içine çeken bir mezar gibi, genişleyip derinleşiyor. Eşyamı ve kağıtlarımı bavuluma yerleştiriyorum. Artık Şam’dan ayrılıyoruz. Cemal Paşa, İstanbul’da istifa edecektir. Tren giderken, iki tarafımızda Suriye ve Lübnan’ı sanki safra gibi boşaltıyoruz. Yarın kendimizi Anadolu köylerinin arasında, Kudüssüz, Şamsız, Beyrutsuz ve Halepsiz; öz can ve öz ocak kaygısına boğulmuş, öyle perişan bulacağız. Kumandanım, harap Anadolu topraklarını gördükçe: ‘Keşke vazifem buralarda olsaydı’, diyor. Keşke vazifesi oralarda olsaydı. Keşke o altın sağanağı ve enerji fırtınası, bu durgun, boş ve terkedilmiş vatan parçası üstünden geçseydi (Cemal Paşa’nın Suriye ve Filistin’deki enerji dolu çalışmalarını, buralarda dağıttığımız altınları kast ediyor İ.Ş.A)! ‘Eğer kalırsam’ diyor; ‘bütün emelim Anadolu’ya çalışmaktır.’ Eğer kalırsa, eğer bırakırlarsa… Anadolu hepimize hınç, şüphe ve güvensizlikle bakıyor. Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya, şimdi kendimizi ve pişmanlığımızı getiriyoruz. İstasyonda bir kadın durmuş, gelen geçene: ‘Ahmed’i gördünüz mü?’ diyor.. Hangi Ahmed’i? Yüz bin Ahmed’in hangisini? Yırtık basmasının altından kolunu çıkararak, trenin gideceği yolun, İstanbul yolunun aksini gösteriyor: ‘Bu tarafa gitmişti’ diyor. O tarafa? Aden’e mi, Medine’ye mi, Kanal’a mı, Sarıkamış’a mı, Bağdad’a mı? Ahmed’ini buz mu, kum mu, su mu, iskorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi? Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmed’ini görsen, ona da soracaksın: ‘Ahmed’imi gördün mü?’ Hayır… Hiçbirimiz Ahmed’ini görmedik. Fakat, Ahmed’in her şeyi gördü. Allah’ın Muhammed’e bile anlatamadığı cehennemi gördü. Şimdi Anadolu’ya, batı’dan doğu’dan, sağdan, soldan bütün rüzgârlar bozgun haykırışarak esiyor. Anadolu; demiryoluna, şoseye, han ve çeşme başlarına inip çömelmiş, oğlunu arıyor. Vagonlar, arabalar, kamyonlar, hepsi ondan, Anadolu’dan utanır gibi, hepsi İstanbul’a doğru, perdelerini kapamış, gizli ve çabuk geçiyor. Anadolu Ahmed’ini soruyor. Ahmed’ini ne için harcadığımızı bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bir anaya anlatabilsek, onu övündürecek bir haber verebilsek… Fakat biz, Ahmed’i kumarda kaybettik” (“Zeytindağı”, s. 113)!
Ne yazık ki, günümüzde bile, bu acıları yaşadığımız Cihan Harbi’ne katılmamızı haklı çıkaracak bin türlü mazeret uydurulmaktadır. Bu mazeretlerden biri de, hazinede maaş ödeyecek para bulunmadığı iddiasıdır! Falih Rıfkı, Zeytindağı’nda bu konuya da değinir. Bir arkadaşı Büyükada’ya giderken, rastladığı bir Paşa’ya sorar: “Paşam, söyler misiniz, bu harbe niçin girdik?” Paşa’nın cevabı şudur: “Aylık vermek için!” “Hazine tamtakırdı. Para bulabilmek için ya bir tarafa boyun eğmeli, ya öbür tarafla birleşmeli idik!”
Falih Rıfkı, bu düşüncede olanları çürütmek için, İstiklâl Harbi’nden şu örneği verir: “Sakarya’ya yaklaşıyoruz. Bir millet olarak kalmak için harbetmek ve muzaffer olmak lâzımdır. Tam o zaman da, maliye durmuştur. İlim, ihtisas ve tecrübe sahipleri ise Mustafa Kemal’e hükümlerini şöyle söylüyor: ‘Hazinede para kalmamıştır. Bulmak ihtimali de yoktur!’
İlim, ihtisas, tecrübe… Büyük kelimeler, büyük ve korkunç! Verdikleri karar da şudur: Türk milleti istiklâlini ödeyemez! Aylık vermek için harbi bırakmak lâzımdı! Mustafa Kemal’in kararı bu değildi. Vatan ve istiklâli idi! Ve en iyi yolu arayıp buldu: Milletin nesi var, nesi yoksa yüzde kırkını vatan savunması için verecektir.”
Falih Rıfkı, “Sakarya, Dumlupınar, İzmir ve Lozan…hepsini böyle ödedik” der ve şu önemli değerlendirmeyi yapar: “Mustafa Kemal, Büyük Harbe girmek aleyhindeydi; kafa ve sanat adamı olduğu için! Mustafa Kemal Kurtuluş Harbini bırakmak fikrinde aslâ bulunmadı; Vatan adamı olduğu için” (“Zeytindağı”, s. 115)!
Zeytindağı’nı okumadan I. Dünya Harbi konusunda hüküm vermek doğru değildir. Zeytindağı’nı okumadan İstiklâl Harbi’nin güçlüğünü de anlayamayız. Zeytindağı’nı okumadan Lozan’ı anlamını kavramak da mümkün değildir.
Bugün, yaşadığımız bu kutsal vatan topraklarını Atatürk’e borçlu olduğumuzu, içlerinde bir nebze bu millete ve bu vatana mensubiyet duygusu bulunan herkes çok iyi bilmelidir. Bu; siyasî düşünceler bir kenara bırakılarak benimsenmesi gereken bir gerçektir.
Şu da çok iyi bilinmelidir ki, Atatürk’ün “Yurtta Sulh-Cihanda Sulh” prensibi pasif bir politika değildi. Atatürk, Musul’u vatan topraklarına katamamış. Fakat Hatay’ı kurtarmıştı. Balkan ve Sadabat Paktlarını gerçekleştirerek, emperyalist devletleri bölgemizden uzak tutmayı başarmıştı. Ne yazık ki, Atatürk’ten sonra, ne Balkan Paktı ne de Sadabat Paktı kalmıştır. Bunun sebebi, İsmet Paşa’nın Batı aşkıdır.
Televizyonda, Attilâ İlhan’ın eski bir programının tekrar yayınında, İran Şahı Rıza Pehlevî’nin, Türkiye’den ayrılırken Atatürk’e söylediği şu sözleri duyduğumuzda gözümüzün nemlenmesine engel olamadık: “Sıkıntıya düşersen, Doğu’da bir Tümen Komutanın olduğunu unutma!”
Ne yazık ki, Atatürk’ün ölümünden sonra, Tanzimatçılık hastalığı yeniden nüksedecektir! Tanzimatçılık; yani kendi kimliğimizden vazgeçmek pahasına; her şeyimizle Batı’ya benzemeye çalışmak! Bu zihniyette olanlara göre, Türkiye, ‘Medenî’ Batı dururken, her bakımdan geri bir Doğu ile nasıl birlikte olabilirdi! Atatürk’ün şu uyarısı kimin umurunda: “İmparatorluğun enkazı üzerinde kurulmuş bulunan bağımsız devletlerin kaderleri her bakımdan aynıdır. Bu milletler, düşürüldükleri gaflet çukurundan bir an evvel kurtulmaya çalışmalı, aralarında mevcut olup, bazı emperyalist devletler tarafından mütemadiyen körüklenmekte bulunan arazî kavgaları ile diğer anlaşmazlıkları ortadan kaldırmalı, müsavî şartlarda -az zamanda konfederasyonlara doğru gidecek olan- kuvvetli- bir ‘Birlikler manzumesi’ kurmalı, bu gaye için, diğer komşu milletlerle de anlaşmak çarelerini aramalıydılar. Ancak bu yoldan, hep beraber, güvenlik ve huzur içinde yaşamalarını sağlayabilirlerdi” (Hasan Rıza Soyak, “Atatürk’ten Hatıralar”, s. 500).
Evet, Atatürk sanki bize “Balkan ve Orta Doğu ülkeleri ile birlikler kurarak, emperyalist devletlerin bölgemizdeki hesaplarını bozun’ dememiş de; ‘Batı ile ittifak yapın’ demiş gibi, Türkiye’yi Batı ittifakına soktular. Üstelik, bu güzelim ülkeyi Batı’nın vesayetine sokanlar, ‘Atatürk’ün de yönü Batı’ydı’ diyerek, milleti kandırmaya çalışıyorlar!
Eğer, Atatürk’ün yolunda yürümüş olsaydık; ne Büyük Orta Doğu projesi ne PKK, ne de FETÖ gibi bir baş belâsı söz konusu olabilirdi; Halep, Musul, Beyrut, Amman, Bağdat Ankara’nın önderliğindeki bir paktın üyeleri olurlar; bu coğrafyanın halkları Türk Barışı altında yaşamayı sürdürürlerdi.
Ne yazık ki, Batı hayranları bunu, bugün bile anlayamıyorlar!


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık