• 24 Mayıs 2015, Pazar 17:05
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

KUR'ÂN'LA YAŞAMAK!
 Kamuoyu araştırmaları, iktidarın oy oranının  yüzde 40'ın altına düşebileceğini gösteriyor. Bu durumda tek başına iktidar zor! İşte bunun için, sayın Cumhurbaşkanı, tarafsızlık yeminini çiğnemek pahasına, 'Toplu Açılış' görüntülü, iktidara destek mitingleri düzenlettiriyor; Dindar vatandaşlarımızı etkilemek için, “Ben Kur'ân ile büyüdüm; Kur'ân ile yaşıyorum” diye konuşmalar yapıyor!   
Ne yazık ki, Müslüman milletimiz Kur'ân'ın buyruklarını, doğrudan Kur'ân'dan öğrenmedikleri için, “Allah'la aldatanlara” karşı savunmasız bir durumdadır. Müslüman vatandaşlarımızın sadece yüzde 5'i Kur'ân'ın Türkçe meâlini okuyor! Kur'ân'ın temel suresi olan Fatiha Suresi'nin bile anlamını bilerek okuyanların oranı  da yine yüzde 5!  
Bir ahlâk ve öğüt kitabı olan yüce kitabımız bize, “Kibirli olmayın; ahlâklı, merhametli, alçak gönüllü,  adil  ve dosdoğru olun; israftan kaçının” diyor! 
Kur'ân'la yaşamak demek, Kur'ân'ın bu temel buyruklarına göre yaşamak demektir. Kur'ân'ın ölçüleri bellidir. “İyi bir Müslüman nasıl olur?”  Diyanet'in 2012 tarihli mealinden iki ayetle örnek verelim.
Nisa Suresi  ayet 58: “Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” 
Beyyine Suresi ayet  7: “İman edip, iyi işler yapanlara gelince, halkın en hayırlısı da onlardır.”
Ayrıca, Hz. Peygamberimizin, 'Allah'la Aldatılmamamız' için bize yaptığı şu çok önemli uyarıyı da hatırlatalım: “İnsanlarla ilişkilerinizde onların ibadetlerine değil, dinar ve dirhemle ilişkilerine bakınız!”
 Eğer bu ölçütleri esas alırsak, Müslüman'la münafık'ı  kolaylıkla ayırırız.
Diyanet İşleri Başkanı'nın hizmetine tahsis edilen bir milyonluk makam arabasına yükselen itirazlar üzerine; sayın Başkan bu arabayı iade etmek zorunda kalmıştı. Bunun üzerine sayın Cumhurbaşkanı Trabzon'da, “Benim haberim olsa derdim ki, sakın bu arabayı verme. O makam, bu tür arabaya fazlasıyla lâyık!” diyerek itiraz etmişti. Bu durumu içine sindirememiş olmalı ki, sayın Cumhurbaşkanı kendi zırhlı makam  otomobillerinden lüks bir mercedes'i Diyanet işleri Başkanı'na tahsis etti! 
Sanki lüks makam arabalarına binilince, lüks eşya  ile tefriş edilen makamlarda oturulunca o makamlar ve sahipleri daha bir itibar kazanacak! Eskiler “zarfa değil, mazrufa bakın” derlerdi. Ne yazık ki, günümüzde artık sadece zarfa yani dış görünüşe bakılıyor.  1950'lerden sonra başlayan çürümenin, ahlâkî erozyonun bizi getirdiği yer burasıdır. Bu sadece üst düzey bürokratlarda  olan bir hastalık değil; tepeden tırnağa böyle! Özel kesim de farklı değil.  Çünkü, çürüme genel! Hâlbuki, yukarılarda biraz tevazu olsa, bu aşağıya doğru bütün millete yayılacak! Üst katlardaki bozulma aşağıdakileri de bozuyor! 
1980'lerin başında, TRT 2'de yayınlanan bir programda, Japon kalkınmasının mimarlarından bir Japon iş adamının, emeklilik hayatına ilişkin görüntüleri seyrettiğimizde hüzünlenmiştik. Küçücük bir evde yaşıyordu ve ev kaloriferli değildi. Yatmadan önce karı koca sıra ile sıcak su dolu bir küvete girip, ısındıktan sonra yatağa giriyorlardı!
1970'li yıllardaki İtalya Cumhurbaşkanı Sandro Pertini'yi hatırlıyorum. Mütevazı bir evde kalıyor ve Cumhurbaşkanı Sarayına sadece devlet işlerini görmek için gidiyordu. 
İngiltere Başbakanlarının kaldığı evi bilmeyen var mı? Down Street 10 numara! Dış kapıdan adımınızı atınca doğrudan sokağa çıkıyorsunuz! Başbakan Tony Blair, Maliye Bakanı'ndan,  Başbakanlık için yeni bir uçak  alınmasını isteyince aldığı cevap şu olmuştu: “Bütçede para yok. Siz kendi imkânlarınızla  alabilirseniz  alın!” 
Dünyanın en büyük trompet ustalarından Louis Armstrong'la yapılan bir mülakâtı hatırlıyorum. Konser vermeye gittiği şehirlerde en lüks otellerde kalabilecek imkâna sahip olduğu hâlde, özel otomobilinin arka koltuğunda büzülüp yatıyordu! Peki, Niçin? Çünkü onun bir davası vardı. Amerika'da, adam yerine konulmayan zencilerin  haklarını savunuyordu. Sorsanız; bizimkiler de bir davaları olduğunu söyleyecektir!
 Cumhurbaşkanlığı görevi sona erdikten sonra, Tahran Üniversitesi'ndeki öğretim üyeliği görevine dönen ve  işine Belediye otobüsü ile giden sayın Ahmedinecat'ı hayranlık duyguları ile hatırlıyorum. Hollanda Başbakanı da işine bisikletle gidiyor!
Görev süresi bittikten sonra, aylarca Huber Köşkü'nü kullanan eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün maiyetine, korunması ve hizmet için yüze yakın görevli tahsis edilmiş! Sayın Cumhurbaşkanının AOÇ'de yaptırdığı sarayın kaça mal olduğu bilinemiyor! Atatürk'ün kaldığı Çankaya Köşkü iki katlı bir evdi!
Günümüzün demokrasi 'havarilerinin'  'Tek Parti Diktatörlüğü' diye bir ezberleri vardır. Atatürk Dönemini, dünyanın başka ülkelerini araştırmaya gerek görmeden yerden yere vururlar. Hâlbuki, o dönemin adalet ve ahlâk anlayışı Çok Partili döneme açık ara fark atar.
Eski Başbakanlardan Refik Saydam'a ait bir hadiseyi hatırlatmak isteriz. 1937 yılı Eylül'ünde, Başbakanlığa Celâl Bayar atanınca, İsmet Paşa hükümetinde Sağlık Bakanı olan Saydam, Bayar kabinesinde çalışmak istemez ve Çankaya Köşkü'nün bahçesinde bulunan kaldığı evi  boşaltmaya başlar. Bunu öğrenen Cumhurbaşkanlığı Umumî Katibi Hasan Rıza Soyak, evi boşlatmasına gerek olmadığını; burada kalabileceğini söyler. Refik Saydam, “Buradan her gün Meclis'e taksi tutup gitmem gerek. Bunu karşılayamam” cevabını verir! Soyak durumu Atatürk'e anlatınca Atatürk, “Her ikisinin de hayatlarında bir değişiklik olmasını istemem; şimdi İş Bankası'na ayrı ayrı iki tezkere yaz.  Bugünden itibaren her ay  İsmet Paşa'ya maaşının dışında kendi hesabımdan verilmekte olan 2000 lirayı 3000 lira olarak ödesinler. Dr. Saydam'a da aynı hesaptan ayda 500 lira versinler. İsmet Paşa'nın vasıtası temin edilmiştir. Dr. Saydam'a da bizim otomobillerden birini tahsis edersiniz” emrini verir  (Soyak, “Atatürk'ten Hatıralar”, s. 676).
İşte Tek Parti Döneminin Devlet Adamları böyleydi!
Cemal Gürsel'in tutumluluğu konusunda da çok ilginç bir örnek hatırlıyoruz. 27 Mayıs'tan sonra Ankara'daki yabancı misyon şeflerine bir resepsiyon verilecektir. Cemal Gürsel, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Nasır Zeytinoğlu'na, resepsiyon sırasında ne ikram edileceğini sorar.  Zeytinoğlu “Kokteyl verilecek” deyince, Gürsel hemen “Yok yok, çay verelim. Kokteyl pahalı olur” diye itiraz eder!
İsmet Paşa'nın, 1961 seçimlerinden sonraki Başbakanlığı sırasında, makam aracı olarak kullandığı beyaz Ford Taunus'un fotoğrafını gazeteler yayınlamıştı. Çok iyi hatırlıyorum; sıradan bir arabaydı. Bülent Ecevit'in makam aracının da bir minibüs olduğunu sanırım herkes hatırlıyordur!
Şu bizim, 'Kur'ân'la yaşayanların' bu lüks tutkusu  anlaşılır gibi değil! Yüce Peygamberimizin ne kadar mütevazı bir hayat yaşadığını biliyoruz. O aynı zamanda Devlet Başkanı olduğu hâlde, saraylarda yaşamamıştı. Saray bizim kültürümüze, Muaviye ile, yani Emevilerle girmiştir. Zaten dinimizdeki bütün bozulmaların mimarı da onlardır. Peygamberimizin en sevdiği sahabelerden, Ebuzer Gıffari'nin, Muaviye'nin Şam'daki sarayının önünde “Ey Muaviye, bu sarayı eğer kendi paranla yaptırdınsa, bu israftır. Yok eğer kamunun parası ile yaptı isen, bu hırsızlıktır” dediğini hatırlatırız!
Geçenlerde kaybettiğimiz değerli sanatçımız Zeki Alasya, bir ödül töreninde  “Önemli olan çok büyük bir adam olmak, büyük işler yapan bir adam olmak değil; iyi adam olmaktır” diyordu. Zeki Alasya, zor durumda olan dostlarına gizlice yardımlar yaparmış. 
Dinimizin bizden istediği de zaten budur.

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık