• 12 Kasım 2012, Pazartesi 10:06
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

MİLLET UYANIYOR!
 Türkler Çin hâkimiyetine, 'Kutlu', yani Tanrı'nın rahmeti ve desteği üzerinde olan İlteriş (Kutluk) Kağan'ın önderliğinde isyan ederek; önce yedi, sonra yetmiş, daha sonra yedi yüz kişi olarak dağa çıkmışlar ve devletlerini yeniden kurmuşlardı. Dünyanın en büyük imparatorluklarını kuran ve son imparatorluklarını da dramatik bir şekilde kaybeden Türkler, Anadolu bozkırında, Mustafa Kemal Paşa'nın, o 'Kutlu' insanın önderliğinde, bir kez daha bir ölüm-kalım savaşına girmişlerdi. Acaba, bu savaşın sonunda, yeni bir devlet kurmayı başararak, yok olmaktan kurtulabilecekler miydi? Türklük, işte bu kadar vahim bir durumla karşı karşıyaydı.
Sivas Kongresi'nden hemen sonra, 1919 yılı Sonbaharında, Tasviri Efkâr muhabiri olarak Amasya'ya gelen Ruşen Eşref Bey'le görüşmesinde Mustafa Kemal Paşa şu durum tespitini yapar: “Biz mağlubiyetimizin pahasını çok ağır ödedik. Elimizden köyler, vilâyetler değil, ülkeler alındı. Fakat son lokmasını da ağzından kapmak için bir milletin hayatına kıymak canice bir harekettir. Öldürülmek istenen bir adamın kendini son nefesine kadar cesaretle, mertlikle müdafaa etmesi ise tabiî ve zaruridir.”
Mustafa Kemal Paşa, yine, Amasya'da düzenlenen bir panayırda, Ruşen Eşref'e, kendisini alkışlayan halkı göstererek şöyle diyecektir: “Bak birader, böyle milletten nasıl ayrılırsın. Bu palaspareler (hırpanî giysiler) içinde gördüğün  insanlar yok mu, onlarda öyle bir yürek vardır ki, olmaz öyle şey!... Çanakkale'yi kurtaran bunlardır. Kafkasya'da, Galiçya'da, şurada burada çarpışan, mahrumiyete aldırmayan bunlardır.  Bunların yanında olmayacaksın da nerede olacaksın” (S. Selek, “Anadolu İhtilâli”, s. 233)?
Evet, O her şeyi, “En büyük fahrim, servetim Türk yaratılmamdır” diyerek, bir ferdi olmakla iftihar ettiği bu büyük millet için yaptı. Bu millet için ölümü bile göze aldı. İstiklâl Harbi'ni anlattığı bir konuşmasında Falih Rıfkı Atay'a şunları söyler: “Ben, Erzurum'dan İzmir'e sağ elimde tabanca, sol elimde sehpa öyle geldim” (Çankaya, s. 209)! Bütün İstiklâl Harbi boyunca, İstanbul'un ölüm fermanı yaftasını boynunda taşımıştı!
 İstiklâlimizi, bu topraklarda şeref ve haysiyetle yaşamamızı borçlu olduğumuz o büyük insanın insafsızca, vicdansızca yerden yere vurulması nasıl bir nankörlüktür?
1932-1933 yıllarında Ankara'da ABD Büyükelçisi olarak bulunan General C.N.Sherrill, “Bir ABD Büyükelçisinin Türkiye Hatıraları” adlı kitabında, Mustafa Kemal Paşa kadar, hakkında dedikodu ve yalan haber uydurulmuş bir başka lidere rastlamadığını söyler ve bunun sebebini haset ve kıskançlıkla açıklar. Evet, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Atatürk karşıtlığının temel sebebi muhaliflerin iktidar hırsıydı. Peki, günümüzdeki, bu,  terbiyesizliğe varan saldırıları nasıl açıklayacağız?
Atatürk'e günümüzde yöneltilen suçlamaların büyük bir çoğunluğu din eksenlidir. Atatürk'ü 'dindar bulmayanlar' işi, Atatürk'ü 'Dinsizlikle' suçlamaya kadar vardırırlar. Fakat Atatürk'ten sonra bu devletin başına gelen  'Muhafazakâr' etiketli siyasetçiler için nedense aynı 'hassasiyeti' göstermezler! Geçenlerde Ceviz Kabuğu programında da Atatürk'ün dindarlığı sorgulandı! El insaf!   Herkes Müslüman olabilir fakat  her Müslüman için 'Dindar' diyebilir miyiz?  Kimin Müslüman olduğunu ise en iyi yüce Allah bilir. Ayrıca yüce Peygamberimizin “Bir kimse ile münasebete girmek için, kendisinin ibadetine bakmayın; insanlarla  olan ilişkilerine bakın!” mealindeki hadisini  hatırlatırız. Bu bakımdan, Atatürk'ü 'dindarlığı' ile değil, bu millet için yaptıklarıyla değerlendirmek gerekmez mi? Haçlı emperyalizminin burnunu sürten yüce Atatürk'ü yerden yere vuranların, bu büyük milleti Haçlı emperyalizminin vesayetine sokanlar hakkında tek kelime etmemeleri manidar değil midir?
 Mekke ve Medine'nin tarihî dokusunu şuûrsuzca ve fütursuzca yerle bir eden, Vehhabî inancına sahip, Türklük düşmanı Suudîler, son olarak 'çok büyük, modern bir cami yapmak gerekçesiyle' yüce Peygamberimizin mezarının da bulunduğu Medine'yi Münevvere'yi yeniden düzenleme kararı almışlar.  'Müslümanlık bizden sorulur' havasında olanların bu konuda tek kelime ettiklerini duyanınız oldu mu? Hâlbuki, kimi gafillerin Müslümanlığını sorguladıkları Atatürk'ün, 1926 yılında, Suudîler yüce Peygamberimizin mezarını kaldırmaya kalktıklarında, Suudî Kralına çok ağır bir telgraf çekerek bunu önlediğini biliyoruz. Bu gerçeği Prof. Nevzat Yalçıntaş bir TV kanalında açıklayınca, Atatürk'e saldırmayı meslek edinen sözde dindarlar dut yemiş bülbüle dönmüşlerdi. Türk Milleti'nden ve Müslüman Dünyası'ndan saklanan daha neler var! Meselâ,  Atatürk'ün, 1937 yılında Meclis'te Filistin konusunda yaptığı müthiş konuşma bunlardan biridir. Bu konuşma Hindistan'daki Bombay Cronik gazetesi tarafından manşetten şu başlık altında yayınlanmıştır: “Filistin'e el sürülemez! Kemal Paşa ihtar ediyor! Türkler mukaddes topraklarda yabancı hâkimiyetine tahammül etmeyeceklerdir!” Atatürk hayatta olsaydı Filistin'de, 'İsrail' diye bir devletin kurulmasına izin verir miydi sanıyorsunuz?  1948 yılında İsrail'i tanıyan ilk Müslüman ülke olmak şerefi bize aittir! 
O'nun önderliğinde gerçekleşen Türk İstiklâl Harbi, mazlum milletlere de ışık tutmuştur. Bu konuda Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun bir hatırası oldukça anlamlıdır. Yakup Kadri, 1940'ların sonunda, Tahran'da Büyükelçi iken bir Hintli iş adamı ile tanışır. İş adamı ona Atatürk hakkında şu hatırasını anlatır: “1938 Kasımının 10'unda, ortaklarımla bir iş görüşmesinde bulunmak üzere Saygon'a gitmiştim. Her gidişimde kalabalıkla kaynar görmeğe alıştığım şehrin cadde ve meydanlarını bu sefer, öylesine tenha bulmuştum ki, şaşırıp kalmıştım ve beni karşılamağa gelen arkadaşıma, 'Ne var? Bugün bir bayramınız ya da bir tatil gününüz müdür' diye sormuştum.  Hüzünlü bir sesle aldığım cevap şu olmuştu: 'Haberiniz yok mu? Bu sabah Mustafa Kemal öldü. Halk o millet kurtarıcısı için dua etmek üzere hep mâbetlere koşuşup kapandı. Ben de onlara katılmak isterdim ama…' Hemen, 'Müsaade ederseniz ben de beraber dedim…'”
Yakup Kadri, sözünün burasında Hintli iş adamına, “Gittiniz mi?” diye sorunca, iş adamı öfkelenir gibi: “Hiç gitmez miyim; hele İngiliz esareti altında bulunduğumuz o zamanlarda?” diye cevap verir (Atatürk, s. 139).
1922 yılındaki Paris Konferansı sırasında ünlü Fransız mareşali Foch, Mustafa Kemal'in milliyetçilik ve bağımsızlık hareketinin Fas'tan Bengal'e kadar bütün İslâm dünyasını uyandıracağı konusunda İngilizleri uyarmıştı. Alman Orta Doğu uzmanı Kurt Ziemke, 1930'da yayınlanan Die Neue Turkei adlı kitabında, bu tehlikeye karşı izlenecek  emperyalist siyaseti bakınız nasıl açıklıyor: “Yapılması gereken, Kemalist Cumhuriyet'in hem din düşmanı hem de Kürt düşmanı olduğu anlayışını gündeme getirip işlemektir” (Cengiz Özakıncı, “Yeni Osmanlı Tuzağı”, s. 354). 
Mazlum milletler üzerinde bu siyaset etkili olmadı fakat bu ülkedeki vahim sonuçları meydandadır. Ne var ki, artık maskeler birer birer düşüyor. Millet, kurtuluşun Atatürk'te olduğunu görerek, Atatürk'e ve Cumhuriyete daha kararlı bir şekilde sahip çıkıyor. 29 Ekim kutlamalarındaki coşkuyu gördünüz.  10 Kasım'da da Milliyetçisi ile Ulusalcısı ile milyonlar, Ankara'da, Ebedî Şef'e bağlılıklarını, O'nun büyük eseri Türkiye Cumhuriyeti'ni savunmadaki kararlılıklarını gösterecekler.  
Millet uyanıyor. Eksik olan şey teşkilâttır.  Biz inanıyoruz ki, bu uyanış dalgası milleti yıllardır uyutan yapay muhalefetleri süpürecek ve milletin gerçek iktidarını kuracak kendi millî muhalefetini de yaratacaktır. Yaratmak zorundadır.

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık