• 16 Aralık 2018, Pazar 17:17
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

KATILIMCI BİR DEMOKRASİYİ NASIL KURACAĞIZ?

Bu sorunun cevabı, daha işin başında, yani 1946'da Çok Partili Hayata girmeye karar verildiğinde düşünülmeli; hiçbir hazırlık yapılmadan, Çok Partili Hayata balıklama atlanılmamalıydı! Hepsinden önemlisi, Atatürk'ün, daha ilk Meclis'in kuruluşu sırasında, seçilecek milletvekillerinde aranacak vasıflar konusunda belirlediği şu kriterlerin göz ardı edilmesiydi: 
l. Salabatı Milliye 
2. Cesareti Medeniye 
3. Kabiliyeti Fikriye 
Yani, seçilecek milletvekilleri milliyetçi olmalı, vatanın ve milletin menfaatlerini cesaretle savunacak kimseler olmalı ve yüksek fikrî kabiliyete sahip bulunmalıydılar. 
Kifayetsiz fakat ihtiraslı siyasetçilerin hasbelkader ülke yönetimine gelmeleri hâlinde, bunların yönetim kademelerine kendi yandaşlarını değil, Cumhuriyetin kuruluş ilkelerini benimsemiş; ehliyetli ve liyakatli kadroları getirmelerini sağlayacak tedbirler alınmış olunsaydı biz bugün daha başka şeyleri tartışıyor olurduk. 
Demokrasiyle amaçlanan, vatandaşların adaletli bir düzende,  huzur, güven ve refah içinde yaşamalarının sağlanmasıdır. Seçimlerle devletin başına getirilecek olanlar da bunu sağlayacak niteliklere sahip olmalıdır. Zaten yüce dinimizin buyruğu da budur. Dinimiz, işin başına 'EHİL' olanları getirin, 'Emaneti Ehline Verin' diyor (Nisa Suresi 58).
 Ve tabiî ki, namus ehli ve vatan ve millete bağlılıkları güçlü; liyakatli kişiler olmaları şartıyla! 
Peki, hadi sorgulayın bakalım; bugün 'İleri Demokrasimizde'  demokrasinin seçim şartı muntazaman yerine getiriliyor da, ikinci ve çok daha önemli kısmı olan 'Ehliyet ve  Liyakat' meselesinde durum ne merkezdedir? 
Seçilenler toplumun en kabiliyetli en liyakatli olanları mıdır? Bunların keyfî yönetimlerini engelleyecek denetim mekanizmaları mevcut mudur?
 Ne yazık ki, bu ülkede 'demokrasi' görüntüsü altında, demagogların ve dalkavuklarının 'Her Şeyi Halk Belirliyor' teraneleri ile perdelenen bir 'Demokrasicilik Oyunu' oynanmaktadır; 'Millî İrade' denilerek yüceltilen halk sadece figürandır; konu mankeninden farksızdır. 
O, her vesile ile suçladıkları Atatürk'ün tek parti döneminde, yürütmenin uygulamaları bugünkünden çok daha etkili bir şekilde denetlenmekteydi. Nüfûz suiistimali yok denebilecek bir düzeydeydi. Hâkimler ve Savcılar çok daha bağımsız idiler. Yerel yönetimlerde de, ülke genelinde de günümüzdeki gibi yaygın bir keyfî yönetim söz konusu değildi.  Kanunlar ve kurallar uyulmak içindi; çiğnenmek için değil.
 Hiç unutmam; 1950'lerin başında, doğduğum ve yaşadığım şehir olan Giresun'da, şehir içinde, taşıt araçları için korna çalma yasağı vardı ve h
erkes buna uyardı. Yaklaşık 20 bin nüfusa sahip Giresun'da, esnaf kaldırımlara bir şey koyamazdı. Yasaktı! Giresunlular kaldırımlarda rahatlıkla yürürlerdi. Hey gidi günler hey!
 Prof. Erol Manisalı günümüzdeki,  demokrasinin bir karikatürü niteliğindeki  genel tabloya bakarak şu değerlendirmeyi yapmış: “Eğer dünya ülkelerinin yüzde 85'inde, katılımcı demokrasiyi oluşturacak örgütlenmeler yoksa, insanlar toprak ağasına, din ağasına, sermaye ağasına, parti ağasına, asker ağasına bağlanıyorsa 'siyaset' bu  bataklığın bir parçası olur. Siyaset adı altında, 'siyasal bir oyun' sergilenir ve kalabalıklar (sürüler) bu oyunu iki ayakları ile alkışlayarak seyrederler; aynen dizi seyreder gibi.”
Önümüzde belediye seçimleri var. Adaylar belirleniyor. Bir propaganda dönemi yaşanacak. Neticede, parti yönetimlerinin seçtiği adaylar arasından Belediye Başkanı, Belediye Meclisi üyeleri, İl Genel Meclisi üyeleri ve mahalle muhtarları seçilecek.
Peki, bu seçilenler gerçekten, en yetkin ve en liyakatli olanlar mı olacak? 
Buna 'evet'  diyebilecek kimse var mıdır?
 Çok Partili Sistemin bugüne kadarki uygulamalarının sonuçları meydandadır!
 Peki, günümüzdeki bu demokrasi uygulaması bu sonuçları verdiğine göre bir şeyler yapılması gerekmez mi? Üniversitelerin, toplumbilimcilerin bu konuya kafa yormaları gerekmez mi? 
Yaşadığımız bu sisteme sözde demokrasi, yani halkın kendini yönetecekleri kendisinin seçmesi diyoruz fakat aslında halk söz sahibi değildir. Sadece, önüne aday olarak çıkarılanlara oy vermek zorundadır! Bir sonraki seçime kadar da, hiçbir şekilde söz hakkı yoktur! 
Hâlbuki, günümüzün devasa mahalleleri ve şehirleri artık eski yöntemlerle yönetilebilir mi? Önceki yıllarda Milliyet Gazetesinde Küba hakkında yayınlanan bir yazı dizisinde okumuştum. Küba'da Mahalle Meclisleri varmış! Mahalle hakkındaki önemli kararlar önce bu mahalle meclislerinde tartışılmaktaymış! Meselâ, mahallede kreş açılması, çocuklar için oyun parkları yapılması, yeşil alanlar ayrılması gibi birçok konuda mahalle meclisleri söz ve karar sahibi imiş! 
Günümüzdeki muhtarlık kurumu ile bu mümkün müdür? Bir düşününüz:  mahallelerimizde, siyasî partilerin doğrudan müdahale edemedikleri seçimlerle, Mahalle Meclislerini ve Meclislerin de kendi Meclis Başkanlarını seçtiklerini!  Belediye Meclislerinin de yine, bu Mahalle Meclislerinin üyeleri arasından seçildiğini!
Mahalle ve köylerden başlayacak bu gerçek demokrasi uygulamasının ülke sathındaki sonuçlarını düşünebiliyor musunuz?
İşte, gerçekten katılımcı bir demokrasiye ancak böyle ulaşabiliriz. 
Gerçek anlamda bir demokrasinin ancak örgütlü toplumlarda yaşanacağı iddia edilir.  Biz bunun doğru olduğuna inanmıyoruz. Demokrasinin beşiği olarak gösterilen Batı Avrupa ülkelerine bakınız. Fransa'ya bakınız! Sarı yeleklilerin eylemlerine tanık olduk. Bu hareket bir halk hareketi olarak doğdu. Ne sendikalar ne de partiler hareketin içinde yoktular!
 Peki neden? Çünkü sendikalar ve siyasî partiler Fransa'da büyük itibar kaybettiler. 
Aynı durum ülkemizde de söz konusu değil mi? Sendikalara ve Siyasî Partilere güven kaldı mı? Çevremizdeki herhangi bir dernekte bile, üyelerin, yönetimleri denetleme imkânı var mıdır? Seçilenler seçildikleri kurumları demokratça mı yönetmektedirler?  
Seçimlere giderken, Yeşil Giresun'dan geride ne kaldı diye bakıyorum. Tarifsiz bir hüzün içindeyim. Rant uğruna, nasıl da kıydılar o güzelliklere? 
1980'den önceki bir genel seçimde, Giresun'da CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit'in bir mitingini izleyen Uğur Mumcu'nun, ilk defa geldiği Giresun'un, hayran kaldığı  güzelliğini ifade için, 'Yeşilin mavi ile kucaklaştığı şehir' diye yazdığını hatırlıyorum. Şimdi artık mavi denizle beton kucaklaşıyor!
Bugün nerede o Yeşil Giresun? Evlerinin ya da yazıhanelerinin duvarlarındaki o güzelim eski Giresun manzaralarına bakıp iç geçirmeyen bir Giresunlu var mıdır?
Kaybettiklerimizin geri getirilmeleri mümkün değil.  Fakat artık kalanları korumak için bir şeyler yapabiliriz.  
Önce şu gökdelen binalarının yapılmasından vazgeçilmeli; yatay yapılaşma özendirilmelidir. 
Bırakınız artık Giresun'u çok sevdiğinizi söylemeyi de, Yeşil Giresun'dan kalanları kurtarmak için bir şeyler yapın.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık