• 27 Temmuz 2015, Pazartesi 9:42
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

I. DÜNYA HARBİ'NE NİÇİN GİRDİK? (I)
Birinci Dünya Harbi’nin yüzüncü yılını geride bıraktıktan sonra bile, ‘bu harbe girmek zorunda mıydık, değil miydik?’ konusu tartışılmaktadır. Hâlbuki, o dönemin tanıkları, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına sebep olan ve Türklüğü bu coğrafyada yok olmanın eşiğine getiren I.Dünya Harbi’ne girmek zorunda olmadığımızı önemli belgelere dayanarak ortaya koymaktadırlar! Bu yazı dizisinde bunlardan söz etmek istiyoruz.
 Harp Nasıl Başladı?
28 Haziran 1914’de Saray-Bosna’da, Avusturya-Macaristan Veliahdı Ferdinand’ın, bir Sırp militan tarafından öldürülmesinden sonra savaş rüzgârları esmeye başlar ve 28 Temmuz’da Avusturya Sırbistan’a, 1 Ağustos’ta da Almanya Rusya’ya harp ilân ederler.
Bu arada 2 Ağustos 1914’de, gizlice Türk-Alman İttifakı imzalanır! Hükümetin ve Meclis’in bundan haberi bile yoktur! 3 Ağustos’ta Fransa Almanya’ya harp ilân eder. 4 Ağustos’ta Almanya Belçika’ya saldırır. 5 Ağustos’ta İngiltere Almanya’ya harp ilân eder. 29 Ekim’de, aralarında bize sığınan Alman harp gemilerinin de bulunduğu bir Türk filosu, Rus limanlarını bombalar. Bunun üzerine, İtilâf Devletleri bize harp ilân ederler ve Türkiye, denizden ve karadan bir bağlantısı olmayan Almanya ve Avusturya’nın yanında harbe girer!
Şevket Süreyya’nın belirttiğine göre, Almanya ile ittifaka karşı çıkan Maliye Bakanı Cavid Bey, Almanya ile yapılan ittifak sonrasındaki gelişmeleri günlüğüne kaydetmiştir. Bu ittifaka itirazlarını bildiren Cavid Bey’e, Talât Paşa şu aciz sözleri söyler: “Ne yapalım, bu  iş oldu bitti; Sadrazam imza etti. Mukadderat!”
Şevket Süreyya, Cavid Bey’in günlüğündeki bilgileri okuduktan sonra şu değerlendirmeyi yapar: “İnsan bunları, o günlerin görgü şahidi olan ve kabinenin içinde bulunan Cavid Bey’in kendi el yazısı notlarından okumasa, basitliğin, düşüncesizliğin ve sorumsuzluğun bu kadarına elbette ki, inanamaz. Ama ne çare ki, gerçek budur (Enver Paşa, Cilt II. s. 516)!
 Enver Paşa’nın baskılarına, Sadrazam Sait Halim Paşa ve Talât Paşa direnememiş; sonunda Bakanlar Kurulu’na bile haber verilmeden Almanya ile ittifak imzalanmıştı!
Ancak, 10 Ağustos 1914 tarihinde, Alman harp gemileri Goben ve Breslau’nun, Çanakkale Boğazından geçmesine izin verilmesi ve sonra da, bu gemilerin satın alındığının ilân edilmesinden sonraki gelişmeler sebebiyle,  Sadrazam’ın ve Talât Paşa’nın Almanya ile ittifakın doğurabileceği vahim sonuçlar üzerine endişelenmeye başladıkları anlaşılıyor. Bu ruh hâlini, Cavid Bey 14 Ağustos 1914 tarihli günlüğünde şöyle anlatmış: “Sadrazamda toplandık. Almanlar artık, bizi bir an evvel harbe sokmak istiyorlar. Teşvik ediyorlar. Enver ateşe atılmaya hazır. Ya batmak, ya çıkmak istiyor.  Almanların biraz fazla nüfusu altında. Almanların galip geleceğine tam itimadı var. Onlarla birlikte yürümek, talihini onlara bağlamak istiyor.(..) Ama Talât’ta artık eski şevk ve ateşten eser yok. Halil’de de keza (Menteş)!  Sadrazamı ise büsbütün kazandım. (..) Yoksa şimdi ihtimal ki, harp meydanında  olacaktık..” (Enver Paşa, Cilt II. s. 532).
Cavid Bey, harbe girmek tehlikesini savuşturduğumuzu zannediyor fakat, kaderini Almanya’ya bağlayan Enver Paşa harbe girmekte kararlıdır! Hem de, Almanların onca kabalığına rağmen! Alman harp gemileri bize sığındıkları zaman silâhlarını teslim etmeleri zorunluluğu Almanlara iletildiğinde, Cavid Bey’in bildirdiğine göre, Alman Büyükelçisi Wangenhaim çok kızmış ve  Fransızlardan ve İngilizlerden korkarak, taahhütlerimizi yerine getirmek istemediğimizden bahsederek, ‘eğer böyle yapacak olursanız, Ruslarla birleşip, Türkiye’yi taksim ederiz’ tehdidini savurmuş (Enver Paşa, Cilt II, s. 529)!
İşte kendisi ile ittifak yaptığımız ve harbe girince bütün ordumuzu emirlerine verdiğimiz  Almanya’nın bize bakışı buydu!
 Mustafa Kemal, harbe girdiğimizi öğrenince arkadaşı Sofya Büyükelçisi Fethi Bey’e şunları söyleyecektir: “Enver’den ancak bu beklenirdi. Türkiye bu harpten sağ çıkamaz” (“Tek Adam”, Cilt I, s. 232)!
Biz harbe girdiğimizde, Almanlar Fransızların karşısında, İngilizlerin de yardımıyla 6-10 Eylül tarihlerindeki muharebelerde Marn’da durdurulmuş; harp bir siper harbine dönmüş; Ruslar Galiçya ve Doğu Prusya’ya girmiş; Avusturya da, Rusya karşısında geri çekilmekteydi! Bu şartlarda harbe  girmek delilikten başka bir şey  değildi.
Harbe Girmek Zorunda Değildik!
Bu harbe girmek zorunda olmadığımız inancında olan Falih Rıfkı Atay, şu tespiti yapar: “Artık bütün belgeler elimizdedir.  Bu belgelerden anlaşılıyor ki, bizim için Birinci Dünya Harbi’ne girmemek, İkinci Dünya Harbi’ne katılmamak kadar kolaydı” (“Çankaya”, s. 117)! 
Ayrıca şunu da hatırlatalım ki, harpte büyük bir yıkıma uğramamıza rağmen bu millet İstiklâl Harbi verecek gücü kendinde bulabilmiştir. Eğer maceraperest İttihatçılar, devleti harbe sokmamış olsaydı, bize kim ve niçin saldıracaktı? Kaldı ki, savunma savaşı yapmak durumunda olacağımız için,  en seçkin askerlerimizi Alman ve Avusturya kuvvetlerine yardım için Galiçya’ya göndermek, İran içlerinde koşturmak, Kanal seferi gibi sonucu baştan belli harekâtlara, Sarıkamış gibi bir maceraya kalkışmak durumunda  da olmayacaktık.
 Osmanlı İmparatorluğu bu harpte, bütün imkânlarını zorlayarak  2.8 milyon insanı silâh altına almıştır. Bu ordular çok büyük fedakârlıklar ve kahramanlıklar göstermiştir. Eğer kuvvetlerimiz, Almanya’nın emperyalist emellerine alet edilip, macera peşinde koşturulmayarak, vatan savunmasında kullanılmış olsalardı bu kadar büyük bir felâket yaşanmazdı.
Ordularımız bütün cephelerde kahramanca savaştılar. Alman Mareşali Liman von Sanders verdiği bir raporda Türk askeri hakkında şu değerlendirmeyi yapar: “Türk askerinin daha iyi bakıma ve davranışa ihtiyacı vardır.  Üstlerine karşı güven ve inanç besleyen Türk askeri ile her şey yapılabilir!”
  İngilizler Kut-el Ammâre’de tarihlerinin en büyük mağlubiyetlerini tatmışlar; çok üstün İngiliz kuvvetleri 4 yılda ancak Musul önlerine kadar gelebilmişlerdi! Keza, İngiliz ordusu Suriye ve Filistin cephesinde de güçlükle ilerleyebilmiştir. Eğer buralarda güçlü savunma cepheleri oluşturabilmiş olsaydık, durum  çok farklı olabilirdi. Fakat ne yazık ki, bu mümkün olamadı çünkü Enver Paşa Alman Askerî Heyetinin etkisi altındaydı. Enver Paşa’nın yerinde Mustafa Kemal gibi, gerçekçi bir hesap adamı olsaydı  her şey çok farklı olabilirdi. Nitekim, Mustafa Kemal Paşa, yorgun ve bütün ümitlerini kaybetmiş  bu millete, direnme gücü  aşılayarak, gerçekçi hedefler belirleyerek İstiklâl Harbi’ni kazanmayı başarmıştır.
 
    

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık