• 06 Şubat 2012, Pazartesi 9:00
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

KABAHAT MİLLETTE DEĞİL!
Prof. Faruk Şen uzun yıllar Almanya'da yaşamış bir bilim insanımızdır. Geçen haftalarda,  Kanal B televizyonunda Almanya'daki gelişmeleri ve Türklerin durumunu ele alan bir programda dinledik kendisini.  Prof. Şen, Alman kalkınmasında ABD'nin olağanüstü katkılarını bazı çarpıcı örneklerle gözler önüne serdi; bugün bile, Alman sanayisinin yüzde 60'ının ABD kontrolünde olduğunu belirtti.   Verdiği önemli bir bilgi ise Almanya'nın İslâm dinini bir din olarak kabul etmediği için, Alman hükümetinin Hıristiyan ve Yahudi vatandaşlarına bütçeden yardım yaptığı hâlde, Müslüman kökenli vatandaşlarına herhangi bir yardımda bulunmamasıydı!  Evet, işte biz, dinimizi bile kabul etmeyen bir birliğe  üye olmak için 50 küsur yıldır yırtınıp duruyoruz! Eskiden sıkı bir Avrupa Birliği yanlısı olan Prof. Faruk Şen bile bir mülâkatında gazeteci Tufan Türenç'e Avrupa Birliği hakkında şunları söylemektedir: “Avrupa Birliği macerası bitmiştir.  Türkiye bu durumu kabul ederek kendisine yeni bir strateji çizmeli ve bunu da halka anlatmalıdır. Türkiye kendi onuruyla masadan kalksın ve boşuna birtakım tavizler vermesin!”
Üzerinde durmak istediğimiz asıl konu Almanya'nın II. Cihan Harbi'nden sonraki kalkınmasıdır. Almanların bu 'efsanevî' kalkınması, ikide bir “Yerle bir olan Almanya bile bakınız nasıl kalkındı; biz hâlâ daha yerlerde sürünüyoruz” denilerek, bu millete aşağılık duygusu pompalanmasının bir aracı olarak kullanılmıştır ve de kullanılmaktadır. Hâlbuki, bizzat Almanya'da uzun yıllar yaşayan Prof. Faruk Şen, aydınlarımızın ve siyasetçilerimizin çok iyi bilmeleri gereken bir gerçeği, yani Alman kalkınmasındaki ABD katkısını bize hatırlatıyor. Bize göre bu çok önemlidir çünkü ne Almanya'nın kalkınması bir efsanedir; ne de bizim geri kalışımız bu milletin yeteneksizliğindendir.
Özellikle bu milletin yetenekleri ile dalga geçen “Bu Millet Adam Olmaz” korosunun mensupları, bu ülkenin, II. Cihan Harbi sonrasında, emperyalist Batı'nın  siyasî ve iktisadî vesayetine nasıl ve kimler tarafından sokulduğunu iyi irdelerlerse (eğer görevli değillerse) bu millet hakkındaki marazî düşüncelerinin değişeceğine eminiz.
Bu konuda Şevket Süreyya Aydemir'in gözlemleri oldukça bilgilendiricidir. Aydemir,  harp sonrasının kalkınma plânlarının Ağustos 1947'de, sudan bir takım bahanelerle Başbakanlıktan İktisat Bakanlığı'na  iade edildiğini belirterek şunları söyler: “Bu kalkınma programlarını hazırlayanlar, her şeyden evvel, kendi işlerimizi, evvelâ kendi gücümüzü harekete geçirerek ve kendi teşkilâtlanma imkânlarımızdan faydalanmak yolu ile başarmayı düşünüyorlardı.  Bu inancımız 'henüz zinde olan millî mücadele ruhu' ve 1930-1938 arasındaki iktisadî tecrübe ve başarılarımızdan geliyordu.  Kaldı ki, harp yıllarının bin bir sıkıntısına rağmen, ne bütçe açıktı, ne de İktisadî Devlet Teşekkülleri zarardaydı! Sümerbank ve Etibank 1944-1945 bilânçolarını kârla kapatmışlardı. 1950'ye öyle girildi. Hem de meselâ, Ereğli kömürleri işletmesine, kömürünü maliyetinden aşağı satmak; Sümerbank'a, dokumalarını özel teşebbüsten ucuza satmak emirleri verilmesine rağmen”(II. Adam, Cilt II, s. 403, 404)!
Amerikalı uzman Thornburg bile raporunda, KİT'lerin senelik satış miktarının l milyar lira tuttuğunu belirtmektedir. Yine Thornburg, bu kuruluşlarda çalışan idarecileri “Zekâları yüksek, tahsilleri esaslı ve bir grup olarak Amerika'da kendi işlerini yapanlar kadar sanayi faaliyetlerini idare edebilecek kabiliyette insanlar” olarak vasıflandırılmaktadır (Emin Değer, “Oltadaki Balık, Türkiye” s. 360).
Evet, o yıllarda KİT'lerin başına işin uzmanları getiriliyordu.  Çok partili sistemin ilerleyen yıllarında ise bu kuruluşların başına partili  yandaşlar getirildi. KİT'lerin başına getirdikleri vasıfsız yöneticiler ve KİT kadrolarına doldurdukları yandaşlar ile bu kuruluşların verimliliğini yok eden siyasetçiler daha sonra, “KİT'ler ekonomin sırtında bir kambur” edebiyatını seslendirmeye başladılar!
Savaş sonuna 250 milyon dolarlık, yani 1946 ithalât hacminin iki mislinden daha fazla bir döviz rezervi ile giren ve 1946 yılında l00 milyon dolara yakın bir dış ticaret fazlası veren Türkiye'nin, hiçbir ekonomik mantığa dayanmadığı hâlde yoğun bir dış yardım arama çabasına girmesi, önce Truman Doktrini, sonra da Marshall Plânı çerçevesi içinde yardım almaya başlaması, CHP ve DP hükümetleri dönemlerinde kesintisiz olarak ve aynı yaklaşım içinde süregelmiştir (Türkiye Tarihi, Cilt IV. s. 343).
 Tek Parti Dönemi'nde sanayileşmede önemli başarılar elde edildiğinin, Türkiye'nin 1938 yılı hariç, 1930-1946 yılları arasında dış ticaretinin sürekli fazla verdiğinin üzerinde duran gazeteci Serdar Turgut da,  “1930'lardaki bu başarılı sanayileşme hamlesinin savaştan sonra da sürdürülmek istendiğini, bunun için “İvedili Sanayi Plânı” hazırlandığını, ancak ABD'nin yeni başlatacağı dış yardım programına Türkiye'nin de dahil edilmesi için bu ülkenin onayına sunulan plânı ABD'nin reddettiğini ve bu sanayileşme plânı yerine tarıma ve altyapı tesislerine dayalı bir plân önerdiğini, sonuçta Türkiye'nin 2001 krizine uzanan kaderinin o günlerde çizildiğini” vurguluyor (Hürriyet, 24.Mayıs.2001)!
Prof. Niyazi Berkes'e göre, Türkiye'de devletçiliğin terk edilerek, kalkınma işinin yerli ve yabancı özel sermayeye bağlanmasının gerçek sebebi, Christian Science Monitor isimli ciddî Amerikan gazetesine göre 2 milyar dolarlık yabancı yardımı akacağı hayalidir! Hâlbuki, siyasetçileri tatlı düşlere sürükleyen Marshall yardımının gayesi başkadır.  Başlangıçta sadece askerî amaçlı olan bu yardım, daha sonra ekonomik bir yön de kazanmış olmakla beraber, asıl amaç Türkiye'nin kalkınması değil, Türkiye'nin bir gıda ve hammadde pazarı olarak Avrupa'nın kalkınmasına yardım etmesidir.  Marshall yardımının kendisi, Hitler'in yamyassı ettiği Avrupa ekonomisini, devrimci hareketlerden kurtulacak şekilde kalkındırma amacı güden, dikkatle hazırlanmış bir plâna dayanmaktadır. Fakat bu yardımın Türk ekonomisi için hiçbir plânı yoktur.  Nitekim, Milletlerarası Kalkınma Bankası'nın Türkiye için bir uzman heyete hazırlattığı rapor, bir kalkınma programı değil, bir tavsiyeler listesidir. Raporun 251. sayfasında aynen şu cümle bulunmaktadır: “Türkiye'de kapsamlı bir plânlama ne arzu edilecek bir şeydir ne de bu mümkündür” (Niyazi Berkes, “200 Yıldır Neden Bocalıyoruz?”, s. 109)!
Avrupa'ya ve bu arada savaşın dümdüz ettiği Almanya'ya büyük ekonomik yardımlar yapan ABD, bize gelince sanayileşmemizin önüne set çekmiştir. Ne diyebiliriz ki,  umutlarını ABD'ye bağlayarak,  ülkeyi ABD'nin yörüngesine sokanlar utansın. Ne var ki, sorumlular açık seçik meydandayken, fatura her zaman olduğu gibi milletimize kesilmiştir!
Daha dün yüz nakli operasyonunu bu ülkenin doktorları gerçekleştirdi. Demek ki, bu büyük milletin fertleri, kendilerine gerekli imkânlar tanındığında dünyanın diğer ileri milletlerinden hiç de geri olmadıklarını kanıtlayabiliyorlar.  Demek ki, içinde bulunduğumuz durumun asıl sebebi milletin yeteneksizliği değil! Fakat ne çare ki, faturanın Türklüğe kesilmesi usuldendir.

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık