• 24 Ekim 2013, Perşembe 9:48
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

MİLLÎ İKTİSAT BAĞIMSIZLIĞIN TEMEL ŞARTIDIR!
 Eğer bir ülke Millî İktisat siyaseti uygulayamıyorsa, o ülkede hiçbir şeyin düzgün gitmesi mümkün değildir. Osmanlı devlet adamları da bunun farkında idiler. Nitekim, Padişah II. Selim zamanında, din adamlarına, kumandanlara ve devlet adamlarına, ‘devletteki kötü gidişin düzeltilebilmesi için nelerin yapılması gerektiği’ sorusuna  verilen cevaplardan, “İthalâtın ihracattan çok olmasının doğuracağı sakıncalar, ülkedeki madenlerin işletilmesi, lüks tüketim maddelerinin yurt dışından getirilmesinin engellenmesi gibi konuların önemi ve ticaret dengesinin memleket zararına bozulması durumunda, maliyenin de, ordu ve idarenin de düzelemeyeceği” gerçeğinin lâyiha sahiplerinin çoğu tarafından  kavranmış olduğu anlaşılmaktadır.
 Prof. Zafer Toprak’ın belirttiğine göre, Tercüme Odası’ndan Şerif Efendi, Osmanlı Devletinin tarım ülkesi olarak görülmesine karşı çıkar; Ahmet Mithat Efendi ve Musa Akyiğitzade, sanayileşmenin iktisadî bağımsızlık için zorunlu olduğunu vurgular. Akyiğitzade’ye göre, “Serbest Pazar, ulusun geleceğini tehdit ediyorsa koruyucu bir dış ticaret politikası elzemdir. Ülkenin üretim güçleri eşit düzeyde olmadıkça Serbest Pazarda güçlü zayıfı ezecektir. Son kertede tarım ülkesi, sanayileşmiş ülkeye bağımlı olacaktır. Hindistan’ın izlediği serbest ticaret politikası yerel sanayinin çöküşünün temel nedenidir. Oysa, ABD, koruyucu gümrük tarifeleri sayesinde tarım ülkesi iken sanayi ülkesine dönüşmüştür.”  İstanbul mebusu Kirkor Zohrap Efendi, Liberal İktisat yanlılarına şu çok önemli ikazları yapar: “Avrupa hükümetlerinin düsturu, göz diktikleri ülkeleri iktisaden işgal eylemektir. Yabancıların iktisadî fütuhatına karşı önlem alınmazsa, Osmanlı toprakları tümüyle Avrupalıların eline geçer!” Hâlbuki Cavid Bey, işbölümünün insanlığın en büyük ilerleme nedeni olduğunu, uluslararası düzeyde işbölümünde Osmanlı’nın payına tarım kesiminin düştüğünü ileri sürmekte ve cılız, rekabet gücünden yoksun bir sanayiyi ülke için bir yük olarak görmektedir (“Türkiye Tarihi”, Cilt III, s. 242, 243)!
O dönemde, Serbest Piyasa ekonomisinin sakıncalarının çok açık bir şekilde dile getirilerek Millî İktisat’ın öneminin vurgulanması gerçekten takdire değerdir.  Bu tartışmalar Cumhuriyetin ilk yıllarında da sürecektir. Kâzım Karabekir Paşa’nın Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın iktisat programına da tam bir serbest ekonomi anlayışı hâkimdi. Hâlbuki,  Türkiye,  11 yıl süren savaşlardan sonra iktisaden bitik bir hâldeydi. Tarımsal ürünlerden başka bir geliri olmayan ülkede, ziraat mühendisi sayısı sadece 20’ydi!  Osmanlı’dan devralınan ve kökleri Tanzimat’a kadar uzanan ‘Liberal ekonomi ile kalkınma masalı’, hâlâ birçokları için geçerli olan tek düşünceydi! Çünkü, Batılıların kendi çıkarlarına göre yazdığı iktisat kitapları öyle yazıyordu! Ne yazık ki, bu çarpık düşünceler bu gün de aynen geçerlidir!
Bugün “Cumhuriyet ne yaptı ki” gibi küçültücü bir yaklaşım içinde olanlar iktisat tarihimizi iyi incelemelidirler. Bunu yaptıklarında, Atatürk Dönemi’nde yapılanların olağanüstülüğünü de idrak edeceklerine inanıyoruz. Atatürk, Cumhuriyetin ilânından sonra, ilk Başbakan olarak seçtiği İsmet Paşa’ya yazdığı mektupta, memleketin içinde bulunduğu acıklı hâli şöyle özetler: “Bize geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul bir köylü devletiyiz. Dört mevsim kullanılabilir karayollarımız yok denecek kadar az. 4000 km. kadar demiryolu var.  Bir metresi bile bizim değil! Üstelik yetersiz.  Ülkenin kuzeyini güneyine, batısını doğusuna bağlamamız, vatanın bütünlüğünü sağlamamız şart. Köylümüzü topraklandırmalı, ihtiyacı olan bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi yapmalıyız. Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyet’le de insanlıkla da bağdaşmaz. Bu durumu düzeltmeli, halkı kurtarmalıyız. Her yerde tefeciler halkı eziyor. Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getirtiyoruz. Doktor sayımız 337, sağlık memuru 434, ebe sayısı 136!  Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Üç milyon insanımız trahomlu. Sıtma, tifüs, verem,  frengi, tifo salgın hâlinde. Bit ciddî sorun…Bebek ölüm oranı yüzde 60’ı geçiyor. Sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Kiremiti bile ithal ediyoruz. Düşmanın yaktığı köy sayısı 830; yanan bina sayısı 114.408! Ülkeyi neredeyse yeniden kurmamız gerekiyor. Yunanistan’dan gelen göçmen sayısı 400 bini geçecek. İktisadî hayatımız da, eğitim durumumuz da içler acısı.  Raporlarda daha ayrıntılı, daha acı bilgiler var.  Bunları bakanlara ve parti yönetim kuruluna da ver. Genel durumu tam bilsinler. Hedefimiz Millî İktisat! Bağımsızlığın sürekli olması için iktisadî bağımsızlık temel ilkemiz olmalı. Osmanlı bu gerçeği çok geç fark etti… Cumhuriyet’e uygun bir anayasaya gerek var. Bu durumdan nasıl çıkılabileceğini gösteren ne bir örnek var önümüzde, ne de bir deney. Ama, yılmamak, ucuz, geçici çarelerle yetinmemek, halkı kurtarmak için sorunları çözmek, kalkınmak, ilerlemek, millî hâkimiyete dayalı, uygar ve özgür bir toplum oluşturmak, yüz yılımızın düzeyine yetişmek, kısacası başarmak zorundayız. Bu ana kadar bu ideali koruyarak geldik.  Bundan sonra daha hızlı yürümek zorundayız. Bunun için gerekli yöntemi, yolu birlikte arayıp bulacağız. Yoksul ve Esir Ülkelere örnek olacağız.  Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği kutsal bir görev bu. Bu büyük görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim.  Allah yardımcımız olsun!”
Falih Rıfkı Atay da, ekonomik kalkınma davasının güçlüğü hakkında şu düşündürücü tespiti yapmaktadır:  “Kısa ve uzun vadeli hiçbir ödünç alma imkânı yoktu. Her şey yapılacak ve 1911’den 1922 sonuna kadar dört harp geçiren, yanan, yıkılan, milyonlarca evlâdını kaybeden, üstelik bütün gelir kaynakları sıfıra inen, vatan yoksullarının parası ile yapılacaktı. Bilmiyorduk! Bir bilen ve öğreten de yoktu.  Mekteplerde okudukları veya okuttukları on dokuzuncu asır iktisat teorileri ile yeni devlete nasihat verenleri dinlesek, kollarımızı kavuşturup bir asır beklemeli idik. ‘Devlet demiryolu yapamaz. Kitapta yeri yok’ sesleri geliyordu” (“Çankaya”, s. 451, 544).
Falih Rıfkı,  Devletçiliğin yeni Türkiye’de Milliyetçilik demek olduğunu,  amaçlarının da “Bu geri Asya memleketini,  ileri Avrupa memleketi hâline getirecek her şeyi, her şeyi temelinden kurmak olduğunu” belirtir. Meclis kürsüsünde bir de “üç beyaz” parolası revaç bulmuştur: “Ekmeğimizi kendi unumuzdan yoğurmak, şekerimizi kendi pancarımızdan almak, bezimizi kendi pamuğumuzdan dokumak! Ah bunda bir muvaffak olunsaydı! 1923 kafası ve iradesi imkânsızlığa meydan okumuştur. Doğru, eğri, eksik, tamam; fakat ‘Türk’ün yapamayacağı’ sabit fikrini yenmiştir” (“Çankaya”, s. 453).
Atatürk, 12 Kasım 1937’de çıktığı Doğu ve Güneydoğu Anadolu gezisinden dönerken gördüğü tablodan etkilenerek Sabiha Gökçen’e trende şunları söyler: “Gökçen, geçtiğimiz yerlerde fabrikalar görmek istiyorum. Ekilmiş tarlalar, düzgün yollar, tertemiz sağlıklı insanların yaşadığı evler... Büyük, yemyeşil ormanlar görmek istiyorum; gürbüz çocukların, iyi giyimli çocukların, yüzleri sararmamış, dalakları şiş olmayan çocukların okuduğu okullar görmek istiyorum... İstanbul’da ne varsa, Ankara’ya ne medeniyet getirmeye çalışıyorsak, yurdumuzun her tarafını aynı medeniyete kavuşturalım istiyorum....”(Metin Aydoğan, “Bitmeyen Oyun”, s. 324).
Onlar, yokluklar içinde olmalarına rağmen çok önemli işler başardılar. Hem de, ‘Biz doğuluyuz,  kendi başımıza yapamayız, mutlaka Batı’dan yardım almamız gerekir’ diyen Batı hayranlarına rağmen.
 “Türk! Övün, Çalış, Güven!” sözü havaya söylenmiş bir söz değildi. Onlar,  Türk Milletinin her şeyi başaracak güçte olduğunu bütün dünyaya ispat ettiler.
Atatürk Türkiye’si Ezilen Milletlerin ve Esir İslâm Âlemi’nin Kutup Yıldızı idi. Sonra emperyalist Batı’ya ram olduk ki, hazin bir hikâyedir ve bu hikâye iyi bilinmedikçe bir Çıkış Yolu bulmamız da mümkün değildir.

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık