• 28 Nisan 2019, Pazar 15:36
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

KIRAÇ BİR LÂF ETTİ KIYAMET KOPTU! (2)

Prof. İlber Ortaylı'nın aktardığı şu bilgiden, Türkçe Alfabe konusundaki çalışmaların çok daha eskilere gittiği anlaşılıyor: “1850'lerde, Azerî reformatörü Mirza Fethali Ahunzade, Osmanlı Encümen-i Daniş'ine (İlimler Akademisi) Lâtin harflerinin kabulünü önerdiğinde, kapı dışarı edilmedi.  Yöneticilerin bu işi gerçekleştirecek hâlleri yoktu, ama kendisine hak verdiler, bir de Mecidiye nişanı” (Gelenekten Geleceğe, s, 30)!     
Prof. Mehmet Kaplan da, “Arap harflerinin Türkçenin bünyesine uymadığını, okunmasının güç ve karışık olduğunu, daha Tanzimat devrinde ortaya atıldığını, hattâ, o devrin akademisi olan Encümen-i Dâniş'te tartışıldığını” belirtmektedir (Mehmet Kaplan, “Kültür ve Dil”,  s.199).
Lâtin harflerinin kabulünün çok yerinde bir karar olduğu muhakkaktır. Fakat eski yazı ve Osmanlıca hiç olmazsa isteğe bağlı olarak okullarda öğretilmeliydi. Bugün bunun, geçmişimizle nasıl bir kültürel kopukluk ve boşluk yarattığı meydandadır. Ancak, Osmanlıcanın da, halkın ancak yüzde birinin konuştuğu bir dil olduğu unutulmamalı ve geçmişe ağıt yakılmaktan vaz geçilerek Güzel Türkçemiz benimsenmelidir. 'Dil Devrimi yüzünden, halkımız artık mezar taşlarını bile okuyamıyor' diyenlere, Osmanlı'dan kalmış mezar taşlarını okumanın bir uzmanlık işi olduğunu da hatırlatalım! 
Fakat, ülkemizle yakından ilgilenen Küremizin Patronları, bir yandan tarihimizden bîhaber Osmanlıcıları kışkırtırken; bir yandan da öztürkçeciler üzerinde oynamaktadır! Onlar için önemli olan çatışmanın sürmesi ve güçlü bir İç Cephe'nin kurulmasının önlenmesidir! 
Prof. Halil İnalcık'ın bu konudaki şu tespitlerini, her iki tarafta dikkatle okumalıdır: “Osmanlı Devleti'nin son yıllarında, özellikle Balkan Harbi felâketinden sonra bir Türklük Kimlik Bilinci her zamandan çok varlığını hissettirmişti. 1915'de, Dârülfünun muallimlerinden Ziya Gökalp ve M. Fuat Köprülü bir Âsâr-ı İslâmiyye ve Milliye Encümeni kurulmasında ön ayak olmuşlar ve bir Millî Tetebbu'lar (Araştırmalar) Mecmuası çıkarılması kararlaştırılmıştır.  İlk sayısı 1915'de çıkan mecmuada, Ziya Gökalp ve Fuat Köprülü, Türk Kimliğine ve kültürüne ağırlık veren incelemeler yapmaya başladılar. Gökalp daha sonra, “Eski Türklerde içtimâî Teşkilât” adlı yazısında, Sakalara kadar giden İslâm öncesi Türk sosyal örgütlenme biçimleri ve mitolojisi üzerinde etraflı bir deneme yayınlamıştır. M. Fuat Köprülü'nün, ilk yazısı, 'Âşık Edebiyatı' incelemesi, Millî Kültürden ne anlamak gerektiği üzerinedir. Köprülü bu yazısında, “Şifâhî halk edebiyatıyla 'klâsik havâs (üst sınıf) edebiyatı' arasındaki keskin ayrılığı belirtir; 'muhteşem küberâ konaklarında olduğu gibi, köylere kadar her yerde rağbet bulan Âşık Edebiyatının eski Türk estetiğini temsil ettiğini' söyler; saray ve halk arasındaki derin kültür ayrılığını vurgular” (Osmanlılar, s. 257).  
Atatürk, 1932 yılında Türk Dili Tetkik Cemiyeti'ni kuracaktır. Ne var ki, bütün devrimlerin ilk yıllarında bazı aşırılıklar olması tabiîdir. Bu, bizde de olmuştur. Osmanlı'dan devralınan devasa sorunlara, birkaç yıl içinde kalıcı çözümler bulunmasını beklemek hakşinas bir yaklaşım değildir. Nitekim, Cumhuriyetin ilk yıllarında, Öztürkçecilik işine girişilmiş. Fakat bunda aşırıya gidildiği bizzat Atatürk tarafından tespit edilmiştir. 
 “Türk demek Türkçe demek! Ne Mutlu Türk'üm Diyene!” sözleriyle, dilin bir milletin varlığı bakımından önemine işaret eden yüce Atatürk, Millî Kimliğimizin en temel aracı olan Türkçenin yabancı diller boyunduruğundan kurtarılmasını,  güçlenmesini ve böylelikle, Millî Kimliğin gelişmesini amaçlamaktaydı. Bu konuda ilk zamanların heyecanı ile muhakkak ki, bazı yanlışlar yapılmıştır. Fakat izlenmesi gereken yolu işaret eden de, yine bizzat Atatürk'tür. Dil çalışmaları sırasında bir gece Çankaya'da kendisine sunulan bir listeyi okuyan Atatürk şunları söyler: “Yeni Türkçe kelimeler teklif edebiliriz. Bu yönde ısrarla çalışmalıyız.  Fakat Türk dilinin yapısını zorlamak olmaz. Bu bünye meselesini Türk dilinin olgunlaşma seyrine bırakmalıyız.  Birkaç gün önce Ahmet Cevat Bey'e söyledim.  'Ketebe, yektübü Arabındır; kâtip, kitap, mektup' Türk'ündür” (Y. Koç, A. Koç, “Belgelerle Mustafa Kemal Atatürk”, s. 153).
Falih Rıfkı Atay da, Atatürk'ün şu sözlerini hatırlatmaktadır:  “Çocuğum beni dinle. Türkçenin hiçbir yabancı kelimeye ihtiyacı olmadığını söyleyenlerin iddiasını tecrübe ettik. Bir çıkmaza girmişizdir. Dili bu çıkmazda bırakırlar mı? Bırakmazlar… Biz de çıkmazdan kurtarma şerefini başkalarına bırakmayız” dediğini belirtmektedir (Prof. Mehmet Kaplan, age. s.208).
Dilde özleştirmeyi (öztürkçecilik) savunanların önemli bir gerekçeleri şuydu: “Osmanlıca konuşan aydınları halk anlayamamaktaydı, bunun için  Osmanlıca kelimelerin Türkçe karşılıkları kullanılmalıydı!” 
 Peki, aydınlarımızın bugün kullandığı dili halk anlayabiliyor mu? Atatürk'ten sonra, Türkçenin özleştirilmesi işinde aşırıya gidilmiş, Türkçe köklere dayanmayan birçok kelime, halkımızın severek ve anlayarak kullandığı kelimelerin yerine dayatılarak, bu yapay kelimeler dilimizi istilâ etmiştir. Bu durum Türkçenin anlatım zenginliğini de yok etmiştir.
 Prof. Mehmet Kaplan, dildeki tasfiyeciliğin edebiyatımızda büyük bir kısırlığa ve millî kültürümüzde önemli bir kopukluğa sebep olduğunu savunmakta ve çok haklı olarak, Türkçeye Arapçadan geçen 'akıl' kelimesi yerine önerilen 'us' kelimesinin kullanılması sebebiyle  'akıl kârı',  'akıl satmak', 'akıldan çıkarmamak', 'akıl hocası', 'akıl defteri', 'akıl dışı', 'akıl erdirememek' gibi yirmiden fazla deyimin kaldırıp atılmasının nasıl savunulabileceğini sorgulamaktadır. 
 Daha böyle, duygu dolu, tarihimizle özdeşleşmiş ne kelimeler kaldırılıp atılmadı ki! Meselâ 'Hürriyet' bu kelimelerden birisidir. Vatan şairi Namık Kemal'in, 'Ne füsunkâr imişsin ey didarı hürriyet', İstiklâl Marşımızın şairi Mehmet Akif'in, 'Ben ezelden beridir hür yaşadım hür yaşarım' mısralarıyla, Atatürk'ün “Hürriyet ve İstiklâl Benim karakterimdir” vecizesiyle kalplerimize kazınan bu kutsal kelime dilimizden bir çırpıda atılıp, yerine Türkçeyle hiçbir bağı bulunmayan, tam takır bir 'Özgürlük' kelimesinin icad edilmesinin arkasında 'görünmeyen bir el' yok mudur? 
Şimdi düşünüyoruz da, bir zamanlar bizim de kendimizi kaptırdığımız öztürkçecilik, bir İlericilik-Gericilik perdesinin arkasına gizlenen, 'Dilde Irkçılıktan' başka bir şey değilmiş ve bunun, kültürümüzü bozmak isteyen Küresel Elit'in ilgi alanı dışında olmadığı da muhakkaktır!
Dil Devrimini, -Atatürkçülük adına-, Atatürk'ün karşı çıkmasına rağmen, Osmanlıca, Arapça ve Farsça kelimelere ve hattâ bu dillere âdeta düşmanlığa dönüştürenler, her nedense, aynı hassasiyeti İngilizce, Fransızca ve Lâtince kökenli kelimelere karşı göstermemişlerdir! 
Ayrıca, bizi kültürümüzden koparacak birçok 'hata' yapılmıştır. Meselâ, isimlerin sonundaki 'd' harfinin 't' olarak kullanılması sonucu;  Selâhaddin, Necmeddin, Abdülhamid, Abdülmecid gibi isimlerin 't' ile bitirilmesi gibi! Burada, dinimize karşı bir tavır görülmektedir.  Çünkü, 'din' eki ile biten Selâhaddin dinine bağlı kimse demektir. Selâhattin'in ise hiçbir anlamı yoktur! Necmeddin: dinin yıldızı demek; Necmettin'in ise hiçbir anlamı yok! Bunlar elbetteki tesadüfî uygulamalar değildir. /... 


 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık