• 03 Aralık 2012, Pazartesi 9:18
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

II. ABDÜLHAMİD'İN RUSYA POLİTİKASI!
 Solun saygın isimlerinden  Doğan Avcıoğlu bize şu bilgiyi veriyor: 1887 yılında Rusya'ya karşı Avusturya, İtalya ve İngiltere üçlü bir ittifak kurarlar ve bu ittifakın, 'Türkiye'nin Rusya'ya karşı koruyuculuğunu' kabul etmesi  için Osmanlı'ya baskı yapmaya başlarlar. Bu  ittifak, eğer Türkiye bu koruyuculuğu kabul etmezse, Osmanlı topraklarını işgal ederek, onu zorla 'korumakta' kararlıdır! 
“Rusya düşman, İngiltere dost” görüşünün şampiyonluğunu yapan Sadrâzam Kâmil Paşa, bu ittifakı sevinçle karşılar ve “İşbu devletler topluluğunun ittifak dairesine girebilmek için onlara yaklaşmak gerek” görüşünü savunur. Hâlbuki, Abdülhamid denemeyle öğrenmiştir ki, Balkanlar'da ve Doğu Anadolu'da komşumuz olan Çarlık Rusya'sı,  Türkiye'nin başına en büyük dertleri açabilir. Düşmanlık politikası izlenmeden önce, dostluk politikası araştırılmalıdır!”
Doğan Avcıoğlu'nun belirttiğine göre, İngiliz belgelerinde, 'İngilizden çok İngilizci' diye geçen Sadrazam Kâmil Paşa'nın üçlü ittifaka girilmesini öneren mektubuna verdiği cevap, Abdülhamid'in devlet adamlığını bir kere daha ortaya koymaktadır. Abdülhamid, Kâmil Paşa'ya şu direktifi verir: 
“Belirtmeye gerek olmadığı üzere, Rusya Devleti, Osmanlı Devleti ile komşu olup, istediği zaman çok sayıda asker göndererek, tâ Musul ve Bağdat'a kadar Anadolu illerini işgal eylemesi kendisince mümkün olduğunu ve gerçi Bulgaristan'da Rusya'ya karşıt bir parti var ise de, halkın büyük çoğunluğu Rusya'ya dönük ve eğilimli olduğu gibi, Karadağ halkı dahi büsbütün kendisine bağlı ve tutkun ve Sırbistan ile Romanya halklarının bir kısmı bile Rusya'ya yatkın bulunduğundan, Rusya Devleti aslâ gücendirilmeyip, kendisiyle iyi geçinebilmek önemli ve gereklidir. Sorunun başından beri Osmanlı Devletince izlenen doktrin, bu ilkeye dayanmaktadır.”
Abdülhamid'in bu tavrı üzerine İngiliz yöneticileri küplere biner;  Abdülhamid'e 'Kızıl Sultan' adını takarlar. 
İngiltere Osmanlı siyaseti üzerinde büyük bir etkiye sahipti. Prof. Niyazi Berkes  “200 Yıldır Neden Bocalıyoruz?” isimli kitabında,  Padişahı ve Babıâli'yi İngiliz Sefiri Lord Stratford Canning'in idare ettiğini yazar.  Berkes'in belirttiğine göre, Mutaassıp bir Hıristiyan ve bir Türk düşmanı olan Canning'i, Abdülmecit baba dostu sayar, devletin en büyük koruyucusu bilirmiş. Canning'in amacı ise, İngiltere için büyük bir tehlike saydığı Rusya'ya karşı Türkleri kullanmaktır! 
Rusların 'sıcak denizlere inmek arzusu içinde oldukları'  efsanesini uyduran İngiltere'dir. Nitekim Osmanlı'nın malî iflâsına sebep olacak ilk dış borcun alınmasına yol açan 1854 Kırım Harbi'ne bizi İngiltere sürükleyecektir!
Doğan Avcıoğlu'nun belirttiğine göre, “Lord Stratford'un Türkiye Hatıraları” adlı kitapta,  Canning'in Babıâli'deki nüfûzuna ait enteresan örnekler bulunmaktadır: Canning,  1853'de karısına yazdığı bir mektupta, “Osmanlı Hükümeti apansız değişiverdi. Reşit'le (Hariciye Nâzırı), Sadrazam azledildi. O saat Padişaha çıktım, yeniden vazifeleri başına getirildiler.” Hâriciye Nâzırı'nın gözlerinden yaşlar akarak Büyükelçinin elini öptüğü de aynı kitapta yazılıdır (Türkiye'nin Düzeni, s. 58).
Canning 1808 yılında bir kâtip olarak girdiği İngiliz Büyükelçiliğinden, 1858 yılında Büyükelçi olarak emekli olur. Tam 50 yıl,  İstanbul'da İngiliz menfaatlerinin temsilciliğini yapar.
Avrupa Devletler Konseyi'ne kabul edilmekle, imparatorluğun varlığının garanti altına alınacağını zanneden Sultan Abdülmecit, bu uğurda önce Fransızlardan Legion d'honneur nişanını, daha sonra da İngiltere Kraliçesinin Diz Bağı nişanını kabul eder.  Bu Diz Bağı nişanını kabul etmekle Kraliçe'nin 717. Şövalyesi olur!  Aynı nişanları daha sonra Sultan Abdülaziz de kabul edecek fakat bütün bunlar Osmanlı'nın parçalanmasını durduramayacaktır. Tarihten ders almayan, tarihi, geçmişte kalan bazı olaylardan ibaret zannedenler bugün yeniden ABD'den ve Avrupa Birliği'nden medet ummaktadır; Atatürk'ün yasakladığı yabancı devlet nişanları yeniden göğüslerde parlamaktadır!
Doğan Avcıoğlu daha sonra şu çok önemli değerlendirmeyi yapıyor: “Abdülhamid, diplomasi ustası sayılır, onun yönetiminde savaş olmadığı, milletin rahat bir nefes aldığı ileri sürülür. Bunun nedeni Abdülhamid'in, Tanzimatçıların 'Rusya Düşman, İngiltere Dost ve Kurtarıcı' biçimindeki politikasından vazgeçip, Çarlık Rusya'sının da, İngiltere'nin de düşman olduğunu bilerek, herkesle iyi geçinme politikası izlemeye yönelmesidir. Dağılan bir imparatorlukta bu çok güç bir politikaydı. Nitekim 1908'den sonra Rusya ile İngiltere anlaşınca, Osmanlı İmparatorluğu'nun idam fermanı imzalanmıştır. Fakat bu yine de, bu politikanın gerçekçiliğini değiştirmez. Bu gerçekçi politikayı, kendine güvenen bir millî devlet çerçevesinde, en onurlu ve başarılı biçimde, 1939'da bundan vazgeçilinceye kadar Atatürk uygulayacaktır (Avcıoğlu, “Millî Kurtuluş Tarihi”, s. 1080, 1589).
 Evet, Abdülhamid'le Atatürk'ün Rusya politikası aynı idi. Atatürk de Rusya ile dostluğa büyük önem vermişti fakat hiçbir emperyalist devletle ittifak ilişkisi içine girmemişti. İsmet Paşa'nın, Sultan Abdülhamid'in ve daha sonra da Atatürk'ün takip ettiği bu politikayı terk ederek, 1939 yılında İngiltere ve Fransa ile ittifak yapması, bugün karşı karşıya olduğumuz sorunların temel sebebidir. Ne yazık ki, bu çok anlamsız tercih yeterince tartışılmamaktadır. 
Sultan Abdülhamid'in bu son derece gerçekçi Rus politikasının, Abdülhamid'i bayrak yapan çevreler tarafından bile görmezden gelinmesi gerçekten enteresan bir durumdur. 'Neden' derseniz; bu politikanın bilinmesi işlerine gelmiyor çünkü o zaman, bize çok büyük bedellere mal olan, 'Amerika Dost, Rusya Düşman' anlayışının ne vahim bir hata olduğunu da kabullenmiş olacaklar! Bu işlerine gelmiyor çünkü Amerika muhipliği tüm rezilliği ile devam ediyor!
 Doğan Avcıoğlu'nun belirttiğine göre, 1838 Serbest Ticaret Antlaşmasıyla eli kolu bağlanan Osmanlı Devleti hakkında, Lord Palmerston, Fransız hükümetine yazdığı yazıda “Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu'nun dostluk kurmuş olabileceğini, bunu yıkmak gerektiğini' belirtiyor (Avcıoğlu, age. s. 1708)!
 Sultan Abdülhamid'in ve Atatürk'ün ne kadar haklı olduğu meydanda değil mi? Bugün Türkiye, bir parçası olduğu ve bin yıldan fazla bir süre söz sahibi olduğu bir coğrafyada, Atatürk'ten sonraki hatalar zinciri sebebiyle kendi millî politikalarını uygulayamamakta,  Haçlı emperyalizminin  borusunu çalmaktadır!
Sultan Abdülhamid ve Atatürk hayranı olan kesimlerin her şeyden önce söylemlerine değil, eylemlerine bakılmalıdır. Batı ile işbirliği yaparak, Batı'nın politikalarını sürdürerek, Türkiye'nin Rusya ile ve Müslüman bölge devletleri ile ilişkilerini dinamitleyenler ne Abdülhamidçi ve ne de Atatürkçü olamazlar; olsa olsa ancak NATO'cu olurlar.
Ne acıdır ki, Emperyalizmin bu topraklardaki tahakkümünün sürmesi için Batı'nın kurguladığı Türk aydınlarını 'sağcı-solcu'; 'ilerici-gerici' diye bölerek; İç Cephe'yi paramparça eden melûn tezgâh; Atatürk'ten sonraki siyasetçilerin ve aydınların derin gafleti ve işbirlikçiliği sebebiyle bugün de başarı ile uygulanmaktadır! Bunu iyi anlayabilmek için önce güçlü bir vatan sevgisine ve sonra da derin bir tarih şuûruna sahip olmak gerekir.  Bu coğrafyanın tarihini 'millî bir bakışla' okumadan milletin önüne gerçekçi bir kurtuluş reçetesinin konulması da mümkün değildir.

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık