• 21 Nisan 2019, Pazar 16:20
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

II. ABDÜLHAMİD'İN RUSYA'YLA DOSTLUK POLİTİKASI (2)

İngiliz belgelerinde, 'İngiliz'den daha İngilizci' diye nitelenen Sadrazam Kâmil Paşa, İngiltere-Fransa-İtalya arasındaki bu anlaşmayı sevinçle karşılar ve bu devletlerin 'Türkiye'yi Türkiye'ye rağmen korumak' kararlılığını kendisinin başarısı sayar” (Avcıoğlu, “Millî Kurtuluş Tarihi”,  s.1079)!
Kâmil Paşa, Saraya gönderdiği bir raporda, “İşbu devletler topluluğunun ittifak dairesine girebilmek için onlara yaklaşmak gerekir” tavsiyesinde bulunur! 
Sadrazamının bu girişimini, Rusya'ya karşı kışkırtıcılık sayan ve tehlikeli bulan Sultan Abdülhamid, Kâmil Paşa'ya, günümüzün dış politikasını belirleyenler için de önemli bir ders niteliğinde olan şu direktifi verir:  “Belirtmeye gerek olmadığı üzere, Rusya Devleti, Osmanlı Devleti ile komşu olup, istediği zaman çok sayıda asker göndererek, tâ Musul ve Bağdat'a kadar Anadolu illerini işgal eylemesi kendisince mümkün olduğu ve gerçi Bulgaristan'da Rusya'ya karşıt bir parti var ise de, halkın büyük çoğunluğu Rusya'ya dönük ve eğilimli olduğu gibi, Karadağ halkı dahi, büsbütün kendisine bağlı ve tutkun ve Sırbistan ile Romanya halklarının bir kısmı bile Rusya'ya yatkın bulunduğundan, Rusya Devleti asla gücendirilmeyip, kendisiyle iyi geçinebilmek önemli ve gereklidir. Sorunun başından beri Osmanlı Devletince izlenen doktrin, bu ilkeye dayanmaktadır” (Doğan Avcıoğlu, “Millî Kurtuluş Tarihi”,  s. 1079)!  
Doğan Avcıoğlu'nun belirttiğine göre, Abdülhamid'in bu tavrı üzerine, İngiliz yöneticileri küplere binerler ve Abdülhamid'e; -bugün aydınlarımızın da hiç düşünmeden kullandıkları- 'Kızıl Sultan' lâkabını takarlar! Hâlbuki, Sultan Abdülhamid devletin yüksek menfaatlerine göre davranmaktan başka bir şey yapmamıştır!
 İNGİLTERE BOĞAZLARI RUSYA'YA TEKLİF ETMİŞTİ!
 Doğan Avcıoğlu'nun belirttiğine göre, 1896 yılı Ekim ayında, Çar İngiltere'de iken, Başbakan Lord Salisbury, Boğazları Rusya'ya önerir. Çar 'Hayır' der. Salisbury; Çar'ı, Abdülhamid'in tahttan indirilmesine ikna etmek ister. Fakat Çar, otokrat ve dost bir hükümdara karşı yapılacak bir baskıya katılmayacağını bildirir (Avcıoğlu, age. s. s. 41)!
Ne var ki, bu gerçeklerin bilinmesi istenmez. Çünkü o zaman, 'Rusya Düşman; İngiltere Dost  (günümüzde Amerika)' söyleminin bir masal olduğu meydana çıkar! Bizim asla unutmamamız gereken, 'Rusların Sıcak Denizlere İnmek Emelidir!' 
Sultan Abdülhamid'e göre, “Büyük devletler arasında en fazla çekinilmesi icap eden İngilizlerdir.  Çünkü onlarca, söz vermenin hiçbir kıymeti yoktur” (Nurer Uğurlu, II. Abdülhamid'in Hatıra Defteri”,  s. 286)!
Abdülhamid'in İngiltere hakkındaki bu fikirleri tamamıyla, kendisine özgüydü; babası Padişah Abdülmecit'in, İstanbul'da 50 yıl görev yapan İngiltere Büyükelçisi Cannig'i 'Baba Dostu' saydığını hatırlatalım! 
Doğan Avcıoğlu daha sonra şu değerlendirmeyi yapıyor: “Abdülhamid, diplomasi ustası sayılır, onun yönetiminde savaş olmadığı, milletin rahat bir nefes aldığı ileri sürülür. Bunun nedeni, Abdülhamid'in, Tanzimatçıların, 'Rusya Düşman, İngiltere Dost ve Kurtarıcı' biçimindeki politikasından vazgeçip, Çarlık Rusya'sının da, İngiltere'nin de düşman olduğunu bilerek, herkesle iyi geçinme politikası izlemeye yönelmesidir. Dağılan bir imparatorlukta bu çok güç bir politikaydı. Nitekim, 1908'den sonra Rusya ile İngiltere anlaşınca, Osmanlı İmparatorluğu'nun idam fermanı imzalanmıştır. Fakat bu yine de, bu politikanın gerçekçiliğini değiştirmez. Bu gerçekçi politikayı, kendine güvenen bir Millî Devlet çerçevesinde, en onurlu ve başarılı biçimde, 1939'da bundan vazgeçilinceye kadar Atatürk uygulayacaktır” (Avcıoğlu, age. s. 1080, 1589)! 
Doğan Avcıoğlu, burada, 9 Haziran 1908'de, Estonya'nın Reval mevkiinde, İngiltere Kralının yatında, İngiltere Kralı ile Rus Çarı arasında gerçekleşen görüşmeyi kast etmektedir. 
Dünyaya sızdırılan Reval Görüşmelerinde, Makedonya meselesi bütün işlerin temeli imiş gibi gösterilmiştir! 
Şevket Süreyya Aydemir, Reval görüşmelerinden sonra yapılan spekülâsyonlar hakkında şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Bizi ilgilendiren, hele Makedonya'daki ihtilâlci subaylar arasında fırtınalar yaratan ve bir ay sonra fiilen ihtilâli patlatan işte bu yankılar olmuştur” (“Enver Paşa”, Cilt, I, s. 522). 
Sultan Abdülhamid'in, şu sözlerinden de, Rusya ile dostluğu samimiyetle arzuladığı anlaşılmaktadır: “Çar'ın imparatorluğu ile, bizim imparatorluğumuz arasında, hem bütünü itibariyle, hem de ayrı ayrı bakıldığında pek çok benzerlik vardır.  Halkın karakteri de birbirini çok andırır. Bütün bu sebeplerle birbiriyle can düşmanı olacaklarına bu iki devlet pekâlâ dost da olabilirlerdi” (Nurer Uğurlu, II. Abdülhamid'in Hatıra Defteri”, s. 320). 
Rusya Federasyonu'na dahil topraklarda, tarih boyunca birçok Türk Devleti kurulmuştur ve günümüzde de büyük bir Türk nüfus yaşamaktadır.  Tunuslu gezgin İbni Batuta, Odesa'dan Volga'ya kadar Türkçe konuşulduğunu yazmaktadır. “Rus'un derisini kazı, altından Türk çıkar” sözünü de hatırlatırız (Fahri Belen, “Tarih Işığında Devrimlerimiz”, Cilt III. s. 50, 61, Cumhuriyet Gazetesi yayını)!
Napolyon'u yenen Rus ordusunun iki komutanı Kuduzov ve Muradov Türk asıllıydılar! Günümüzde de, Rusya Federasyonu Savunma Bakanı Sergey Şoygu Tuva Türk'ü;  Savunma Bakanı Valery Gerasimov ise Kazan Türk'üdür! Yakın bir gelecekte de, Rusya Federasyonu'nda yaşayan Türk nüfus Rusları geçecektir!
Bugün Türkiye'nin, başta Rusya olmak Bölge Devletleriyle değil de, Emperyalist Batı ile ittifak içinde olması jeopolitiğin her türlü yasasına aykırıdır. Ne yazık ki, Sultan Abdülhamid'in ve Atatürk'ün özenle sürdürdüğü Rusya ile dostluk siyaseti, Atatürk'ten sonra terk edilerek, Türkiye Batı ittifakına girecek ve bu suretle, Küresel Hegemonların vesayet tasmasını kendi elleri ile boynuna geçirecektir!
 Osmanlı Devleti'nin yıkılarak, Emperyalist Devletlerin kendi politikalarını rahatlıkla uygulama imkânı bulabilmelerinde, İttihatçıların büyük sorumlulukları vardır. Çünkü, İmparatorluğu, hiçbir devlet tecrübeleri bulunmayan İttihatçılar çöküşe sürüklemişlerdir. Onlar, kurtuluşun ancak, 'Avrupa ülkelerini saadet ve refaha ulaştırdığına inandıkları Meşrûtî bir yönetimin, Osmanlı Devleti'ne de getirilmesi ile' mümkün olabileceğine inandırılmışlardı! Meşrûtiyet idaresi gelince her şey yoluna girecekti!
Sultan Abdülhamid'in 1909 yılındaki 31 Mart İrtica Hareketi  (miladi takvime göre 13 Nisan) gerekçesiyle tahttan indirilmesinden sonra, Abdülhamid'in, kurnaz politikasıyla bir araya gelmelerini önlediği Balkan Devletleri, İttihat ve Terakki'nin yanlış politikaları yüzünden, aralarındaki ihtilâfları çözerek Osmanlı'ya karşı birliklerini sağladıktan sonra, 8 Ekim 1912'de Osmanlı Devleti'ne harp ilân edeceklerdir! II.  Meşrûtiyet'in ilânından sonra, devlette başlayan çok başlılığın yarattığı zaaf nedeniyle, Osmanlı Orduları çok ağır bir yenilgiye uğrarlar.  Batı Trakya, Makedonya ve Selânik kaybedilir.  Daha önce de, 1911 yılında,  İtalyanlar Trablusgarp'ı ve Ege Adalarını işgal ederler. 
Nedense, İttihatçıların sebep olduğu bu kayıplar üzerinde hiç durulmaz ve II. Abdülhamid, 'En büyük toprakları onun zamanında kaybettik' denilerek, çok haksız bir suçlamanın muhatabı olur!
Gerçekten de,  en büyük toprak kayıplarına sebep olan  (Trablusgarp, Balkanlar, Ege Adaları, Halep ve Musul) İttihatçıların hiç suçlanmaması tuhaf değil midir?         
Hâlbuki, tarihimize önyargılarımız aşılarak bakılabilse, geçmişin yanlış bilinmesinden  kaynaklanan yapay ayrılıkların büyük ölçüde giderileceği muhakkaktır. Fakat, bu o kadar da kolay bir şey değildir. Çünkü, emperyalist dostlarımız bu ülkede güçlü bir İç Cephe'nin oluşmasını asla istemezler ve bunu önlemek için ellerinden gelen her şeyi yaparlar.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık