• 03 Mart 2017, Cuma 8:12
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

HER ŞEY AMERİKA İTTİFAKIYLA BAŞLADI! (2)
 Cumhuriyetin unutulmaz eğitim hamlesi Köy Enstitüleri’nin hazin hikâyesine devam edelim. Profesör Niyazi Berkes, Köy Enstitüleri konusunda bir araştırma yapmak için Millî Eğitim Bakanlığı’na  başvurduğunda, başına gelenleri özetle şöyle anlatır:
 “Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’ne atanmamın ilk yılı sonunda, Köy Enstitülerini tanımak kararını vermiştim… O zaman bile, gülünç denecek olan maaşımla buralara gidemeyeceğim için, yasal hakkım olan bir yol harçlığı çıkması için bakanlığa dilekçe vermiştim. Sayın Sirer (Yüksek Öğrenim Genel Müdürü Reşat Şemsettin Sirer), ‘Beni görsün’ demiş…. Beni görünce toparlandı, kanepeye doğru ilerledi, beni de nezaketle yanına çağırdı. Kısa bir süre bir ölü sessizliği sürdü. Az sonra ‘Siz Köy Enstitülerine gitmek istiyormuşsunuz doğru mu?’ diye sordu. ‘Evet, efendim’ dedim. Gene bir sessizlik, sonra ansızın ve bu kez dik bir sesle ‘Niçin?’ dedi. İyice afallamıştım. Ne diyeceğimi şaşırdım…’ Niyazi Berkes, safiyetle niçin buraları gezip görmek istediğini anlatır. Sirer bu kez  ‘Siz, köy analarının oğlanlarla bir arada okumasını doğru bulur musunuz?’ der ve sonra şu soruyu sorar: ‘Bu enstitülerin amacı nedir? Bunlar gelecekte neler yapacaklar?’ Berkes, ‘Bu soruları ben ona soracağıma, o bana soruyordu! İyice şaşırdım’ der. ‘Bu enstitüler, çevreleri üzerinde ne denli inkılâpçı etkiler yapacaklar? Ben eğitimci olarak bir şey öğretmeye değil, öğrenmeye gidiyorum’ açıklamasını yaptıktan sonra, sözlerini şöyle sürdürür: ‘Millî Eğitim Bakanlığı’nda Sirer’in yamağı olan Tecer (Ahmet Kutsi), gitmeyeceği, görmeyeceği köyü uzaktan sevmekle köycülük ve ülkücülük yapacak; milliyetçi geçinecek! Köy Enstitüleri, bu sahte milliyetçiliğe karşı köye giden, köyü gören ve onu uzaktan sevilecek bir düş olmaktan çıkarıp, ulusal ekonomiyle bütünleştirecek  olan bir görüşün ürünü olarak doğmuştu. Köy Enstitüleri deneyi ile ilgilenmem dolayısıyla, bulunduğum fakültenin âmiri durumunda bulunan Sirer’in beni sorguya çekişinin, beni uyarması gibi bir faydası olmuştu. O zaman, bu adam hakkında topladığım bilgilerden, bakanlığın bir genel müdürü olduğu hâlde, bu enstitülerin düşmanlarının başında gelen biri olduğunu öğrenmiş oluyordum’” der.
Berkes’in bu tespitleri de Kemal Tahir’i doğrulamaktadır. Ödeneği yine de çıkar ve Berkes ilk önce Beşikdüzü Köy Enstitüsü’ne gider. Orayı seçmesinin sebebi, eskiden Ankara’dan tanıdığı Hürrem Arman’ın müdür oluşudur. Bunun için, önce Trabzon’a gider. Orada tanıdığı Cemil Bey vasıtasıyla Beşikdüzü’ne giden bir Nafıa kamyonunda yer bulur ve birlikte yola koyulurlar. Cemil Bey Beşikdüzü’ne yakın bir yerde kamyonu durdurur ve arabadan inmek isteyince Berkes, niye birlikte gelmediğinin sebebini sorar. Cemil Bey’in yanıtı enteresandır: “Gelemem! Bize Nafıa Bakanlığından emir var, bunlarla temas etmememiz için” diyecektir (Prof. Niyazi Berkes, “Unutulan Yıllar”, s. 250)!
  Prof. Niyazi Berkes, Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nde karşılaştığı durumu şöyle anlatır: “Ne rahat, ne normal ve ne kadar da çalışkan, başarılı insanlardı. Kız ve erkek öğrenciler bizim üniversitede tanıdığımız öğrencilere benzemiyorlar. Ne ukalâlık, ne politika dedikodusu. Tam kişi özgürlüğü, çalışma disiplini. Binalar da, Cemil’in müteahhitlerinin yaptırdığı binalardan daha sağlam, daha güzel, daha kullanışlı. Süs, lüks namına hiçbir şey yok. İlk ve en çok gözüme çarpan şey üretim yapan bir yer oluşu!”
Berkes daha sonra, Eskişehir yakınlarında  Çifteler’deki, Hamidiye ve Mahmudiye enstitülerine gider. Müdür Rauf İnan’dır. Berkes, bu enstitüler hakkında insanın içini acıtan, insanı hüzne boğan şu değerlendirmeyi yapar: “Rauf İnan da bir harikaydı. Şimdi nasıl bilmiyorum fakat ben, ömrümde o denli çalışkan, çalıştırmasını bilen adam görmemiştim. Hürrem’in rahatlığı, sakinliği yerine, onda ateşe benzettiğim bir kişilik vardı. Rauf İnan, gitmeden önce bütün çocukları toplayıp bir konuşma yapmamı istedi. Konuşmaya başlarken; içimde ‘bu köylü çocuklarına ne söylerim, ne anlarlar?’ diye bir ses vardı. Çocuklar yalnız benim söylediklerimi anlamakla kalmıyorlar, eksik bile buluyorlardı. Soru yöneltmeleri zamanı gelince, bunların benim fakültede bir türlü konuşturamadığım, konuştuklarında da, insanı tartışma açtırdığına bin kez pişman edecek saçma iddiaları ortaya atıp, tartışmayı rezil eden öğrencilere benzemiyorlardı. Nerede öğrenmişlerdi bunları?  Bu denli kısa zaman içinde? Soruların hepsi önemliydi. Birbirleri ile yarış edercesine ve tam bir özgürlük içinde konuşuyorlardı. Bu, bir direktörün işi olamazdı. Çocukların kendindeydi. İlk kez içime, Türk insanının geleceği üzerine bir iyimserlik doldu. Bir toplum, doğru yolda gidilirse, bu denli kısa zaman içinde değişebilirmiş” (“Unutulan Yıllar”, s. 250 ve devamı)!
Ne yazık ki, bu değerli eğitimci Rauf İnan da, asılsız, ‘komünistlik’ suçlamalarının kurbanı olacak; Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel de görevden alınarak, yerine bu enstitülerin düşmanı olan Reşat Şemseddin Sirer getirilecektir! Köy Enstitülerinin başındaki idealist İsmail Hakkı Tonguç da,  Ankara’daki bir liseye, resim öğretmeni olarak tayin edilir! Millî Eğitim Bakanlığı’nın 9 Mayıs 1947 tarihli genelgesi ile, kız-erkek öğrencilerin birlikte eğitim görmesi  uygulaması da kaldırılır (O. Selim Kocahanoğlu, “Atatürk’e Kurulan Pusu”,  s. 555)! 
4 dönem Van milletvekilliği yapan Kinyas Kartal’ın,  Dursun Kut’la yaptığı bir mülâkattan, CHP’nin tutucu kanadının Enstitü korkusunun asıl sebebinin ne olduğunu anlayabiliyoruz. Kinyas Kartal Enstitülerden şöyle yakınır:  “Benim köylerimin ikisine Akçadağ Köy Enstitüsü mezunu iki öğretmen geldi. Altı ay sonra bu köyler  bana biat etmekten çıktılar. Biz Doğu’lu ağalar oturduk düşündük. Eğer bu Köy Enstitüleri 10 yıl daha devam ederse Doğu’daki ağalık ölecek. Diyeceksin ki, ‘sen köylülerin uyanmasını istemez misin?’ İsterim istemesine ama, ben sağlığımda ağalığımın öldüğünü görmek istemem” (Necati Doğru, Sözcü, 3 Mart 2016)!
Prof. Niyazi Berkes’e göre, CHP içinden, Köy Enstitülerine karşı olan tepkilerin sebebi, “CHP’nin sınıf çıkarlarının aracı durumuna gelmesi ve  toplumsal reform meselelerinde Kemalist değil, ideolojik tavırlar takınılmasıdır. Bazıları Kemalizm’i, faşizm veya nazizm gibi bir ideoloji,  gerçek Kemalizm’i de solculuk, Moskova ilhamlı olmak gibi tehlikeli bir devrimcilik olarak anlamaya başlarlar. Kemalizm, ekonomik ve toplumsal ilerlemenin zorunlu şartlarına aykırı olan yollardan gidile gidile, Kemalizm’e aykırı bütün sonuçları ile birlikte, nihayet Demokrat Parti’nin nermin(!) (yumuşak, nazik) ellerine teslim edilir.”
Her şeyin başlıca sorumlusu olan CHP, 27 Mayıs Devrimi ile, bütün okların Demokrat Parti’ye çevrilmesi sayesinde, bu konudaki sorumluluğunu unutturabilmiştir.
   Prof. Niyazi Berkes’in, aydınlarımızın, ‘yobaz din adamı’ tipinin,  geri kalışımızdaki rolü hakkında yaptığı şu değerlendirme de önemlidir: “Gericiliğin asıl tehlikeli olanı, belirli çıkarları temsil eden gericiliktir; çıkarcı gericiliğin en kuvvetli temsilcisi Türk toplumunun modern bir düzene girmesinden en çok zarar görecek olan ve çıkarları ellerindeki toprak gücünde bulunan toprak ağaları ve derebeyi artıklarıdır. Bunların birçoğu Paris’te veya Berlin’de okumuş olsalar da, çıkarları bakımından gerici olabilirler”  (Berkes, “200 Yıldır Neden Bocalıyoruz”, Cilt I, s. 23,24,25). 
 Berkes, “Gericiliğin, aydınlanmış ya da okumuş olmanın karşıtı olmadığını gösteren en iyi örnek bunlardır” demektedir. Yine Berkes’e göre; Köy Enstitülerini yıkan cahil halk veya yobazlar değil, bu gerici kuvvettir! 

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık