• 24 Ekim 2016, Pazartesi 8:56
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

II. ABDÜLHAMİD TARTIŞMALARI ÜZERİNE (4)
 Genç Osmanlılar ve Jön Türklerde kalmıştık.  Onlar, ülkeye hürriyet gelince her şeyin yoluna gireceğini sanıyorlardı. Bir türlü şu gerçeği göremediler: Batı, Millî Devletini kurarak, Millî Ekonomisini güçlendirerek ve dünyayı sömürerek bilinen gelişmeleri yakalamıştı. Biz ise Millî Devletimizi ve Millî Ekonomimizi kurma sürecini Cumhuriyetle birlikte başlatabildik! Bugün, Millî Devlet'in güçlendirilmesi en temel meselemiz olduğu hâlde, günümüzün tarih bilmeyen Yeni Osmanlıcıları tarafından, 'Millî Devletin temellerini atan Cumhuriyet kurucularının, bunu yaptıkları için suçlanmaları gibi bir garabeti yaşamaktayız! Ne yazık ki, Batı tipi bir demokrasi kurarak sorunlarımızın çözüleceğine, devletin kurtulacağına inanan aydınlarımız hâlâ daha, Millî Devlet'in ve  Mllî Bürokrasi'nin öneminin farkında değiller!
 Çarlık Rusya'sı, Osmanlı'dan çok sonra tarih sahnesine çıktığı hâlde, bir Rus Milletine ve Millî bir Ekonomiye dayandığı için reformlarını başarı ile sürdürebilmiştir. Osmanlı ise 1789 İhtilâlinden sonra, her biri bağımsızlık talebinde bulunan çeşitli milletlerin yaşadığı kozmopolit bir İmparatorluktu!  Osmanlı'da, bir millî ekonomiden, millî eğitimden ve millî bir kültürden söz etmek mümkün değildi. Jön Türkler, Rusya'nın güçlenmesinde, eğitimin rolünü anlayamadılar fakat Bulgar milliyetçilerinden olsun ders alabilirlerdi. 
Prof. İlber Ortaylı, bu konuda şu hatırlatmayı yapıyor: “1835'de, Osmanlı'ya karşı ayaklanan Bulgar milliyetçileri başarısız olunca, 'Acele örgütlenmiş ayaklanmaların veya dış devlet desteğinin yeterli olmadığını, her şeyden önce bilinçlenmiş bir halkın gerektiğini' anlamışlardı. Bulgar aydınları, Bulgar dilindeki eğitimi modernleştirip yaygınlaştırarak, Balkan tarihinde, orijinal bir ulusalcı program izlediler. Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde, özellikle Genç Türk'lerin hayranlığını çeken ve siyasî programlarını etkileyen modern Bulgar eğitim sistemiyle, Bulgar ulusçuluğunun lâikleşmesi de hızlandı. Nihayet, bağımsız Millî Kilise için verilen mücadele bu süreci tamamlayacaktır” (“İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı”, s. 85).  
Bir eyaletimiz olan Bulgaristan örneği, Şinasi'nin ve Ahmet Mithat Efendi'nin ne kadar haklı olduklarını göstermiyor mu? Bulgar Kilisesi'nin, Bulgar halkına Bulgarca hitap ettiğini fakat Türklerin hâlâ, ibadetlerini Arap dili ile yapmakta olduklarını da hatırlatalım! 
Jön Türklerin önemli isimlerinden Dr. Abdullah Cevdet, hayalperest Jön Türk tipinin ilginç bir örneğidir. Fikrî evrimi, İslâmcılıktan aşırı bir Batı hayranlığına, mütarekede İngiliz Muhipleri Cemiyeti'ne, nihayet Kürtçülüğe meyleden bir seyir izler. Dr. Abdullah Cevdet Batı hayranı olarak şunları yazmıştır: “Bazılarımız Avrupalıların bizi hiçbir vakit sevemeyeceklerini, daima düşman olacaklarını iddia edip duruyorlar. Düşünmüyorlar ki, daha yarım asır evvel bu adamlar bizi Kırım muharebesinde ölümden kurtardılar.” Fakat Dr. Abdullah Cevdet düşünemiyordu ki, yine yarım asır evvel, Batı'yı kendisinden çok daha iyi tanıyan Lamartin, Kırım'da, aksine Türklerin Hıristiyan uygarlığını savunmak için öldüklerini yazmıştı! Oysa sömürgecilik ve emperyalizm olgularını kavrayamayan ve Batı'nın 'akıllılığını', âlimliği ile açıklayan Dr. Abdullah Cevdet açıkça sömürgeciliği savunma konumuna da düşmüştür. 1904'te Fransa'nın Fas Sultanlığı üzerinde himaye kurması üzerine şunları yazabilmiştir: “Fransızlar bizden akıllı, bizden âlim, hele bizden bin kat daha âdil oldukları ve ahkâm-ı ilâhiyeyi bizden daha iyi tanıdıkları için her tarafta cahil ve zalim olan Müslümanları boyunduruk altına alıyorlar.  Kabahat bizdedir” (Prof. Taner Timur, “Türk Devrimi ve Sonrası”, s. 293)!  
Pakistanlı araştırmacı Feroz Ahmad'ın, Jön Türkler hakkındaki şu değerlendirmesi de oldukça ilginç: “Liberaller ıslâhatın ancak, tam anlamıyla Avrupalılaşmış, kültürlü, tahsilli küçük bir grup tarafından gerçekleştirilebileceğini düşünüyorlardı ve kendilerinde bütün bu niteliklerin bulunduğu kanısındaydılar. Abdülhamid'e karşı çıkmalarının tek nedeni, iktidarı kendileriyle paylaşmayı reddetmiş olmasıydı (…). İktidara geçtikleri zaman, devlet işleri kanunlarla ve akılcı bir tutumla yürütülecek, çürüme ve yozlaşma ortadan kaldırılacak ve devlet kurtulacaktı. Liberaller, çağdaşlaşmaktan çok, Avrupalılaşmak taraftarıydılar. Hattâ aralarında bir ya da birkaç Avrupa devletinin bu çabayı gerçekleştirmek üzere davet edilmesini isteyenler bile vardı” (“İttihat ve Terakki”, s. 237)!
Kendisi de gençliğinde Avrupa'ya giden Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Jön Türkler hakkında şu değerlendirmeyi yapıyor: “O zamanlar, adını ağzımıza almadığımız 'vatan'ın dışında 'firarî' diye anılan birtakım Türkler dolaşırdı. Frenkler bunlara'“Jeune Turc'ler lâkabını vermiş olmakla beraber aralarında benim gibi çocuklar ve ak sakallı ihtiyarlar da vardı ve sanmayınız ki, bunlar birtakım kahramanlardı. Hayır! Bunlar ne yaptıklarını bilmez bir sürü bedbahtlardı ve altı aşınmış pabuçlarıyla diyar diyar dolaşarak 'Hürriyet' dilenirlerdi.  Lâkin başkalarının hürriyeti acı bir lokmadır” (“Atatürk”, s. 16)!
Büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı'nın hatıralarında yaptığı şu değerlendirmede de,   o dönem aydınlarının nasıl bir hayal dünyası içinde yaşadıkları görülmektedir: “Paris'te talebe mitinglerine gidiyordum(1902-1913 yılları arasında yazar Paris'te yaşamıştır). Balkan Harbi arifesinde bizim azınlık Rumlar, Bulgarlar büyük mitingler tertip ediyorlardı.  O sırada bizim Jön Türkler,  Abdülhamid'i yıkmakla meşguldüler. Türk Milletinden falan haberleri yoktu. Baktım ki, bu Rumların, Bulgarların yıkmak istedikleri Abdülhamid değil, bunlar Türk Milleti'ni yıkmak istiyorlar. Demek Türk Milleti diye bir şey var. Bu nasıl millettir. Mazisi nedir diye merak etmeye başladım. Zaten Siyasal Bilimler Fakültesi'nde tarih okuyordum. Türk Milleti'nin mazisini öğrenmek için tarih kitaplarını karıştırmaya başladım.  İşte bende milliyet hissi ve milliyetçilik böyle doğdu.”
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, “Hüküm Gecesi” isimli romanında, Yahya Kemal'le aynı doğrultuda şu tespiti yapar: “Her cemaatin kendisine mahsus imtiyazları, bunları tek bir kültür ve dil içinde birleştirmeye imkân vermemişti. Bundan başka Ahmet Kerim bunların hiçbirinde Türk unsuruna karşı iyi niyetten eser görememekte idi. Hepsi de ağızdan 'Osmanlıyız' diyordu ama, gönülden Osmanlı Devleti'nin yıkılıp dağılmasından başka bir şey dilemiyordu” (“Hüküm Gecesi”,  s. 119)!
Doğan Avcıoğlu da “Türkiye'nin Düzeni” isimli kitabında, Jön Türkler hakkında, şu çok anlamlı değerlendirmeyi yapmış: “Jön Türkler, Namık Kemal'in ateşlediği vatansever duygularla vatanı kurtarmaya çalışmışlardır. Egemen düşünce, bir Anayasa'dan mucizeler beklemek olmuştur. Anayasa, İmparatorluğun çeşitli milletlerine eşitlik ve özgürlük getirecek, bu milletlerin İmparatorluktan kopma çabaları son bulacak ve bu büyük devletlerin gözleriyle gören Avrupa, iç işlerimize müdahaleden vazgeçeceği gibi, böylece uygar toplumlar arasına katılan Türkiye'ye yardımcı olacaktır. Kurtuluşa engel, Abdülhamid'dir; o hâlde Abdülhamid'i devirmeye çalışmalıdır” (Age. s. 118)!
Abdülhamid'in Jön Türkleri, 'Hayalperestler'  olarak tanımlaması yanlış mı?

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık