• 02 Haziran 2017, Cuma 8:53
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

MÜSLÜMANLIK VE AHLÂK (1)
 19 Mayıs Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi tarafından düzenlenen, “İlim ve Ahlâk Zemininde İslâm'ı Anlamak” konulu konferansta bir konuşma yapan, eski Diyanet İşleri Başkanımız Prof. Ali Bardakoğlu, hepimizin, başlarımızı ellerimizin arasına alarak düşünmek zorunda olduğumuz çok önemli, çok hazin tespitler yapmış. Sayın Bardakoğlu, “Kur'an'ı Kerim son dönemde, her bir harfinde binlerce mananın gizli olduğua bir şifreler kitabı olarak algılanmaya, anlatılmaya başlandı. İslâm dinini gizemli bir din, Kur'an'ı Kerim'i şifreler kitabı olarak sunmaya başladığımız vakit, bir 'şifre çözücüye' ihtiyaç olur. Kendiliğinden şifre çözücüleri besler ve ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Aslında şifre çözücüler kendilerine zemin hazırlamak için, Kur'an'ı ve dini böyle sulandırır. Hâlbuki, bu din Allah'ın bize hitabıdır ve hiçbir aracıya ihtiyaç hissettirmemiştir. Bu din, din adamlarına, ulemaya, evliyaya, saçlı sakallı insanlara gelmiş değil; bu din bütün insanlığa gelmiştir. Açın Kur'an'ı, her sayfada bu mesajı bulacaksınız. Allah doğrudan bize hitap eder. Ama, Kur'an'ı, 'şifreler kitabı' gibi sunmaya başlayınca, Kur'an ile aramız açıldı. 'Kur'an'a göre', diye yapılan konuşmalar, başlı başına büyük bir sıkıntıdır. Âdeta Kur'an'ı önümüze siper yaparak kavgamızı yapmaya başladık. Bugün radikal örgütlerin yaptığı da bunun devamı bir davranış. Bir ayeti alıp, slogan yapıp arkasına sığınıyor” diyor.
Sayın Bardakoğlu, konuşmasının devamında da çok çarpıcı, 'vah bize' dedirtecek şu vahim bilgiyi paylaşıyor: “Geçenlerde bir hocamız alan araştırması yaptı ve bir soruya çok canım sıkıldı. Soru şuydu: 'Dindar olmak ahlâklı olmayı gerektirir mi?' Cevap verenlerin yüzde 80'i 'Hayır, gerektirmez' cevabını verdi. Teorik, entelektüel olarak doğru olabilir bu cevap. Cevap verenler, Kant'ı okuyarak değil, hâle bakarak cevap veriyorlar. Bu vahimdir. Bu soruya bir Müslüman ülkede, 'Hayır efendim, bir insan dindarsa ahlâklıdır' denilmesi gerekirdi. Müslümanlıkla ahlâk birbirinden hayli ayrıldı. Günümüz insanı 'dindar, ahlâklı olmayabilir' diye düşünebiliyor!”
Gerçekten de durumumuz çok vahim! Mübarek Ramazan ayını yaşıyoruz. Sağlığı müsait olanlar Oruç tutuyor. Camiler dolup boşalıyor. Fakat her şey bir şekilden ibaret! İslâm'ın ana mesajına uygun bir hayatımız olduğunu söyleyebilir miyiz? Bizim asıl meselemiz, yanlış din algısıdır. Bu yanlış din algısı konusunda, sayın Bardakoğlu'nun, 13.09.2016 tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlanan şu açıklamalarını daha önce de hatırlatmıştık: “…Dinin özündeki ahlâkı yeniden keşfetmemiz, onu belli şekil ve ritüellere indirgemek yerine, (dinin) insan hayatında egemen kılmak istediği temel ahlâkî değerlerle, 'adalet, dürüstlük, hak yememe, yalan söylememe, ötekine saygı, yardımlaşma, kendisi için istediğini kardeşi için de isteme gibi' temel erdemlerle birlikte anlamamız gerekiyor.”
Müslümanlar, dinimizin ana kaynağı olan Kur'an'ı Kerim'i, bir Türkçe mealden okumuş olsalar -ki, Allah'ın emri de zaten, aracılar edinmeden, her Müslüman'ın, Kur'an'ı, kendi dilinde, anlayarak okumasıdır-; dinin ana emrinin; Allah'a kulluğun; gerçek Müslümanlığın ve Dindarlığın Kur'an'da vurgulanan, 'Temel İnsanlık Değerlerine' uygun bir hayat yaşamak olduğunu; Oruç ve Namaz gibi ritüellerin, bize sadece bu değerleri hatırlatmanın bir aracı olduğunu anlayacaklardır. Hâlbuki, günümüzde Müslümanlık, sadece bu ritüelleri yerine getirmek olarak anlaşılmakta ve uygulanmaktadır! Bunun vahim sonucu da, işte, sayın Bardakoğlu'nun bize duyurduğu vahim anket sonucudur: “Dindar ahlâklı olmayabilir!” Toplumdaki çürümenin ve yozlaşmanın temel nedeni de budur. Bu cevap, ne yazık ki, toplumumuzun acı bir gerçeğidir. Bir durum tespitidir! Dinin esası Allah'a îman ve Salih Ameldir. Salih Amel; Müslümanların iyi ve güzel işler yapmaları, hayırda yarışmalarıdır; namazda değil! Sadece Nisa 148, Bakara 267, Maide 48, Müninun 61 ve Fatır Suresi 32. ayetlerini okuduğumuzda, Allah'ın bizden, 'Hayırda Yarışmamızı' istediğini görürüz! Fakat, Kur'an'ın bu ana buyruğu çarpıtılarak, Müslümanlar ilim öğrenmekte, iyi ve güzel işler yapmakta değil de, namazda yarıştırılmaktadırlar. Bunun çok vahim bir örneği, Ankebût Suresinin 45. ayetidir. Bu ayet şöyle tefsir edilmiş: “Öyleyse ey Peygamber! Sana vahyolunan Kitabı oku, anlat; 'namazı hakkıyla kılmaya devam et.' Çünkü namaz hayasızlıktan ve çirkin işlerden alıkoyar…”
Bu sure mekkîdir; yani Mekke'de inmiştir. Bu sözcüğün namaz olması mümkün değil. Çünkü namaz ayetleri Medine'de inmiş! Ayrıca, 'Namazı hakkıyla kıl ne demek?' Şimdi bir de İlâhiyatçı sayın Hakkı Yılmaz'ın mealini okuyalım: “Sen, sana Kitaptan vahyedileni oku, izle ve salâtı ikame et (ayağa kaldır). Kesinlikle salât aşırılıktan ve kötülükten alıkoyar…”
Çok yanlış bir din algımız var. Sanıyoruz ki, yalnız varlıklı olanlar zekât vermelidirler. Hayır! Fakirler de zekât verir. Yüce Allah, “sevdiklerinizden infak ediniz” diyor; zengin fakir ayırımı yapmıyor. Bu, meselenin bir yönü! Bir diğer yönü de, sözünü ettiğimiz, Ankebût Suresi'nin 45. ayetindeki yanlış ifade! Namaz kötülükten alıkoymuş olsaydı, Müslüman ülkelerde bu kadar kötülük olur muydu?
Bir örnekle açıklayalım: Bir Müslüman olarak, gönülden yaptığınız bir yardım, hayırlı bir iş size huzur vermez mi? “Mr. Simith'in Hikâyesi” adında bir filim seyretmiştik. Baş rol oyuncusu Jack Nicolson'du. Mr. Simith, bir emekli bir sigortacı. Çok sevdiği eşini kaybetmiş. Bir gün eşinin eşyalarını yerleştirirken, bir ayakkabı kutusu bulur. İçinde mektuplar vardır. Karısına, sevgilisinden gelen mektuplar! Meğer karısı kendisini en yakın arkadaşı ile aldatıyormuş! Adam yıkılır. Karısının bütün eşyalarını çöpe atar. Hayatının hiçbir anlamı kalmamıştır. Bir gün, Mr. Simith'e Afrika'dan bir kart gelir. Kartı gönderen, yıllardır eğitim yardımı yaptığı kimsesiz bir Afrikalı çocuktur. Eğitimini tamamlayan çocuk, bu kartla, Mr. Simith'e şükranlarını bildirmektedir. Mr. Simith'in yüzüne bir tebessüm yayılır. Hayatı bir anlam kazanmıştır ve hayata yeniden bağlanır.
Melih Aşık'ın, 13 Kasım 2016 tarihli bir yazısından not etmişiz. Kendilerine, “Kardeş Avukatlar” adını takan 40 avukat, 'Faydalı ne yapabiliriz' diye düşünmüşler. Aralarında bir havuz oluşturup ihtiyacı olan öğrencilere burs vermeyi kararlaştırmışlar. Bu havuzda toplanan paradan, her ay, 10 öğrenciye burs veriyorlarmış!
Yüce kitabımız bize “Hayırda Yarışın” demiyor mu? İşte bu yapılan salâttır. Kur'an işte bunun için, “SALÂT her türlü aşırılıktan ve kötülükten alıkoyar” diyor. Fakat bu Kur'an buyruğunu 'NAMAZ' yapmışlar! Müslümanlara dinin temeli olarak namazı bellettiler. Sonuçları meydandadır!
Evet, Namazı Kıl, Orucu tut; hele bir de sakal bırakıp, cüppeyi de giydin mi, türbanı taktın mı, tamamdır; 'Allah'a karşı görevlerimizi yerine getirmiş oluyoruz!' Öyle mi?
Peygamberimiz bu dini tebliğ etmeye başladığında, Arapların sakalları, sarıkları ve cüppeleri de vardı; Namaz da kılıyorlardı! Fakat o toplumda Adalet, Ahlâk ve paylaşmak yoktu! Günümüzdeki dinî hayatın bu bakımdan cahiliye döneminden bir farkı var mı? Tek farkla ki, o gün Araplar putların önünde namaz kılıyorlardı. Bugün putlar yok! Acaba yok mu? Bu da ayrı bir mesele!





MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık