• 28 Ekim 2016, Cuma 9:29
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

II. ABDÜLHAMİD TARTIŞMALARI ÜZERİNE (5)
 Sultan Abdülhamid'e yakıştırılan, 'Kızıl Sultan, Hürriyet Düşmanı' gibi birçok sıfat vardır.  Sözde, Abdülhamid  halkı büyük baskılar altında yaşatmış; aydınlara büyük eziyetler yapmış! Önce Prof. Niyazi Berkes'in bu konudaki şu önemli tespitlerine  kulak verelim: “Tanzimat Paşalarının israflı hayatından,  Ermeni ve Rum sarraflarıyla, Avrupa bankerleriyle olan dalaverelerinden bıkan halka, Abdülhamid'in ağır başlı, tutumlu, dindar görünüşü, sade giyinişi, çok daha saygı verici geliyordu.  Evindeki, çarşısındaki, sokaktaki adam şimdi geleneklerinin huzuru içinde yaşayabilecekti (…).Abdülhamid, parlamento yerine bir seri özel danışma komiteleriyle kendini çevreledi.  Bu istişare komiteleri siyasî, dinî, askerî sorunlarda Padişaha danışmanlık yapıyorlardı. Bir bakıma Abdülhamid, Yeni Osmanlıların İslâm anayasacılığı saydıkları “meşveret usulünü” onlardan daha tutarlı ve daha doğru yolda uyguluyordu” (“Türkiye'de Çağdaşlaşma”, s. 332, 334).
Sultan Abdülhamid'e 'müstebit' diyenler, Abdülhamid Dönemi ile, memlekete hürriyet getirmek için iktidara el koyan İttihat ve Terakki Partisi Dönemini kıyaslamalıdırlar.  Mehmet Akif ve Tevfik Fikret, II. Abdülhamid hakkında çok ağır şiirler yazmışlar fakat başlarına hiçbir şey gelmemiştir! Sultan Abdülhamid zamanında, öldürülen bir tek gazeteci yoktur. Hâlbuki, İttihat ve Terakki'nin sansürü Abdülhamid'inkini de aşmıştır; Serbesti gazetesi yazarlarından Ahmet Samim, Hasan Fehmi ile Zeki Bey bu dönemde öldürülmüşlerdir. Yakup Kadri, “Hüküm Gecesi”, romanında, İttihat ve Terakki Partisi'nin sansür uygulamalarını, Ahmet Samim'in ve Zeki Bey'in nasıl öldürüldüklerini de anlatır. Ne var ki, Abdülhamid'i yerden yere vuran günümüz aydınları İttihat ve Terakki'ye toz kondurmazlar!
Namık Kemal'in sürgün hadisesi:
Tarih kitaplarımızda, Namık Kemal'in, Magosa zindanında hapis tutulduğu belirtilir.  Hâlbuki Kıbrıs doğumlu olan Prof. Niyazi Berkes böyle bir şeyin olmadığını, Namık Kemal'in Magosa'da sadece bir sürgün olduğunu, okuması yazması olan çok kişinin onunla görüştüğünü belirtmektedir (“Unutulan Yıllar”, s. 33).  Kaldı ki, Namık Kemal'in Magosa'ya sürgünü Abdülaziz'in dönemindedir! Ayrıca Abdülhamid'in Namık Kemal'i büyük şairler arasında saydığını da kaydedelim (Nurer Uğurlu, “Abdülhamid'in Hatıra Defteri”,  s. 342)!
'Müstebit Padişah' olarak nitelenen Sultan Abdülhamid, muhaliflerini yok etmemiştir.  Meselâ, Ziya Paşa'ya verilen 'ceza',  Suriye valiliğine tayin edilerek İstanbul'dan uzaklaştırılmasıdır! Avrupa'ya kaçan Jön Türklerin geçimlerini de Abdülhamid'in sağladığı bilinmektedir!  
II. Abdülhamid'e yöneltilen saldırıların bir sebebi de, Mithat Paşa hadisesidir. Sultan Abdülhamid, Mithat Paşa'nın ölümü hakkında şunları söylemektedir: “Mithat ve Mahmut Paşaların bir gece, Taif Kalesi'ndeki mahpeslerinde boğulmuş oldukları iddia ediliyor. Bana gelen raporlarda her ikisinin de ecelleri ile öldükleri bildiriliyor ve tabiplerin raporlarıyla tevsik ediliyordu” (Nurer Uğurlu, age. s. 141). 
İnançlı bir insan olan II. Abdülhamid'in bu sözleri, hayatının son yıllarında,  “Ölüm bana o kadar yaklaşıyor ki, âdeta adımlarının seslerini duyuyorum” duyguları içinde söylediğini belirtelim!
Namık Kemal'in ikinci sürgününe gelecek olursak! Anayasa Komisyonu üyesi olan Namık Kemal, komisyonda “Bir şey ikilendi mi, muhakkak üçlenir de” anlamında bir şiir okuyarak, Abdülhamid'in de tahttan indirilebileceğini ima ettiği için, yargılanır ve beraat eder fakat Girit'e sürülür. Sağlığını ileri sürerek, başka bir yer istediğinden, bu defa Midilli'ye gönderilir. Burada Mutasarrıf olarak görevlendirilir ve 1884 yılına kadar 5 yıl bu görevi yapar. Başarılı hizmetleri sebebiyle Padişah tarafından kendisine bir de nişan verilir. Bunu Rodos ve Sakız mutasarrıflıkları izler. 1888'de Sakız mutasarrıfı iken vefat eder ve orada, bir caminin haziresine gömülür. Sultan Abdülhamid, vasiyetinin, Bolayır'da, Orhan Gazi'nin oğlu şehzade Gazi Süleyman Paşa'nın yanına gömülmek olduğunu öğrenince bu arzusunu yerine getirir. Namık Kemal'e, plânını Tevfik Fikret'in çizdiği bir türbe yapılır, parasını da Sultan Abdülhamid öder! Durum budur! Fakat gelin görün ki, günümüzde hâlâ, Namık Kemal'in sürgünde ve zindanda öldüğü ısrarla dillendirilir!  
II. Abdülhamid'in, Namık Kemal'in ölümünden sonra, oğlu Ali Ekrem Bolayır'ı 1888 yılında  mabeyn kâtibi olarak görevlendirdiğini de  belirtelim (Nurer Uğurlu, age. s.118)!  
Ne var ki, bu gerçekler dile getirilmez. Çünkü o zaman ezberler bozulur!
Abdülhamid borçlanmayı sürdürmüş! Sultan Abdülhamid 1876 yılında Padişah olduğunda, iflâsını ilân etmiş bir ülke devralmıştı. 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi mâlî meselelerin ele alınmasını bir süre erteledi. Harp sona erdikten sonra, alacaklı devletlerle pazarlığa oturuldu. Abdülhamid, Batılı alacaklı devletlerle yaptığı sıkı bir pazarlık sonucu, 252 milyon lira olan borçlarımızın 106 milyon Osmanlı liraya indirilmesini sağlamıştır (Prof. Sina Akşin, “Türkiye Tarihi”, Cilt III, s. 168). Prof. Vahdettin Engin ise borç miktarının 125 milyon liraya indirildiğini belirtmiş (Prof. Vahdettin Engin, “Pazarlık”, s. 104). 
II. Abdülhamid'in alacaklı devletlerle, borçların indirilmesi konusunda bir ikinci pazarlığı daha var. Prof. Vahdettin Engin, Osmanlı arşivlerinde bulunan yeni belgelerden anlaşıldığına göre, II. Abdülhamid'in alacaklı devletlerle büyük bir pazarlık yaptığını, bu pazarlık sırasında,  bir Yahudi Devleti kurma peşinde olan Siyonist Thedor Herzl'i de kullandığını ve bu amaçla Avrupalı devletler nezdinde yaptığı teşebbüslerden yararlandığını, 1902 yılında alacaklı devletlerle anlaşarak, 75 milyon lira tutarındaki borçları 32 milyon liraya indirmeyi başardıktan sonra Herzl'le görüşmeyi kestiğini belirtmektedir (Prof. Vahdettin Engin, (“Pazarlık”, s. 136). 
İttihatçılar ülkeyi terk ettiklerinde ise bu borçlar  400 milyon liraydı! Abdülhamid'in hatıraları da bunu doğrulamaktadır. Abdülhamid, hatıralarında devlet borçlarına da temas etmekte ve İttihat Terakki yönetimini eleştirirken “Benim bıraktığım 30 milyon borcu dört yüz milyona çıkardılar” demektedir (“Pazarlık”, s. 122). 
31 Mart hadisesinin arkasında Abdülhamid varmış! 31 Mart hadisesi ile Hareket Ordusu'nun İstanbul'a giriş sürecinde, Sultan Abdülhamid örnek bir devlet adamı tavrı sergilemiş, kan dökülmesini istememiş ve kaderine razı olmuştur. Buna rağmen, 31 Mart'ın sorumlusu olarak gösterilmesi insafsızlıktır. Yabancı himayesi istemiş olduğuna dair çıkan şayialar da bir iftiradan ibarettir. Sultan Abdülhamid, yardım istemek şöyle dursun, Rusya İmparatoru namına, Rus Büyükelçisi tarafından bildirilen himaye teklifini de reddetmiş; etrafında bulunan kendisini müdafaaya hazır kuvvetlere ve bütün İkinci Orduya, Selânik'ten gelen kuvvet şehre girdiği takdirde mukavemet etmeyerek, silâhlarını teslim etmelerini tebliğ ettirmişti. Bütün hassa ordusu elindeydi; İsteseydi, kolaylıkla İstanbul'a da sokmaksızın Rumeli ordusunu bozguna uğratabilirdi. Kardeş kanı dökülsün istemedi (Nahid Sırrı Örik, “Abdülhamid Düşerken”, s. 195).
Bu kitabı, sayın Doğu Perinçek “Abdülhamid'i tanımak için okuyun” dediği için okuduk; gerçekten de yararlandık fakat kendilerini destekleyen bir şey bulamadık!
Atatürk'ün, 31 Mart Ayaklanması hakkındaki kanaati şudur: “İttihat ve Terakki reisleri, hükümet kuvvetini meşrûluk prensiplerine aykırı olarak şahıslarında toplamışlar ve serbest seçimle gelen bir millet meclisi yerine, asker kuvvetine dayanarak zor ve şiddet kullanmışlardır. Bu fikrimi İttihatçı arkadaşlarıma söyledim durdum, fakat anlatamadım.” Falih Rıfkı'nın belirttiğine göre, 31 Mart suçlularını yargılama divanında görev alan Rauf Orbay, Mustafa Kemal'in bu düşüncelerine hak verir ve İttihatçı şahsiyetlerle eski yakınlığını kaybettiğini de söyler (“Çankaya”, s. 64). 

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık