• 28 Ekim 2013, Pazartesi 9:27
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

İLERİ DEMOKRASİNİN ADALETİ!
 İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin ‘Darbe Teşebbüsünde Bulunmak’ iddiasıyla ağır hapis cezalarına mahkûm ettiği, muvazzaf ve bazı emekli subayların itirazını görüşen Yargıtay 9. Dairesi,   237 Amiral, General ve subaya verilen cezaları onayladı.  Cezası onaylanan muvazzaf subayların 94’ü Deniz Kuvvetleri, 18’i Hava Kuvvetleri, 18’i Jandarma Genel Komutanlığı ve bir adeti de Kara Kuvvetleri mensubu! Hüküm giyen denizcilerin hiçbiri, savcılığın ve mahkemenin ‘Darbe Toplantısı’ olarak değerlendirdiği l. Ordu Komutanlığı’nın düzenlediği Plân Semineri’ne katılmadığı gibi, l. Ordu ile ilişkileri de yok! Ayrıca hiçbirinin hiçbir belgede ıslak imzaları da yok! Şu işe bakın ki, l.Ordu Komutanı Çetin Doğan Paşa sözde darbe yapacak fakat K.K.K.lığından muvazzaf subay olarak sadece bir kişi ceza alıyor! Demek ki, Çetin Paşa Ankara’daki hükümeti, Marmara ve Akdeniz’deki denizcilerle devirecekmiş!

Yargıtay’da kesinleşen BALYOZ kararları şimdi Anayasa Mahkemesi’ne götürülecek. Fakat o da ne? Bu Yüce Mahkemenin Başkanı şu açıklamayı yapıyor: “Yargıtay 9. Dairesi’ndeki arkadaşları tanırım.  Donanımlı, bilgili, tecrübelidirler. Arkadaşlarımızın yanlış yapma ihtimali çok düşüktür!”

Sayın Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın bu sözleri resmen “İhsası rey” değil midir? Kendi önüne gelecek bir dava ile ilgili olarak böyle bir demeç veren bir yüksek mahkeme başkanı normal işleyen bir hukuk devletinde bir gün bile görevinde kalamaz! İleri Demokrasimizin hâli işte bu!

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın hukuk danışmanı olan Prof. İzzet Özgenç, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararı ile ilgili olarak Yargıtay’a verdiği raporda şu değerlendirmeyi yapmış:  “Tüm deliller gerçek olsa dahi bir darbe teşebbüsünden söz edilemez. Bu durumda bile ancak ‘suç işlemek için anlaşma’ suçlamasında bulunulabilir. Bunun da Türk Ceza Kanunu’nda hapsedilmeyi öngören bir yaptırımı bulunmamaktadır. Aksi hâlde karar ihtimallere dayanarak verilmiş olur ki, bu hukukî değildir.”

 Bu sözleri söyleyen kişi sıradan bir ceza hukuku profesörü değil; 2005 yılında yapılan Türk Ceza Hukuku Reformu’nun baş mimarlarından biri. Yani, gerek İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, gerekse Yargıtay 9. Dairesi’nin uyguladığı Türk Ceza Kanunu’nu yazan kişi! Buna rağmen, komutanlarımıza  bu ağır cezaların verilmesi üzerinde düşünmek gerekmez mi?

Bu dava kapsamında yargılanan ve 18 yıl Ağır Hapis cezasına mahkûm edilen MHP İstanbul milletvekili Korgeneral Engin Alan’ın “Balyoz’un bir kelimesi doğruysa 100 yıl yatmaya razıyım. Dinimden, milletimden vazgeçmeye hazırım. 237 Türk subayını koyun gibi boğazladılar. Türk Ordusuna düşman ordusu gibi davranıyorlar” diyerek isyanına nasıl kulaklarımızı tıkayabiliriz?

Bu davaların ve tutuklamaların ordumuzda ve özellikle Deniz Kuvvetlerimizde büyük bir güç kaybına ve ordu mensupları arasında çok büyük bir moral kaybına sebebiyet verdiği muhakkaktır.

 Emekli Korgeneral Çetin Haspişiren’in ordumuza reva görülen bu haksızlığa isyanı ve üzüntüsünden kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmesi hepimizi düşündürmelidir. “Neler oluyor?  Ne yapılmak isteniyor?” diye sormak millet olarak borcumuzdur.

Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın bu açıklamasından sonra öyle anlaşılıyor ki, yargıdan adalet beklemek mümkün değil. Demek ki, boşu boşuna ‘Ankara’da yargıçlar var’ hayaline kapılmışız.  ‘Darbe Teşebbüsü’ iddiasıyla mahkûm edilen komutanların tek umudu, artık,  millettir; Türk Milletidir. Bu bakımdan önümüzdeki seçimler, hukuk dışı uygulamaların, Türklüğe ve Türk Milleti’nin varlığına karşı yürütülen operasyonların sorgulandığı bir referandum mahiyetini de taşıyacaktır.

           Mehmet Altan, Ergenekon davası ile ilgili bir yorumunda şunları yazmıştı: “Burası NATO ülkesi. Burada NATO’nun ve Amerika Birleşik Devletleri’nin istemediği hiçbir şey olmaz!” Evet! ABD ile ‘DOSTLUK’ ve NATO üyeliği işte bizi buralara kadar getirdi!

           NATO’ya niçin girdik ve niçin hâlâ bu emperyalist teşekkülün içindeyiz? Bir TV programında Can Ataklı, “Çok partiyle NATO’yu bize dayattılar” demişti. Bu doğru değil. Biz bu belâyı başımıza kendimiz sardık. Sebebi de II. Dünya Harbi sırasında İsmet Paşa’nın, anti-Sovyet bir siyaset takip etmesi; savaştan sonra bu hatasını telâfi etmek imkânı olduğu hâlde, Batı hayranı olduğu için, ülkeyi Amerika’nın vesayetine sokmasıdır. NATO görünüşte, HÜR DÜNYA’yı komünizme karşı korumak için kurulmuştu. Hâlbuki, Sovyetler Birliği II. Dünya Harbi sırasında Amerika’nın müttefiki idi! Ancak savaştan sonra, Amerikan yayılmacılığı için bir düşmana ihtiyaç vardı! Komünizm bitti fakat ABD sürekli yeni düşmanlar üretiyor! NATO’nun günümüzdeki tehdit önceliğini “Uluslararası Terörizm ve Radikal İslâm” aldı! Çünkü Amerika’ya her zaman bir ‘düşman’ gerekiyor. Birçokları NATO’nun, Sovyet Bloku’nun askerî örgütlenmesi olan Varşova Paktı’na karşı kurulduğuna inanır. Hâlbuki Varşova Paktı NATO kurulduktan yıllar sonra, NATO tehdidine karşılık olarak 1955’de kurulmuş ve 1991’de dağılmıştır!

CHP’de, Demokrat Parti de NATO’ya girmek için istekliydiler. Nitekim, Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonra, Celâl Bayar’ın “NATO’ya niçin girmediniz?” sorusuna,  İsmet Paşa şu cevabı verecektir: “Aldılar da girmedik mi?”  CHP iktidarı, NATO’ya girmek için her kapıyı çalar fakat Türkiye NATO’ya alınmaz! NATO’nun kuruluş antlaşmasının imzalanmasından iki gün sonra, 6 Nisan 1949’da, Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak, bundan duyduğu hoşnutsuzluğu belirtir. 1950 Mayısı’nda NATO’ya resmen ilk müracaatı yapılır fakat yalnız İtalya destek verir. 1 Ağustos 1950’de, bu defa Demokrat Parti ikinci başvuruyu yapar ancak yine reddolunur. Üçüncü deneme 15 Mayıs 1951’de yapılır. Bu üçüncü teşebbüs de Danimarka, Norveç, Belçika ve özellikle İngiltere’nin itirazlarıyla karşılaşır! Fakat ABD generallerinden gelen, ‘Türkiye’de üs sağlama baskısı yüzünden’, ABD’nin, Türkiye’nin NATO’ya alınmasına karşı olan tutumu giderek değişir. İngiltere de, Orta Doğu’daki milliyetçi rüzgârların etkisini artırması ve İran’da Musaddık ve petrol olayının patlak vermesi üzerine, Türkiye’nin Orta Doğu’da, İngiltere’nin istediği rolü oynaması koşuluyla, 18 Temmuz 1951’de NATO’ya girmek için yeşil ışık yakar! 22 Ekim 1951’de Londra’da Türkiye ve Yunanistan’ın NATO’ya katılmasına ilişkin protokol imzalanır ve bu protokol TBMM’de 18 Şubat 1952’de onaylandıktan sonra Türkiye resmen NATO üyesi olur. Meclis’te bu katılma büyük bir coşkunlukla karşılanır. Ordumuzun neredeyse tamamını NATO’nun emrine veririz. Milletvekilleri, “Tarihte ilk kez eşit haklarla bir ittifaka girdik” diye övünürler!  Evet, NATO’ya işte böyle girdik! Bakalım ülke parçalanmadan NATO’dan kurtulabilecek miyiz?

Terör örgütünün Kandil’deki başı Cemil Bayık “Ya Kürt hareketiyle derin ve anlamlı müzakereleri kabul ederler, ya da Türkiye’de iç savaş çıkar” tehdidini savurmuş! PKK bu küstahlığı yapacak cesareti ABD’ye ve NATO’ya olan bağımlılığımızdan almaktadır. Bu bağımlılıktan kurtulmak için önce ABD’ye bağımlı siyasetçilerden kurtulmamız gerekiyor.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık