• 14 Şubat 2019, Perşembe 16:49
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

KEMALİST BİR DIŞ POLİTİKAMIZ OLSAYDI ! (2)

Bir başka vahim yanlış da, 1916 yılında, Sykes-Picot anlaşmasıyla Türkiye’nin İngiltere ve Fransa arasında paylaşılması konusudur!

Burada şu soruyu soralım: Türkiye I. Dünya Harbi’ne girmeseydi, böyle bir paylaşma söz konusu olacak mıydı?

Biz, Birinci Dünya Harbi’ne girmediğimiz hâlde, böyle bir paylaşmanın yapıldığını varsayalım. O zaman, Almanya ile Avrupa’da savaşan İngiltere ve Fransa’nın, bize de saldırmaları gerekecekti ki, bu ihtimal dışıdır.

Hadi, bize saldırdıklarını düşünelim! O zaman biz, kendi vatan topraklarımızı savunuyor olacaktık! Hem de, Avusturya ve Bulgaristan’a yardım için Romanya ve Sırbistan cephelerine en seçkin birliklerimizi göndermemiz de söz konusu olmayacak; bu birlikler de vatan savunmasında kullanılacaktı! Ayrıca, bir Sarıkamış felâketi de yaşanmayacaktı!

Bugün, bunlar hiç tartışılmadan, Sykes-Picot anlaşmasıyla Osmanlı’nın paylaşıldığı; Yalta Toplantısı’nda ülkemizin, Amerikan nüfûz bölgesine bırakıldığı, bazı popüler tarihçilerimiz tarafından bile gündeme getirilebilmektedir!

Bugün kesin olarak şunu söyleyebiliriz: Türkiye, Atatürk’ten sonra Kemalist bilinçle hareket etseydi, ezelî düşmanları olan Batı ile ittifak yerine, Bölge Devletleriyle işbirliği yapsaydı; yaşadığımız coğrafyada, emperyalist devletlerin esamileri bile okunmazdı.

Sykes-Picot anlaşmasının ve Yalta Toplantısı’ndaki paylaşımın sürekli olarak gündeme getirilmesi, bu önemli gerçeklerin de sorgulanmasını engellemektedir!

Ne yazık ki, başta kendi kurduğu parti olmak üzere, Türk aydınları ve siyasetçileri Kemalist bilinçten uzaklaşarak, emperyalizmin Orta Doğu’daki çıkarlarının bekçiliğine soyunmuşlardır! Bugün karşı karşıya bulunduğumuz perişan tablonun temel nedeni de budur.

Cumhuriyet Osmanlı’dan bir enkaz devralmıştı. Liberal ekonomi anlayışının Osmanlı ekonomisine hâkim olması sonucu, gelişmekte olan Osmanlı sanayisi çökmüş, ülke tam bir sömürgeye dönüşmüştü. Türkiye, Lozan’da bağımsızlığını kazanmış fakat gümrüklerine tam hâkim olamamıştı! Gümrük hâkimiyeti ancak, 1929 yılında sağlanabilecektir! Dikkat ediniz; Lozan’la 1923’te değil! Çünkü emperyalistler, Kemalistlerin 6 yıl bile dayanamayacağını umuyorlardı! Bunun için, gümrüklerimize tam hâkim olmak hakkını bize ancak 1929 yılında tanıdılar!

1929’dan önce ithalde alınan gümrük vergilerimiz yüzde 12,9 iken, 1929’da yüzde 45,7’ye yükseltilecektir! Bunun, Cumhuriyetin ilk yıllarında, ekonomi üzerinde ne kadar olumsuz etkileri olduğu, ithalât ve ihracat rakamlarına bakıldığında görülecektir. 1923 yılında 60 milyon lira olan dış ticaret açığı 1929 yılına gelindiğinde 101 milyon liraya yükselecek fakat, gümrüklerimize hâkim olduğumuz 1930 yılında, dört milyon lira fazla verecektir (Prof. Mustafa A. Aysan, “Atatürk’ün Ekonomi Politikası”, s. 177)!

1923 yılında, Amerika’dan Ankara’ya gelen Sabiha Sertel’in şu gözlemleri ülkenin nasıl bir yoksulluk içinde olduğunu göstermektedir: “….Devrimin önünde kalkındırılacak bir ülke, ortaçağdan son çağa geçirilecek bir insan topluluğu duruyordu. Çocuğumu hava aldırmak için arabasıyla avluya çıkardığım ilk gün, tuhaf bir manzarayla karşılaştım. Köylü kadınlar yanıma geldiler. Hepsi birden konuşuyor, benden bir parça yama istiyorlardı. ‘Yama!’…Elbise veya kundura değil!…” (“Roman Gibi” s. 64)!

Bugün kapatılmış olan Nazilli basma fabrikasını, Sovyet Rusya’dan parça parça getirerek kurduk! Fabrika 1938’de 9 milyon metre basma, 145 ton iplik üretti. Üretim bir yıl sonra 12 milyon metre basma, 3407 ton ipliğe; 10. yılın sonunda basma üretimi 20 milyon metreye, iplik üretimi 2 bin 800 tona çıktı. 1974 yılında elde ettiği 71.5 milyon liralık kârla, Türkiye’nin en büyük 100 işletmesi arasına girdi.

Ne yazık ki, Özelleştirme Çılgınlığı, Atatürk’ten yadigâr bu fabrikamızın da sonunu getirdi!

Falih Rıfkı Atay’ın, ekonomik kalkınma davasının güçlüğü hakkındaki şu sözleri düşündürücüdür: “Kısa ve uzun vadeli hiçbir ödünç alma imkânı yoktu. Her şey yapılacak ve 1911’den 1922 sonuna kadar dört harp geçiren, yanan, yıkılan, milyonlarca evlâdını kaybeden, üstelik bütün gelir kaynakları sıfıra inen, vatan yoksullarının parası ile yapılacaktı. Bilmiyorduk! Bir bilen ve öğreten de yoktu. Mekteplerde okudukları veya okuttukları on dokuzuncu asır iktisat teorileri ile yeni devlete nasihat verenleri dinlesek, kollarımızı kavuşturup bir asır beklemeli idik. ‘Devlet demiryolu yapamaz. Kitapta yeri yok’ sesleri geliyordu. Demiryolunu imtiyazlı yabancı şirketler yapmalı idi” (“Çankaya”, s. 451, 544).

Falih Rıfkı Atay, Devletçiliğin yeni Türkiye’de milliyetçilik demek olduğunu, amaçlarının da, “Bu geri Asya memleketini, ileri Avrupa memleketi hâline getirecek her şeyi, her şeyi temelinden kurmak olduğunu” belirtir.

Falih Rıfkı’nın belirttiğine göre, Meclis kürsüsünde bir de “üç beyaz” parolası revaç bulmuştur: “Ekmeğimizi kendi unumuzdan yoğurmak, şekerimizi kendi pancarımızdan almak, bezimizi kendi pamuğumuzdan dokumak! Ah bunda bir muvaffak olunsaydı! 1923 kafası ve iradesi imkânsızlığa meydan okumuştur. Doğru, eğri, eksik, tamam; fakat ‘Türk’ün yapamayacağı’ sabit fikrini yenmiştir” (“Çankaya”, s. 453).

Bugün, Atatürk’ün Tek Parti Dönemini eleştirenler, Osmanlı’dan ne devraldığımıza, Cumhuriyetin o yoksunluklar içinde neleri başardığına bakmalıdırlar.

Türkiye, Atatürk’ün Tek Parti Döneminde, gerçekten de olağanüstü başarılar elde etmiştir. Plânlı Karma Ekonomi siyaseti ile Türkiye, Batı ekonomilerine olan bağımlılığını büyük ölçüde kırmayı başarmıştır.

Atatürk Türkiye’si, İnönü yönetimine, birçok şeyi başarmış bir Türkiye bırakmıştı. Bunun sonucu olarak da, Türkiye 1946 yılına, 250 milyon dolarlık bir döviz rezervi ile girmiş ve l00 milyon dolara yakın da bir dış ticaret fazlası vermişti. Buna rağmen, II. Dünya Harbi’nden sonra, hiçbir ekonomik mantığa dayanmadığı hâlde, yoğun bir dış yardım arama çabasına girilmiş; önce Truman Doktrini; sonra da Marshall Plânı’yla, ‘Ekonomik Kalkınmamızın’ gerçekleşeceği hayâli CHP ve Demokrat Parti hükümetlerine hâkim olmuştur!

Gazeteci Serdar Turgut, bir makalesinde, Tek Parti Dönemi’nde sanayileşmede önemli başarılar elde edildiğini, Türkiye’nin 1938 yılı hariç, 1930-1946 yılları arasında dış ticaretinin sürekli fazla verdiğini belirtiyor ve “1930’lardaki bu başarılı sanayileşme hamlesinin savaştan sonra da sürdürülmek istendiğini, bunun için ‘İvedili Sanayi Plânı’ hazırlandığını, ancak ABD’nin yeni başlatacağı dış yardım programına Türkiye’nin de dahil edilmesi için, bu ülkenin onayına sunulan plânı, ABD’nin reddettiğini ve bu sanayileşme plânı yerine, tarıma ve altyapı tesislerine dayalı bir plân önerdiğini, sonuçta Türkiye’nin 2001 krizine uzanan kaderinin o günlerde çizildiğini” vurguluyor (Hürriyet, 24.Mayıs.2001)!

Çok Partili hayata zamansız bir şekilde geçmemiz gerçekten de, vahim bir hataydı. Türkiye Eğitim Hamlesini ve Plânlı Karma Ekonomi siyasetini sürdürmeliydi. Ayrıca, siyasete yapılacak dış müdahalelere karşı duyarlı olunmalı ve demokratik hak ve özgürlükler istismar ederek, Millî Devlet’in Anayasal dayanaklarını hedef alan siyasî anlayışlara karşı da müsamahalı olunmamalıydı. Ne yazık ki, sandık fetişizmi aydınların gözlerini bağladığından, Millî Devlet için bir felâket demek olan bu iki konuda gereken duyarlılık gösterilemeyecektir.

Türkiye, Çok Partili Sisteme geçmekle yetinmedi; ‘Batı’nın Ekonomik Vesayeti altına girmek demek olan’, Serbest Piyasa Ekonomisine geçmeyi de kabul etti! Hâlbuki, Plânlı Karma Ekonomi siyasetini sürdürmüş olsaydık, dış ticareti sürekli açık veren ve bu nedenle, ABD Başkanı tarafından, twitter mesajı ile ‘ekonomik olarak mahvedilmek’ tehditlerine maruz kalan ve bu tehditleri cevapsız bırakan bir ülke durumunda olmazdık!

İktidarın, Parlamentodaki muhalefetin ve devşirilmiş aydınların bugün hâlâ, Batı ekonomilerine bağımlılığımızın yegâne nedeni olan Serbest Piyasa Ekonomisini inatla savunmaları, yaşadıklarımızdan hiçbir sonuç çıkarılmadığını göstermektedir.

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık