• 06 Aralık 2018, Perşembe 17:16
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

KEMALİZM BU CUMHURİYETİN İDEOLOJİSİYDİ ! ( 7 )

Türkiye'yi sürekli olarak kendi yörüngelerinde tutmak isteyen Batılı güçler ve yerli işbirlikçileri ısrarla, Kemalizm'i Faşizm ve Nazizm'le eş tutmakta ve demokratik bir yönetim olmamakla suçlamaktadırlar.  Bunun nedeni elbetteki Kemalizm'in yeniden rehber edinilmesi endişesidir. Ne yazık ki, tarih şuuruna sahip olmayan Batı hayranı aydınlarımız da bu kara propagandadan etkilenerek; onlar da Kemalizm'e saldıranlar kervanına katılmaktadırlar! 
Liberal düşünceli bir aydınımız olan Prof. Bülent Tanör'ün, I. Meclis'in demokratikliğinin  bir kanıtı olarak yaptığı şu değerlendirme bu bakımdan önemlidir: 
“Savaş olayının demokrasiyle yürütülmesi, 'militarizm'in olmadığını, sivil otoritenin, gerek Yerel Kongre İktidarlarında, gerekse TBMM'de askerî otoritenin kesinkes üstünde olduğunu da kanıtlar.  Bu veriler, yeni 'Türkiye Devleti'nin, günümüzde bazılarının sandığı gibi, 'yukardan aşağı' değil, 'aşağıdan yukarı' kurulduğunu gösterir. Bir şeyi daha açıklar: Yine bazı çevrelerin  ileri sürdüğü gibi, devletin kuruluşu 'militarist' değil, sivil ve demokratik karakterlidir” (“Kurtuluş”, s. 121).
Altı Ok'ta Demokrasi Yokmuş! 
Prof. Taner Timur'un yaptığı şu değerlendirme, 'Türkiyeli aydınlarımızın' bir türlü görmek istemedikleri önemli bir gerçeğin ifadesidir: “Halkçılık ilkesi, öncelikle bir siyasî egemenlik felsefesi anlamında algılanmaktadır. Bu deyimin demokrasi karşılığı olarak da kullanıldığı kuşku götürmez” (Taner Timur, Türk Devrimi)! 
Evet, tarih şuûruna sahip olmayan  'Türkiyeli Aydınlarımız'a göre, 6 OK'ta demokrasi yoktur! Prof. Bülent Tanör'ün yaptığı şu değerlendirme ise bu suçlamaların hiçbir temelinin olmadığını ortaya koymaktadır: “Açıkça görülüyor ki, Mustafa Kemal, liberalizmi ya da demokrasiyi değil, devrim programını ön plâna almıştı. Millet egemenliği kavramına yollama yapması, milletin ya da temsilcilerinin devrim istedikleri anlamına değil, devrim yolunda devam etmeden milletin gerçekten egemen  olamayacağı anlamına geliyordu” (“Kuruluş”, s. 32)!
Prof. Bülent Tanör, diktatörlük iddiaları konusunda da şu değerli analizi yapmaktadır: 
“Kemalist rejim otoriterdi ama totaliter değildi. Toplumun ve bireyin bütün yaşamını kucaklamak ve biçimlendirmek iddiası gütmüyordu. Zaten, işlenmiş ve sistematik bir ideolojisi ya da doktrini yoktu. En başta Mustafa Kemal Atatürk'ün kendisi buna karşıydı. Olan, bir ideolojiden ziyade esnek bir dünya görüşüydü.  Kemalist rejim, otoriter yapısına rağmen, bunu dengeleyen demokratik eğilimleri de bağrında taşıyordu. Bağımsızlık artık elle tutulur bir gerçekti ve en azından ulusal özgürlük getirmişti. Bunun ulusal demokrasiye geçişin önkoşulu olduğu, bütün dünya tarihinden çıkan ortak derslerden birisidir. Yönetici sınıf ya da seçkinler yarışmacı-çoğulcu yöntemlerle iktidarda bulunuyor değillerdi ama, Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın aşağıdan yukarı dalgası üzerine oturmuşlardı. Siyasal  anlamda değilse bile, sosyolojik anlamda toplumun demokratik katlarını ve özlemlerini temsil ediyorlardı. Yeni seçkinler Osmanlı yönetici sınıfından farklı olarak monarşik, aristokratik, dinsel ya da ayrıcalıklı desteklere dayanmıyorlardı; bunları kendileri yıkmışlardı. Rejimin demokratik ilke kural ve kurumları da vardı: Saltanatsız ve hilâfetsiz, kayıtsız şartsız millet hâkimiyetine dayalı yeni bir anayasal düzen, güdümlü bile olsa seçimler, TBMM'nin  ve yasallık ilkesinin yüceltilmesi, feodal, dinci ideoloji ve kurumları gerileten lâiklik v.b. Askerî ve polisiye unsur ön plânda değildi. Rejim otoriter olmasına karşın, 20. yüzyılın otoriter rejimlerinin çoğundan farklı olarak militarist karakter taşımıyordu. Asker-Sivil otorite ayrımı esasta gerçekleşmiş; birincisi ikincisine tâbi kılınmıştı. TSK  ancak perde gerisinde bir supap ya da bekçiydi. Rejimin Gestaposu, Çeka'sı, KGB'si yoktu. Gönüllü kitle desteği özellikle kentli orta sınıflarda ve aydınlarda belirgindi. Rejim, dönemin başka bazı otoriter ülkelerindeki durumdan farklı olarak, büyük kalabalıklara dayalı histerik ve demagojik gösteriler düzenlememekteydi. Kemalist rejimin otoriter niteliğini ve bunun sınırlarını, dünyadaki otoritarizmlerle karşılaştırarak  bir sonuca varmak daha isabetli olur” (“Kuruluş”, s. 134). 
Prof Tanör,  Kemalist rejimi, 'Özgürlüğe Doğru Disiplinli Bir Yürüyüş' olarak tanımlayanların olduğundan söz etmektedir ki, bu çok doğru bir tespittir. 
Daha I. Meşrutiyet'ten önce, Şinasi'nin vurguladığı gibi, halk eğitilmeden, aydınlatılmadan gerçek bir demokrasiye ulaşılması mümkün değildi. Atatürk de bunu çok iyi biliyordu. “Köylü Milletin Efendisidir” sözü hamaset için söylenmiş bir söz değildi. Köy Enstitüleri  atılımı  ile köylünün uyanmasını amaçlıyordu. 1937 yılındaki son Meclis açılış konuşmasında 'Köylünün toprak sahibi yapılması ve toprakların bölünmemesi konusuna' özellikle dikkat çekmekteydi. Yani eğitimli ve ekonomik özgürlüğüne sahip köylüyü devletin geleceğinin garantisi olarak görüyordu. Devrimlerle ve Ekonomik Milliyetçilik programı ile bunun gerçekleşmesini amaçlamaktaydı.
 Atatürk'ün sahte 'Millî İrade' demagoglarından büyük farkı da işte budur. 
Bugün, Atatürk'ü çok partili isteme geçmemekle suçlayan ve bu yüzden Atatürk'e 'DİKTATÖR' diyen gafiller dönemin şartlarından acaba haberdar mıdırlar? 1920'lerde halkın durumu nasıldı? Okur yazarlık oranı neydi? Halkın ekonomik özgürlüğü var mıydı? Ağaların ve eşrafın gücü neydi? Çok Partili bir sisteme geçilseydi, seçimler sonunda gerçekleşecek olan irade halkın mı yoksa ağaların ve eşrafın iradesi mi olacaktı? Bunlar, bizim demokrasi âşıklarının ne umurunda! 
Turan hülyaları içinde, trenle Kafkas cephesine giderken, gördüğü yoksul ve viran  Anadolu manzaraları karşısında düş kırıklığına uğrayan Şevket Süreyya'nın izlenimleri, Cumhuriyet öncesi yıllar hakkında bize bir fikir  verebilir: “Bu Anadolu, şiirlerde okuduğum, mektep şarkılarında haykırdığım Anadolu'ya hiç benzemiyordu. Çağlayan sular, öten bülbüller, altın başaklar, altı üstü birbirinden zengin ve dünyanın hazinesi olan Anadolu herhâlde burası olmasa gerekti. Burası dünya kabuğunun çoktan ölmüş bir parçasıydı... Köy denilen şey, bozkırın boşluklarında kaybolmuş bir takım kovuk-lardı. Ara sıra rastlanan küçük istasyon kulübelerinin önlerinde kımıldayan insanlar, bu çorak toprakların yürüyen parçaları gibiydiler” (“Suyu Arayan Adam”, s. 80)!
Düşününüz ki, bir tarım ülkesi olan Türkiye'de sadece 20  ziraat mühendisi vardı! Böyle bir ülkede, Batı'daki gibi liberal bir iktisadî ve siyasî sistemin ya da Rusya'daki gibi sınıf esasına dayalı  bir sistemin  uygulanmasını istemek nasıl bir akıl tutulmasıydı? 
Şevket Süreyya Aydemir, Atatürk'ü 'diktatör' olarak suçlayan 'bizim demokrasi âşıklarına' şu dersi veriyor: “Batı'da hürriyet, hemen bütün dünyanın, yani bütün sömürge ve yarı sömürgelerin hürriyetsizliği pahasına yaşıyordu. Dünya asırlardır Batı için çalışmıştı. Hâlbuki, kol gücünden ve alın terinden başka sermayesi bulunmayan Türkiye'nin, kendini bir Batı hürriyeti sarhoşluğu içinde, bir Batı demokrasisinin hayâline kaptırması ancak bir aldanışla neticelenebilirdi. Hulâsa, o günlerde Yeni Türkiye'nin çok partiye değil, tek ve kudretli bir irâdeye ve bu irâdenin halk için şefliğine ihtiyacı vardı.  Bu şef ancak Gâzi olabilirdi” (Tek Adam, Cilt III, s. 210).
Atatürk, sadece bir Türk Milliyetçisi olmakla kalmamış, Türk Milliyetçiliğini bir devlet politikası hâline getirmiştir.  Fakat bu  milliyetçilik ırkçı değil, anti emperyalistti; maceracı değil; gerçekçi ve barışçıydı; Bölge Merkezli bir politika takip ediyordu! 
E. Tümamiral Soner Polat'ın, Atatürk'ün Bölge Merkezli ve Avrasya eksenli siyasetinin  ne kadar isabetli olduğunu vurgulayan şu analizi ile noktalayalım:
  “Türkiye'nin Batı dünyasının bir üyesi olması jeopolitiğin her türlü yasasına aykırıdır. Çünkü Türkiye; tarihi, coğrafyası, sosyolojik yapısı ve kültürel dokusu ile bambaşka bir gerçekliktir. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında abartılan Sovyet Tehdidinin de etkisiyle Batı kulübüne üye olmuş ve doğasına aykırı bir topluluk içinde gelecek aramıştır”  (Aydınlık, 13 Ağustos 2018).


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

yukarı çık