• 16 Nisan 2012, Pazartesi 9:25
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

MİLLET SAVAŞ İSTEMİYOR!
Cumhurbaşkanımızın ve Başbakanımızın konuşmaları hayra alâmet değil.  Suriye'deki olayları birdenbire 'iç işimiz' gibi görmeye başladık. İran'la da ilişkiler gerildikçe geriliyor. Başbakandan sonra Cumhurbaşkanımız da Harp Akademilerinde konuştu.  Hem de ne konuşma! “İran'ın nükleer programı çerçevesinde odaklanan bir gerilimin sıcak bir çatışmaya dönme ihtimali vardır” teşhisini yapan Cumhurbaşkanımız daha sonra da “Türkiye'nin bu gelişmeleri uzaktan izleme lüksü yoktur” tespitini yapmış!  İktidar sözcülerinin yaptığı açıklamalar da Suriye'ye askerî müdahalenin düşünüldüğünü göstermektedir. Suriyeli isyancılara verdiğimiz destek sebebiyle yarın 'teröre destek vermekle' suçlanabiliriz.  Buna bir de  'savaş suçunun' eklenmesi bölgedeki ve dünyadaki itibarımızı iyice sıfırlayacaktır.
CIA eski İstasyon Şefi Graham Fuller, bölgemizdeki gelişmelerin varacağı sonucu bakınız nasıl özetlemiş: “Kürtler bir bağımsızlık ilân ettiklerinde onları hangi ülke tanıyacak? Bu durumda Türkiye çok çekici bir hâle geliyor. Kürdistan'ın Türkiye ile işbirliğine hem politik hem ekonomik açıdan ihtiyacı var. Türkiye ve bölgenin entegre olmuş hâlinde ise Diyarbakır başkent olur.”
Hâlâ daha anlamayanlar için, bunun Büyük Kürdistan anlamına geldiğini ve Türkiye, İran, Irak ve Suriye'den koparılacak topraklar üzerinde kurulması tasarlanan emperyalist bir proje olduğunu hatırlatalım! Batılı 'dostlar' yıllardır, Kafkaslardan Mezopotamya'ya kadar olan bu bölgenin 'Tek bir ekonomik bölge' olduğunu ilân ederek, Büyük Kürdistan'ı işaret ediyor ve bu menfur plânlarını 'Yeni Osmanlı' tezgâhı ile kamufle ediyorlar. Bizi önce bir Federasyona, daha sonra da bölünmeye gidecek bir siyasî değişime zorluyorlar.  Kendi iç meselemiz olan 'Yeni Anayasa' konusuna bu kadar müdahil olmalarının; Atatürk'e ve Türklüğe bu hayasız saldırıların sebebi de budur.
Ülkemiz çok kritik bir sürecin içersindedir. Umarız bu süreci aklı selimin galip gelmesiyle en az zararla atlatırız. Son kamuoyu araştırmaları halkımızın çok büyük bir çoğunluğunun, hükümetin Suriye konusundaki saldırgan politikasını benimsemediğini, savaş istemediğini ortaya koyuyor. AKP tabanının yüzde 64'ü, CHP tabanının yüzde 80'i, MHP tabanının yüzde 81'i Suriye ile iplerin gerilmesini tasvip etmiyor! Bu sevindirici bir gelişmedir çünkü Suriye Devlet Başkanı'nı, nerede ise 'bir katil' gibi göstererek, Suriye karşıtlığını kışkırtan yandaş medyanın,  vatandaşın büyük bir bölümünü etkilemeyi başaramadığı anlaşılıyor. 
Türkiye, ittifak içinde olduğu Batı dünyası eliyle bir kaosa sürüklenmektedir.  Bu kaosun sebep olacağı yıkım-lardan kurtulmanın yegâne yolu Atatürk'ün millî dış politi-kasına dönmektir. Atatürk'ün bölgemizdeki Müslüman devletlerle kurduğu dostluk ilişkileri,  1937 yılı Temmuz ayında imzalanan Sâdâbat Paktı ile taçlanmıştı. Türkiye, İran, Irak ve Afganistan bu paktın üyeleriydi.  Suriye o ta-rihte Fransız Mandası olduğu için bu paktta yer alamamıştı.
Bugün sınırlarımızda savaş rüzgârları estirilirken, Atatürk dönemindeki dostluğun hangi boyutlarda olduğunu, bazı örneklerle hatırlatmak isteriz. Hani NATO ittifakı içinde Afganistan'da asker bulundurmamız, “Atatürk de Afganistan'a asker göndermişti.  Büyük Devlet olmanın zorunluluğu budur” diye savunuluyor ya; bir kıyas olur umuduyla!
Lord Kinross “Atatürk” isimli kitabında bize şu bilgiyi veriyor: “İran'la bir dostluk antlaşması imzalandı. Arkasından İran Şahı Rıza Pehlevî Türkiye'yi resmen ziyaret etti. Ağrı Dağı boyunca Türk-İran sınırı konusunda yapılan görüşmeler bir ara bozulacak gibi olmuştu. Bunun da sebebi iki tarafın da stratejik güvenlik bakımından üzerinde durduğu küçük bir tepe idi (Küçük Ağrı dağı). Lâkin bu ölü nokta, iki devlet başkanının iyi niyeti sayesinde aşıldı. Görüşmeler için Tahran'da bulunan Tevfik Rüştü'nün, Gazi'den aldığı talimat üzerine İran Şahı'nın hakemlik etmesini istemesi İranlıları şaşırtmıştı. Yüksek rütbeli bir kurmay subay haritaları getirerek İran görüşünü savunmak için Şah'ın önüne yaydı ama o sırada, Şah'ın söylediğini dinlemediğini ve haritaya değil, kendisine baktığını fark etti. Şah subayın sözünü keserek “Beni ilgilendiren bir tek şey var” dedi. “O da Türkiye ile dostluk bağlarımız!” Bunun sonucunda sınır çizgisi Türklerin lehine olarak dağın sırtını izler şekilde geçirildi.  İranlıların da itibarı korunmuş oldu” (Kinross, “Atatürk”,  s. 695).
Atatürk'ün Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak'ın belirttiğine göre, Atatürk'e büyük bir sevgi ve hürmet besleyen İran Şahı'nın,  Atatürk'e “Hazreti Gazi” diye hitap ettiğini de kaydedelim.
Atatürk'ün Müslüman ülkelerle kurduğu dostluk ilişkileri günümüzdeki gibi Batı çıkarlarına hizmet etmiyordu ve bu yüzden Batılılar tarafından kuşku ile takip edilmekteydi. Nitekim İngiliz istihbarat servisinin bir raporundaki şu bilgiler bunu doğrulamaktadır: “Lozan'daki başarısından sarhoş olan Türkiye, Müslüman Doğu'yu, Batı'ya ve Rusya'ya karşı birleştirmek düşüne geri dönmüştür.  Türkler Mavera-ı Kafkas ve Türkistan dahil, Sovyetlerin Doğu ülkeleri üzerinde, kendi hegemonyalarını kurmak emelindedirler.  Türkiye bu amaçla, Afganistan, İran, Kürt Beyleri ve Arap Şeyhlerini kullanmaya çalışıyor” (Prof. Dr. Salâhi Sonyel'in “Kurtuluş Savaşı Günlerinde İngiliz İstihbarat Servisi'nin Türkiye Eylemleri” kitabından aktaran, Hasan Demir, Yeniçağ, 24.11.2009).
Bunu doğrulayan bir bilgi daha aktaralım. Afganistan'a özel önem veren Atatürk, Afganistan'a gönderdiği uzmanlara şu uyarıyı yapar:  “Afganistan sunî bir devlettir.  Bugün Peştun ağırlıklı olan bu devletin merkezî yapısı yarın zulme kapı açabilir ve oradaki Peştun çoğunluk Türk unsurlara saldırabilir. Böyle bir gün geldiğinde sizin göreviniz sadece Afgan ordusunu yönetmek değildir; Peştun milliyetçiliği azdığında buna direnecek Türk liderler yetiştireceksiniz” (Ömer Lütfü Mete, Derin Devlet, s. 21)!
Atatürk, yakın dostu Amanullah Han'ın bir darbe ile düşürülmesinden sonra Afgan Kralı olan Nadir Han'a bir süre soğuk davranır fakat Nadir Han'ın Türkiye'ye sıcak yaklaşımı üzerine Yusuf Hikmet Bayur  Büyükelçi olarak atanır. Bayur, 24 Haziran 1930 tarihinde Nadir Han'a güven mektubunu sunar ve Nadir Han'ın bu kabulde söylediği şu sözleri de telgrafla Ankara'ya bildirir: “Kaffemiz (hepimiz) Reisicumhur Hazretlerini başımız tanırız”(Bilâl N. Şimşir, “Bizim Diplomatlar”, s. 328)! Atatürk'ün daha sonra Afganistan'a Büyükelçi olarak tayin ettiği Memduh Şevket Esendal, Afganistan'da çok büyük bir itibara sahipti. Öyle ki, Alman, İngiliz ve Fransız Büyükelçileri Esendal'ın aracılığı olmadan Afgan Kralı ile görüşemezlerdi (Ömer Lütfü Mete, Derin Devlet,  s. 19)!
Bölge ülkeleri için Atatürk Türkiye'si, dostluğu önemsenen güvenilir bir ülkeydi.   Nitekim 1934 yılında İran-Afganistan sınırı konusunda çıkan bir anlaşmazlığı çözmek için Atatürk, Afgan ordusuna Genelkurmay Başkanı yapmak istediği Orgeneral Fahrettin Altay'ı, hakem olarak Musaabad'a gönderecektir. Altay'ın hazırladığı raporu iki taraf da kabul eder ve iki ülkenin hükümetleri sınır anlaşmazlığını hâllettiği için Türkiye'ye teşekkürlerini bildirirler (Cemal Granda, “Atatürk'ün Uşağının Gizli Defteri” s. 303).
İşte, Atatürk'ün sağlığında her Türk'ün gurur duyacağı böyle bir itibara sahiptik. II. Dünya Harbi'nden sonraki durumumuzu ise Graham Fuller şöyle yorumlamış: “Türkiye diplomatik olarak izole edilmişti. Örneğin bu dönem boyunca hayatî önem taşıyan Kıbrıs uyuşmazlığı konusunda Arap dünyası sürekli olarak Müslüman Türkiye yerine Hıristiyan Yunanistan'a destek vermişti ki, bu Ankara'nın sıkı biçimde Batı yanlısı safta yer almasının neden olduğu bedelin çarpıcı bir göstergesiydi” (Fuller, “Yeni Türkiye Cumhuriyeti”,  s. 277)!  Bu konuya devam edeceğiz.

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık