• 18 Mayıs 2015, Pazartesi 9:37
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

MİLLETİN HUKUKU MİLLÎSİNE SAHİP ÇIKMAK!
 İşbirlikçi medyanın 'demokrat' yazarları HDP'ye baraj atlatmak için seçmen önünde âdeta takla atıyorlar.  'Solun yegâne temsilcisi' olarak pazarladıkları HDP, barajı aşıp Meclis'e girerse, 'Demokrasimiz için büyük kazanım olacakmış!'  Bu beylerin, Millî Devletimizin kayıpları umurlarında bile değil! Biz sadece, Diyarbakır'da inşa edilen Meclis binasının hazır beklediğini hatırlatalım! İktidarın 'iki adım ileri, bir adım geri siyaseti' sayesinde, 13 yılın sonunda bölücüler, hayal bile edemeyecekleri bir konuma ulaştılar. Siz bakmayın iktidar çevrelerinin attıkları milliyetçilik nutuklarına, görünürdeki AKP-HDP çatışmasına; 'Açılım Kervanı' yürüyor! İsterse de yürümesin! ABD Büyükelçisi Bass, 'Süreci güçlü bir şekilde desteklediklerini' herhâlde lâf olsun diye söylemiyor.
 Şu, 'SOL' konusu üzerinde biraz duralım. 12 Eylül'den önce Anti Emperyalist  olan Sol, bugün ağırlıklı olarak Amerikancı ve AB'ci bir görüntü veriyor. Nabi Yağcı, 1980 öncesindeki solun popüler isimlerinden; TKP'nin ilk legal başkanı. Radikal gazetesinde, Neşe Düzel'le bir mülâkatında yaptığı şu tespit, aynı zamanda 'Yeni Sol'un da tanımıdır: “Sol milliyetçi olamaz. Anti Emperyalizm söylemiyle milliyetçilik yapıyorlar. Koca profesörler 'AB bizi sömürecek' diyor, utanıyorum. Marks devleti baskı aracı olarak tarif ediyor. Peki, sol o zaman nasıl devletçi olabiliyor? Solcu olduğum için AB'yi hararetle destekliyorum. Kendimi düne göre daha çok solcu hissediyorum, bugün Marks'ı daha iyi anlıyorum ve bir solcunun AB üyeliğini desteklemesi gerektiğini düşünüyorum!” 
'Yeni Sol'  işte bu! 
'Sol Görüntülü' yapılara ilgi duyan, bunların ağına takılanlara hatırlatmak isteriz ki, bugünkü sol yapıların sadece adı soldur; çok büyük bir çoğunluğu emperyalizmin güdümündedir; hele HDP için bu bakımdan en küçük bir kuşku bile yoktur. Günümüzün sol anlayışı, millî olan her şeyin karşısındadır! Sömürünün katmerlisi ve milletin köleleşmesi için Millî Devletin çökertilmesi, millî ve mânevî değerlerin tahrip edilmesi, etnikçiliğin teşvik edilmesi ve kozmopolit düşüncenin iyice hâkim olması gerekiyor! 'ÜST AKLIN' günümüzde, sola uygun gördüğü misyon budur! Hâlbuki, bizim gibi, emperyalist güçlerin kuşatması altında olan  bir ülkede, HALKÇI BİR SİYASET kesinlikle Anti Emperyalist olmak zorundadır. Bu da Millî bir ekseni zorunlu kılar. “Biji Serok Obama” çığlıkları atan bir siyasî hareket hiç Anti Emperyalist olabilir mi?  
Emperyalist tahakküm altındaki bir ülkenin Milliyetçisi, Atatürkçüsü, Ulusalcısı, Solcusu mutlaka Anti Emperyalist olmak zorundadır. Müslümanlar için ise Anti Emperyalist olmak zaten Allah'ın emridir. Çünkü bir Müslüman önce adaletsizliğe, zulme ve sömürüye karşı çıkmak zorundadır. 
Kimileri hâlâ daha görmek istemese de, bugün artık biliyoruz ki, 1980 öncesinde yaşadığımız Sağ-Sol çatışması Amerika tarafından tezgâhlanmıştır. Bu konuda Prof. Erol Manisalı'nın Mahir Kaynak'tan aktardığı ilginç bir bilgi var ki, her şeyi ortaya koyuyor: “1970'li yılların ortasında Sovyetler Birliği Büyükelçiliğinin kritik adamlarından birisi, Mahir Kaynak'tan randevu ister ve buluşurlar. Rus diplomat  “Bu Sağ-Sol çatışmasının içinde biz yokuz, Türkiye'deki solculara destek vermiyoruz. Bu desteği başkaları veriyor” der. Mahir Kaynak bu söylenenleri MİT Müsteşarlığı'na bir raporla bildirir fakat ses seda çıkmaz” (“Hayatım Avrupa”, Cilt I, s. 224)! 
12 Eylül'e ülkemiz işte böyle götürüldü!
CFR'nin önemli ismi David Rockefeller'in şu sözleri de, bu gerçeği doğruluyor: “Provokatörlerimiz aracılığıyla sağ ve sol ideoloji kavgaları başlatıldı. Aslında, başında onay vermiş gibi göründüğümüz Kıbrıs Savaşı'ndan sonra ülkeye uygulanan ambargo sayesinde halk canından bezmiş, ülkede yağ, tuz bile bulunamaz olmuştu (Demirel'in 'bir sente muhtacız' sözünü hatırlatırız).  Sonra darbe geldi (12 Eylül 1980) ve bütün olaylar bıçak gibi kesildi. Askerî yönetim bir süre devleti yönetti ve bizim belirlediğimiz bir kişiye yönetimi devretti. Bu Turgut Özal'dı. Özal, tam da bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkenin kapılarını bize sonuna kadar açtı!”  
Kur'ân'ı Kerim birçok ayetinde “Aklınızı çalıştırın artık” diye bizi uyarıyor! Yetmiyor mu çektiklerimiz? Aynı tuzağa defalarca düşmek nasıl bir ahmaklıktır? Bu bağlamda, iki önemli itirafı burada paylaşmak isteriz. Balyoz davasının açılmasını sağlayan sahte delillerin bulunduğu bavulu savcılığa teslim ederek, Ordumuza karşı o namussuzca kumpasın başlatılmasına aracılık eden gazeteci Mehmet Baransu, Metris Cezaevinden yazdığı mektupta şunları söylüyor: “Sonunda hücremde anladım ki, bu ülkenin en büyük sorunu askerî vesayet değilmiş. Biz değerlerimizi, ahlâkımızı yitirmişiz. Bu büyük sorun karşısında askerî vesayetin, statükonun ne önemi var? Askerî vesayetle, statükoyla canım pahasına mücadele ederken, asıl sorunu göremediğim için; 'demokrasiyi, hukuku, adaleti getirecekler diye' destek verdiğim insanların gerçek yüzünü fark edemediğim için tüm kamuoyundan özür dilerim!” 
Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Hasan Kormazcan'ın, geçtiğimiz günlerde verdiği bir beyanat da önemliydi 1972 yılında, Deniz Gezmiş ve arkadaşları için Meclis'te yapılan oylamada, idamların lehinde oy kullanan sayın Korkmazcan, bugün şu  öz eleştiriyi yapıyor: “Geçmişte Sağ-Sol olarak kurulan bir tuzak vardı. Biz o tuzağa düştük. O gün Deniz'lerin duruşu neyse bugün benim duruşum odur!” 
Sayın Korkmazcan'ın sözleri âdeta bir ders niteliğinde! Türk aydınları, Atatürk'ten sonra Batı İttifakı içinde yaşadığımız savrulmayı idrak etmedikçe komplolardan, Batı'nın manipülâsyonlarından ve kumpaslardan kurtulmamız mümkün değildir. 
Bu konuda bazı hatırlatmalar yapalım: 1945'den itibaren ABD'ye İkili Antlaşmalarla bağlandık! 1952'de NATO'ya girdik! 1956 yılında, CFR'nin başkanı Rockefeller'in, ABD Cumhurbaşkanı Eisonhower'e yazdığı mektuptaki şu sözler, aynı zamanda müthiş bir durum tespitidir: “Türkiye oltaya yakalanmış balıktır: Oltaya yakalanmış balığın yeme ihtiyacı yoktur!”  1969'da ABD Ankara Büyükelçisi Commer'in raporundan: “Türk Hükümetinin hâlâ, ABD ve NATO yanlısı olması bizim gözlerimizi kamaştırıp, alttan alta etkili olmakta olan güçlere gözlerimizi kapamamıza yol açmamalıdır. Sayıları az bile olsa, bu güçler basında, öğrenciler arasında ve eğitimli elit kesimde niteliksel olarak daha etkindir.” 
Amerika'nın çok korktuğu anlaşılan bu millîci etkinliğin, 1971'deki “12 Mart Muhtırası” ve 12 Eylül askerî darbesi ile nasıl yok edildiğini biliyoruz! AİD yardım görevlisi Dr. Richard Podol'un 1975'teki raporuna bir bakalım: “Yirmi yıldan beri Türkiye'de faaliyette bulunan yardım programı meyvelerini vermeye başlamıştır. Amerikan değerlerini benimsemiş Türk yönetici yetiştirme işi başarıya ulaşmıştır.” 
Evet, Batı İttifakı içindeki durumumuz budur! Fakat bu durumdan kurtulmamız mümkündür. Türk aydınları yeniden 1920'lerin Kuvayı Milliye Ruhunu benimsediğinde, bizi hiçbir gücün durduramayacağı bilinmelidir. Mustafa Necati Bey 1918'de bunu şöyle ifade etmiş: “Geliniz memleketin namus ve hukuku millîsi ile oynayanlara karşı diyelim ki; biz varız.  Bu memleket bizimdir; bu halk bizimdir!”
Batı ittifakı içinde kalarak, Memleketin Namusunu ve Hukuku Millîsini savunmak mümkün değildir. 

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık