• 10 Mart 2017, Cuma 7:52
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

HER ŞEY AMERİKA İTTİFAKIYLA BAŞLADI! (4)
 “Rusya Düşmanlığının Arkasında Batı Var!” başlıklı dört yazı yazmış;  1969 yılındaki Commer Raporundan ve 1975 yılındaki Podol Raporundan söz ederek, Batı vesayetinin vahim boyutlarını hatırlatmıştık. AİD yardım görevlisi Dr. Richard Podol, Amerika'ya gönderdiği raporunda, “20 yıldır süren çalışmaların sonunda Türk idarecilerinin indoktrine edildiğini, yani Amerikan değerlerini benimsediğini” müjdeliyordu!
Amerika'ya biz, II. Dünya Harbi'nden sonra İkili Antlaşmalarla bağlandık. Bu antlaşmaların ilkinin tarihi 23 Şubat 1945'tir.  Sözde Askerî Yardımların dayanağı bu antlaşmadır. Bunu başka İkili Antlaşmalar ve 1951'de NATO'ya girişimiz takip etmiştir. Ordumuzun neredeyse tamamını NATO emrine vermemize, NATO'daki müttefiklerimizin bile şaşırdığını belirtelim! 
ABD emperyalizmi, Birinci Dünya Harbi'nden önce, Monroe Doktrini gereğince daha çok, arka bahçesi olan Lâtin Amerika ve Okyanusya'daki adalarla ilgiliydi. ABD bu ilgisini, bir büyük ağabey misyonu içinde 'dayanışma ve güvenlik anlaşmalarıyla koruma' esprisine dayandırıyordu. ABD politikalarının ülkesinde  nelere  mal olduğunu,  eski Guatemela devlet başkanlarından Juan Jose Arewalo acı bir espri dolu sözleriyle, bakınız nasıl anlatmış: “Birleşik Amerika, bizim Cumhuriyete birkaç defa ağır yaralar açtı. Topraklarımızı, şehirlerimizi bombaladı. Hem de harp falan ilân etmeden! Ülkemize askerî çıkarmalar yaptı, başkanımızı ve insanlarımızı öldürdü.  Ama bütün bunların ne önemi var efendim; USA bizim ağabeyimiz; son otuz yıl içinde ülkelerimizin bütün servet kaynaklarını söküp götürdü.  USA bizim kardeşimiz!  Bizim devletimiz onların çiftliğidir, onun küçük kardeşleri; yirmi tane çıplak ve genç küçük kardeş!  Evet, bizler ağabeyimize gereken saygıyı göstermekle yükümlü ve görevli olarak, topraklarımızın ürünlerini ve ülkelerimizin servetlerini ona, saygıdeğer ağabeyimize vermekle ödevliyiz” (Emin Değer, “Oltadaki Balık Türkiye”,  s. 159).
Bu İkili Antlaşmalarla ABD artık bizim de ağabeyimiz olmuştu! Bu ağabeyliği bize hep, Sovyet tehditleri ile izah etmişlerdi. Hâlbuki, Sovyetler II. Dünya Harbi sonrasında bize saldıracak bir durumda değildi. Atom bombasına sahip olmayan Sovyetler Amerika'dan korkuyordu. Fakat bu 'Sovyet Tehdidi' yalanı çok uzun yıllar başarı ile kullanıldı. İlginçtir,  daha geçen günlerde, Emin Şirin ve eski MHP milletvekili Nazif Okumuş'un bir televizyon programında, Rusya'nın 'sıcak denizlere inmek hayalini' hatırlatmasını şaşkınlıkla izlemiştik. Demek ki, Soğuk Harp'in zihin kontrolü hâlâ devam ediyor!  
İsmet Paşa'nın meşhur sözüdür: “Büyük devletle dostluk ayıyla yatağa girmeğe benzer!” 
Ne acıdır ki,  bizi ayıyla yatağa sokan İsmet Paşa'nın bizzat kendisiydi! Asıl acı ve düşündürücü olan,  bu 'ağabey' yüzünden  neler kaybettiğimiz çok iyi bilindiği hâlde,  bugün  bile,  aynı teslimiyetin devam etmekte olmasıdır. İsmet İnönü, ABD ile imzalanan yardım anlaşması sebebiyle, 12 Temmuz 1947'de şunları söylemişti: “Büyük Amerika Cumhuriyeti'nin, ülkemiz ve ulusumuz hakkında beslemekte olduğu yakın dostluk duygularının yeni bir örneğini teşkil eden bu sevinçli olayı, her Türk candan alkışlamaktadır” (Metin Aydoğan, “Bitmeyen Oyun”,  s. 127)!
ABD ile dostluğu işte böyle yücelten İsmet Paşa, 1963 yılında, bu ülkenin Başbakanı olarak, bu 'dostluk' sebebiyle ülkenin içine sürüklendiği vahim durumdan bakınız nasıl yakınıyordu: “Daha bağımsız ve kişilik sahibi dış politika izlenmesini istiyorsunuz.  Herkes aynı şeyden söz ediyor. Nasıl yapacağım ben bunu? Karar vereceğim ve işi teknisyenlere havale edeceğim. Onlar ayrıntılı çalışmalar yapacaklar ve öneriler hazırlayacaklar. Yapabilirler mi bunu? Hepsinin çevresinde uzman denen yabancılar dolu. İğfal etmeye çalışıyorlar. Başaramazlarsa işi sürüncemede bırakmaya çalışıyorlar. O da olmazsa karşı tedbir alıyorlar. Bir görev veriyorum, sonucu bana gelmeden, Washington'un haberi oluyor. Sonucu memurdan önce sefirden öğreniyorum... Böyledir bu işler.  Peygamber edasıyla size dünyaları vaad ederler.  İmzayı attınız mı, ertesi gün gelmişlerdir.  Personeli gelmiştir, üsleri gelmiştir.  Ondan sonra, sökebilirsen sök!  Gitmezler!  Ancak bu meselenin üzerine vakit geçirmeden eğilmek lâzım. Yoksa bağımsız bir dış politika güdemeyiz.  Fakat zannetmeyiniz ki, kolay bir iştir.  Teşebbüs ettiğiniz zaman başımıza neler gelir kestiremem” (Doğan Avcıoğlu, “Türkiye'nin Düzeni”, s. 578)!
İsmet Paşa haklıdır; gerçekten de, ülkemizde yabancı uzmanların yerleşmedikleri bir kurum kalmamıştır. Bugün de aynı değil mi? Ne yazık ki, Amerika ülkemize davet edilirken, bunun bağımsızlığımızı nasıl etkileyeceği hiç düşünülmemiştir. Ve ayrıca, bugün de söz konusu olan bu Amerika vesayeti, Sovyet tehditlerine bağlanarak milletimiz kandırılmıştır.
İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Lozan görüşmeleri sırasında İnönü'ye, şu tehdit dolu sözleri söylemişti: “Müzakere ediyoruz. Aylardan beri arzu ettiklerimizden hiçbirini alamıyoruz. Vermiyorsunuz! Anlayış göstermiyorsunuz. Memnun değiliz sizden.  Ama ne reddederseniz cebimize atıyoruz. Cebimizde saklıyoruz.  Memleketiniz haraptır. Yarın geleceksiniz, bunları tamir etmek için, kalkınmak için yardım isteyeceksiniz. O zaman, bu cebime koyduklarımdan her birini birer birer çıkarıp size vereceğim” (Şevket Süreyya, Tek Adam, Cilt III, s. 115)!
 Ne yazık ki, bu sözlerin üzerinden henüz daha çeyrek yüz yıl geçmeden Curzon haklı çıkacaktır! Hâlbuki, Atatürk Büyük Zafer'den sonra şu uyarıyı yapmıştı: “Emperyalizm bizi affeder mi? Yüz yıllık emeğinin ürünü Sevr'i ve Üçlü Anlaşma'yı tarihe gömdük. Hevesi kursağında kaldı. Affetmez! Bizi yine uyutmak, istediklerini yaptırmak isteyecektir. Onun için gözümüzü daima dört açmalı ve çok çalışmalıyız. Tarihimizi iyi bilmeli, bağımsızlık bilincini güçlendirmeliyiz” (Turgut Özakman, “Cumhuriyet”,  s. 142).
Enteresan olan şey, Lozan'dan dönüşünde İsmet Paşa'nın da, Atatürk'e aynı endişeleri dile getirmiş olmasıdır:  “..sürekli tetikte durmamız gerekiyor. Açık verirsek Sevr anlayışı her zaman patlayabilir. Çünkü  yaşamak ve kurtulmak için kendilerine avuç açacağımızı, böylece bütün kazandıklarımızı geri alacaklarına inanıyorlar (Özakman, “Cumhuriyet”,  s. 325)!
Evet, 'sürekli tetikte durmamız' gerektiği hâlde, bizi yok etmekte kararlı Batı emperyalizmine nasıl teslim olduk? 
Bu çok hazin bir serüvendir ve mutlaka çok iyi bilinmelidir. Bunu iyi bilirsek; tutunacağımız yegâne dalın, edineceğimiz yegâne rehberin de Atatürk olduğunu anlar; sahte kılavuzların peşine takılmayız. 
Atatürk, maddî dünyamızın kılavuzudur. Fakat, bir de  manevî dünyamız var! Manevî dünyamızın kılavuzu da yüce Peygamberimizdir. Şunu hatırlatmak isteriz ki, Amerika 1949'da sadece Millî Eğitimin müfredatını belirlemedi; Yeşil Kuşak projesi çerçevesinde, Kur'an'la ilgisi olmayan 'Uydurulmuş Din' de bir Amerikan projesidir. Bu tarikatlar, bu cemaatler mantar gibi nasıl türedi sanıyorsunuz?  Müslümanları Kur'an'dan uzaklaştırmak için Amerika az uğraşmadı. Çanak antene bir bakın kaç tane dinî yayın yapan kanal var!
Bu bakımdan, sadece Atatürk'ün kılavuzluğu yetmez; bir vatansever hem Atatürk'ü iyi tanımalı; hem de dinini ana kaynak olan Kur'an'dan öğrenmelidir. 
Yani, iki Mustafa da  kılavuzumuz olacak!

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık