• 15 Temmuz 2013, Pazartesi 9:23
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

HALKÇI BİR DEMOKRASİYİ NASIL KURACAĞIZ?
 Bu sorunun cevabı, daha işin başında, yani 1946'da Çok Partili Hayata girmeye karar verildiğinde düşünülmeli; hiçbir hazırlık yapılmadan, Çok Partili Hayata balıklama atlanılmamalıydı! Evet, kifayetsiz siyasetçilerin hasbelkader ülke yönetimine gelmeleri hâlinde, bunların yönetim kademelerine kendi yandaşlarını değil, belirlenmiş kriterlere uygun, ehliyetli ve liyakatli olanları getirmelerini sağlayacak tedbirler alınmış olunsaydı biz bugün daha başka şeyleri tartışıyor olurduk. Demokrasiyle amaçlanan, vatandaşların adaletli bir düzende,  huzur, güven ve refah içinde yaşamalarının sağlanmasıdır. Seçimlerle devletin başına getirilecek olanlar da bunu sağlayacak niteliklere sahip olmalıdır. Yüce dinimiz bunun için, işin başına 'EHİL' olanları getirin, 'Emaneti Ehline Verin' diyor. Ve tabiî ki, namus ehli; güvenilir kişiler olmaları şartıyla!
Peki, hadi sorgulayın bakalım; bugün 'İleri Demokrasimizde'  demokrasinin seçim şartı muntazaman yerine getiriliyor da, ikinci ve çok daha önemli kısmı olan 'Ehliyet' meselesinde durum ne merkezdedir? Seçilenler toplumun en tecrübeli ve en kabiliyetli insanları mıdır? Bunların keyfî yönetimlerini engelleyecek bir denetim mekanizması mevcut mudur? Ne yazık ki, demagogların ve dalkavuklarının 'Her Şeyi Halk Belirliyor' teraneleri ile perdelenen bir 'Demokrasicilik Oyunu' oynanmaktadır; halk sadece figürandır! 
O, her vesile ile suçladıkları tek parti döneminde, yürütmenin uygulamaları bugünkünden çok daha etkili bir şekilde denetlenmekteydi. Nüfuz suiistimali yok denebilecek bir düzeydeydi. Hâkimler ve Savcılar çok daha bağımsız idiler. Büyük Millet Meclisi de kendini 'her şeyi yapmaya muktedir' bir kurum olarak görmemekteydi. Oktay Akbal 'önce ekmekler bozuldu' diyerek Çok Partili dönemle başlayan yozlaşmayı anlatır. Sayın Bülent Arınç'ın Meclis Başkanı iken söylediği “Bu Meclis insan yaratmak dışında her şeyi yapabilir” sözü yüzde elli oy alan siyasetin ruh hâlini ortaya koymaktadır.
Falih Rıfkı Atay, Cumhuriyetin ilk yıllarında, iş takipçiliği ve nüfuz suiistimali yapanların büyük servetler kazandığını, bunlara karşı büyük mücadele verildiğini, Yavuz-Havuz davası ile 'aferist' diye adlandırılan bu nüfuz suiistimalcilerinin büyük bir darbe yediklerini fakat 1950'den sonra aynı aferizm salgınının daha büyük bir hırs ile geri geldiğini, 1923 ve sonrasında on binler, yüz binlerle oynanmakta iken, 1950'den sonra on milyonlarla oynandığı üzerinde durmaktadır (“Çankaya”, s. 460).
Günümüzdeki yolsuzlukların yanında bu miktarlar devede kulaktır.
Çok Partili Hayat, Enver Paşa'ya atfedilen 'Yok Kanun Yap Kanun' anlayışını yeniden gündeme getirmiştir. Eskiden kanunlar, önce Danıştay tarafından incelenirdi; günümüzde ise, gerekli denetim mekanizmasının çalıştırılmaması için iktidar partisi milletvekilleri Meclis'e doğrudan kanun teklifi verebilmektedir!
İktidarları denetleyen özgür bir basının varlığı sağlıklı bir demokrasinin temel şartıdır. İşte bunun için de, basın Yasama, Yürütme ve Yargı'dan sonra  '4. Kuvvet' olarak kabul edilir. Tanzimat Dönemi Sadrazamlarından Âlî Paşa, Meşrûtî yönetimi tek kurtuluş yolu olarak görenlere “Yapılacak ilk iş, basını bütün engellerden kurtarmak ve tam bir hürriyete kavuşturmaktır” diyerek, daha o dönemde, hayalperest 'Hürriyet Âşıkları'na basının önemini işaret etmekteydi! Bugün, hür bir basına sahip olduğumuzu söyleyebilir miyiz? Devletle iş yapan Holdinglerin televizyon ve gazete sahibi olmalarının sonuçları meydandadır. Siyasetteki kalite düşüklüğünün temel sebeplerinden biri olan bu çarpıklığa mutlaka son verilmeli, basınımız yeniden “4. Kuvvet” durumuna getirilmelidir. 
Bir ülkede demokrasinin sağlıklı olarak işleyebilmesi için Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay gibi yüksek mahkemelerin üzerinde iktidarların gölgesi olmamalıdır. Anayasamıza göre mahkemelerimiz bağımsızdır fakat HSYK'nın yapısı sebebiyle Hâkimlerin ve Savcıların teminatları sözde kalmaktadır. Bu yüzden, Hâkim ve Savcıların vicdanî kanaatlerine göre karar vermeleri pek o kadar kolay değildir. AKP iktidarının son uygulamaları yargı bağımsızlığının ne kadar önemli olduğunu herkese göstermiş olmalıdır. 
'Kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi' İçtüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetleyen' Anayasa Mahkemesi aynı zamanda Yüce Divan olarak da yargılama görevi yapmaktadır. Ne var ki, Cumhurbaşkanını, Başbakanı ve Bakanları yargılayacak olan yüce mahkemeye Cumhurbaşkanı ve Meclis üye seçmektedir! Bu durum da, Anayasa Mahkememizin siyaset kurumu üzerinde, bir 'Demokles'in Kılıcı' işlevi görmesini engellemektedir. Tek Parti Döneminde Yüce Divan'ın, Yargıtay ve Danıştay tarafından, kendi üyeleri arasından seçilen 14 asil ve 7 yedek üyeden oluştuğunu ve o Yüce Divan'ın 1928 yılında,  Atatürk'ün yakın arkadaşı olan Bahriye Vekili İhsan Bey'i mahkûm ettiğini de hatırlatalım!
Peki, bu iktidardan önce yargının durumu çok mu iyi idi?  Buna ne yazık ki, 'Evet' demek mümkün değildir. Fakat geçmiş iktidarları kötüleyerek,  ülkeye gerçek demokrasiyi getireceği iddiası ile işbaşına gelen bu iktidarın, kendi iktidarını güçlendirmek için geçmişi aratacak uygulamalara başvurduğu da iyi bilinmelidir. 
Ne yazık ki, Çok Partili Hayatımızın demokrasi anlayışı hep böyle olmuştur. Demokrat Parti milletvekillerinden Cihat Baban, ”Politika Galerisi” isimli kitabında, Demokrat Parti hakkında, yine bir Demokrat Parti ileri geleni olan Sadık Aldoğan'ın şu sözlerini naklediyor: “Eski tas eski hamam, yalnız tellâklar değişti!” Demokrasimizin ibretlik hikâyesini bu söz çok güzel özetlemektedir. Hâlbuki günümüzde kimi tarih bilmezler, Demokrat Parti'nin 1950'de iktidara gelmesini bir AK Devrim olarak değerlendirirler!
Peki, bu yapıyı kıramaz mıyız? Çok zor, fakat imkânsız değil. Önce, kamuoyu oluşturulması için, iktidarları Sivil Diktatörlüğe yönelten aksaklıklar tespit edilip, bunlar kamuyu önünde tartışılmalıdır. Yukarıda, Yargı Bağımsızlığı ve Basın Hürriyetinin önemine değindik. Fakat en az bunlar kadar Siyasî Partiler ve Seçim kanunları da önemlidir. Partilerin yerel teşkilâtlarının inisyatifleri güçlendirilmeli; milletvekili adayları mutlaka bütün üyelerin katıldığı önseçimle belirlenmelidir. Ayrıca seçmenler, milletvekili listesinde tercih yapabilmelidir.  Milletvekili seçimlerinde yapılacak baskıları önleyebilmek için köylere ve küçük mahallelere seçmen sandığı konulmamalı; seçmenler T.C. Kimlik Kartları ile istedikleri yerde oy kullanabilmelidir. Seçimler de birkaç gün sürmelidir. Ayrıca, oy kullanan seçmenin parmağına çıkmayan boyadan sürülmelidir. 
 Diğer taraftan, genel seçimlerdeki baraj birkaç puan düşürülmelidir. Meselâ yüzde 7 olabilir. Ayrıca daha geniş bir siyasî yelpazenin Meclis'te temsili ile, temsilde adaleti sağlayabilmek için, 50 milletvekilliğinin “Türkiye Milletvekilliği” olarak ayrılıp; seçimlerde yüzde biri aşan partilere meselâ 3 üyelik ve her fazla yüzde bir için de 2'şer üyelik verilerek  Meclis'e girmeleri sağlanmalıdır. Artan milletvekillikleri de barajı geçen partilere, oyları oranında dağıtılmalıdır. Bu milletvekilliklerini siyasî partiler kontenjan milletvekili olarak kullanabilirler. Ayrıca bağımsız adaylık  da kaldırılmalıdır. 
Siyasî Partilerin demokratik yönetimi ve Seçim, meselemizin sadece bir ayağıdır.  Demokrasi sadece 'Partiler ve Seçim' demek değildir. Sağlıklı bir demokrasinin işleyebilmesi için güçlü meslekî kuruluşların ve örgütlü bir toplumun varlığı şarttır. Kamu kesimi çalışanları, iktidarların baskılarına karşı koyabilmek ve demokratik bir baskı aracı işlevi görebilmek için tek bir çatı altında örgütlenmelidir. Bu durum meslekî dayanışmayı da güçlendirecektir. Bunun demokratik olmayacağı itirazını yönelteceklere baroların ve diğer meslekî kuruluşların tek bir çatı altında örgütlenmiş olduklarını hatırlatırız!
Tüm göstergeler bu iktidarın çok fazla bir ömrünün kalmadığını göstermektedir. Fakat aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamamamız için bu devletin yönetimine ehliyetli ve liyakatli insanların gelmesini sağlayacağı düşünülen düzenlemeler kamuoyu önünde tartışılmalıdır. 

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık