• 07 Ocak 2013, Pazartesi 9:51
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

İSLÂMİYET YÜZÜNDEN Mİ GERİ KALDIK?
 Ne yazık ki, Yakup Kadri'nin, milletin içinde bulunduğu sefaletin, karanlığın ve cahilliğin  temel sorumlusu olarak işaret ettiği, tarihten bîhaber, bu milletle bir türlü aynı frekansı tutturamayan aydınlarımızın temel yanlışlarından birisi de, bugün bile  ısrarla  tekrarlanan 'İslâmiyet yüzünden geri kaldık' saplantısıdır. Bunun da arkasından genellikle  'Araplar bizi arkadan vurdu' edebiyatı gelir! Bunlar aslında psikolojik harp sloganlarıdır ve Türkiye'yi Batı'nın yörüngesinde tutmanın bir aracı olarak kullanılmaktadır. 
Prof. Niyazi Berkes ki, solun en saygın isimlerinden birisidir; “Türkiye'de Çağdaşlaşma” isimli araştırmasında, “Osmanlı düzenini teokratik bir düzen olarak tanımlayış yanlış ve yetersizdir. Ulemanın devlet ve dünya işlerinde kendi başına yargı yürütmek istemesi devlet gücünün çok aşındığı zamanlarda olmuştur” değerlendirmesini yapmaktadır. Yine Berkes'e göre, yeniliklere karşı her tepkinin dinsel olduğu şeklindeki görüş de yanlıştır. Meselâ bize hep, matbaaya din adamları karşı çıktı şeklinde bilgiler verilmiştir. Hâlbuki bu da doğru değildir. Berkes'in belirttiğine göre, Ulemadan matbaanın kurulmasına bir tepki geldiğine dair hiçbir kayıt yoktur. Matbaanın açılmasına dair fetvayı Şeyhülislâm Abdullah Efendi hemen vermiş; matbaa açıldıktan sonra Abdullah Efendi, İbrahim Müteferrika'ya basılmasını gerekli saydığı iki kitabı da salık vermiştir.  Yalnız bu fetvada ve fermanda din bilimleri dışındaki kitapların basılacağından söz edilmektedir. Nitekim ilk basılan kitaplar dil, tarih, coğrafya, müspet bilimler, askerlik konularında olmuştur. Ne var ki, o zamanki devlet geleneğine uygun olarak kitap basma işi bir gedik olarak verilmiş, bu hak, bir mülk olarak sahibinin mirasçısına geçen bir hak olduğundan gerekli rekabet ortamı doğmamıştır.  Ayrıca, yine Berkes'in belirttiğine göre, kağıt üretiminin yetersizliği, basılan kitap fiyatlarının yüksekliği ve talep yetersizliği de matbaanın gelişmesini önleyen önemli etkenler olmuştur (“Türkiye'de Çağdaşlaşma”, s. 50).
 Maxıme Rodınson da, 1960'larda Türkçeye çevrilen “İslâmiyet ve Kapitalizm” isimli kitabında, Sermaye, Avrupa'daki ve Japonya'daki gibi gelişmediyse, ilk sermaye birikimi Avrupa'daki seviyesine erişmediyse, buna sebep İslâm dini değil, tamamen başka faktörlerdir değerlendirmesini yapmaktadır (Age. s. 95). Rodınson, Kur'an'da şansla ve tesadüfle gelen kazancın yasak edildiğinden; Peygamberimizin samimî ve güvenilir tüccarı övdüğü ve onların Kıyamet Günü peygamberlerin, adillerin ve şehitlerin arasında yer alacağına dair ve ticarette mutlak bir dürüstlüğün öğütlendiği, malını övmeyi men eden, kusurlarını göstermeyi emreden hadislerden söz etmektedir (s. 49). Yani İslâmiyet ticareti yasaklamamakta; aksine Müslümanlara dürüst ticareti emretmektedir.
Rodınson, Kur'an, aklın çok büyük bir yer tuttuğu kutsal bir kitaptır diyor ve Kur'an'da aşağı yukarı 50 defa akıl fiilinin geçtiğini, Aklınız yatmıyor mu, aklınız ermiyor mu gibi hitapların da 16 defa geçtiği üzerinde durmaktadır. Yine Rodınson, “Kur'an ideolojisi bize Eski ve Yeni Ahit'in (Tevrat ve İncil'in) yansıttığı ideolojilerden çok daha üstün derecede bir muhakemeye ve akla yer verir gibi” değerlendirmesini yapıyor (Age. s. 145).
Rodınson, İslâm hukuku ve adaleti üzerinde de şu değerlendirmeyi yapıyor: “Roma hukukuna göre yargılayan Orta Çağ Avrupa'sının yargıcı, genellikle Batı töresinden daha sistemli, daha düzenli ve daha rasyonel olan muazzam Fıkıh'a göre yargılayan Müslüman Kadı'dan çok daha fazla bir şekilde, kesin kurallarla sınırlandırılmış değildi ve karar verirken Kadı kadar bağımsız olamıyordu” (s. 153).
“Her şeye rağmen, Doğu dünyasındaki teknik, Avrupa'daki teknikten daha geri olduysa buna sebep İslâm dini değildir. Çünkü önceki devirde Müslüman Doğu'nun teknik bakımdan Avrupa'dan üstün olduğu apaçık görünüyordu.  Batı'nın bu alanda Doğu'dan öğrenip uyguladıkları bunun en kesin belirtileridir çünkü İslâm doktrininde teknik faaliyete karşı olabilecek bir şey keşfedilmez” (s. 154). İbrahim Nakai'ye “sence namuslu bir tüccar mı yoksa kendini tamamen Tanrı'ya vermek için dünyadan elini eteğini çekmiş biri mi makbuldür?” diye sormuşlar.  “Bence namuslu tüccar makbuldür çünkü onun yaptığı cihat'tır. Ticarî muamelelerde Şeytan teraziler ve ölçü aletleri yoluyla ona gelir ve böylece o Şeytan'a cihat ilân eder” demiş (s. 158). Bunlar da Rodınson'dan seçtiğimiz bazı önemli tespitler!
“Neden geri kaldık?” sorusuna cevap aranırken tarihimiz esaslı bir incelemeye tabi tutulmalıdır fakat ne yazık ki, bunun yapıldığını söylemek mümkün değildir. Geri kalışımızın temel sebebi ticaretin Akdeniz havzasından okyanusa kaymış olmasıdır. Çöken sadece Osmanlı değildir: bir havza devleti olan Venedik de çökmüştür. Sadece Osmanlı değil; tüm Doğu, Avrupa'nın etkisi altına girmiştir. Osmanlı devlet adamları ve ilim adamları bunun sebeplerini araştırmışlar ve gerçekten de esaslı raporlar vermişlerdir fakat devrin konjonktürü gerekli tedbirlerin alınmasını engellemiştir. 
Prof. Niyazi Berkes, Yeniçerilerin sürekli isyan etmelerinin Şeriat itirazıyla değil, ekonomik ve siyasî sebeplerin sonucu olduğunu belirtiyor. Devlet düzenini iyileştirmek için gerekli görülen yeniliklere karşı çıkılmasının sebebi de bu gerekçelerdir. Berkes'e göre, 1730 Patrona Halil isyanının temel sebeplerinden biri de budur. Yeniçerilerin, reform girişimlerine karşı oluşlarının şeriatçılık ile, dinî taassup ile bir ilgisi yoktur. Meselenin esası tamamen ekonomiktir ve siyasîdir. Yeniçeriler elde ettikleri gücün ellerinden gitmemesi için kimi zaman Ulema ile kimi zaman da bürokrasi ile işbirliği yaptılar. Diğer taraftan Osmanlı'da devlet gelirleri artık iltizam ile satılmakta bu işlerde de büyük rüşvetler dönmekteydi. Bu suretle elde edilen servetler de yatırıma dönüşmemekteydi. Anadolu ve Rumeli hemen hemen baştan başa âyan ve derebeylerin hükmü altına girmişti.  Cevdet Paşa, Devlet bürokrasinin içinde bulunduğu hâli şöyle anlatıyor: “Bunlar sabahları Enderun'a uğrayıp, öğleden sonraları devlet işlerini evlerinde görürler; geceleri mültezimlerle,  başkentteki rüşvet lobicileri ile düşüp kalkarlar; mehtaplı gecelerde kayık sefalarına çıkarlardı. Görülmedik tarz ve surette büyük ve müzeyyen evler ve yalılar inşasıyla; sefahat ve ihtişam içinde yaşarlardı. Bunlar Padişahın etrafını sararak namuslu kişileri birer bahane ile devlet kapısından uzaklaştırırlar; yüksek rütbeli ulemayı da semizce arpalıklar ve hediyelerle sustururlardı. Lâle devrini hatırlatan eğlencelerde şeyhler ve sofular bile içkiye dalmışlardı (“Türkiye'de Çağdaşlaşma”, s. 109). Ayrıca, devlet yönetiminde hâla daha Türk'ün değil, devşirmelerin yerini alan köle kökenlilerin hâkim olduklarını; kapitülâsyonlar yüzünden ekonominin Batı'nın açık pazarı hâline geldiğini; bu ekonomik sebeplerin yanında, Fransız İhtilâli'nin, Hıristiyan halklar üzerinde yaptığı etki ile milliyetçilik akımlarının devleti temellerinden sarsmaya başladığını; Avrupa'da gelişen bütün devletlerin bir millete dayandığı hâlde, Osmanlı'nın, Türk Milleti'ne dayanmak şuûruna çok geç ulaşmış olduğunu da hatırlatalım!
Ayrıca 1838'de İngiltere ile imzalanan ve bütün ecnebî devletlerin de yararlandığı; Osmanlı'ya Liberal Bir Ekonomik düzen dayatan Serbest Ticaret Antlaşması ile ekonomik gelişme imkânının ortadan kaldırıldığını da belirtmeliyiz. Bu anlaşmayla ithalatta %3 olarak belirlenen gümrük vergisi önce % 8'e, daha sonra %11'e yükseltilebilmiş; Cumhuriyetle birlikte gümrüklerimize hâkim olduğumuz 1929 yılında ise  % 45.7'ye yükseltilmiştir!
Evet, görüldüğü gibi sebep İslâmiyet değildir. Hangi sebeplerden ötürü geri kaldığımızı bilelim fakat bunlara da takılıp kalmayalım çünkü bu zihniyetin sebep olduğu kompleks, sürgit Batı'nın vesayeti altında yaşamamıza sebep olur. Neticede, Atatürk'ün sözüyle “Köyler vilâyetler değil, ülkeler kaybettik” ancak, O'nun dehasıyla yeniden ayağa kalkmayı başardık. Cumhuriyet'le her şey geride kaldı ve bir beyaz sayfa açıldı. Onun için, artık Atatürk'e ve Cumhuriyet'e gelelim. Atatürk'ün Batı'nın vesayetini nasıl kırdığını ve itibarı yerlerde sürünen bu milleti dünyanın en itibarlı milletleri seviyesine nasıl çıkardığını inceleyelim, inceleyelim ve inceleyelim! Çünkü bütün mesele bunların bize unutturulmuş olmasındadır. Bunu kavradığımızda bütün vesayet zincirlerini kıracağımıza emin olabilirsiniz

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık