• 04 Kasım 2016, Cuma 7:50
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

HALKÇI BİR DEMOKRASİ NASIL KURULUR?
 Biz aslında, Atatürk'ün Tek Parti Yönetimi döneminde, bu konuda büyük ilerlemeler kaydetmiştik. Fakat, pusulaları Batı olan aydınlarımız, hep Batı'yı örnek aldıklarından ve onlara göre, 'demokrasinin olmazsa olmazı Çok Partili bir hayat' olarak kabul edildiğinden; yani öze değil, şekle bakıldığından;  Atatürk Döneminde yapılanlar günümüzde bile anlaşılamamaktadır. Hâlbuki, bir ülkede, demokratik hayatın  olmazsa olmazı, her şeyden önce millî bir ekonomi, adaletli bir gelir dağılımı ve  yüksek bir eğitim seviyesinin sağlanmış olmasıdır. Bu bakımdan Atatürk'ün başlattığı eğitim reformu ve büyük başarılar elde edilen  Plânlı Kalkınma sürdürülmeliydi. Ne yazık ki, 1946 yılında, hiçbir kurumsal hazırlık yapılmadan  Çok Partili Hayata geçtik. Hâlbuki, Cumhuriyetin kurumları daha yeterince güçlenmemişti. Çok Partili Hayata geçilmeden önce, devleti koruyacak düzenlemeler yapılmamıştı. Serbest seçimlerin, devlette zaaf yaratmaması için gereken tedbirler daha baştan alınmalıydı. Devlet kadrolarına yapılacak atamalarda, yandaşlığın değil; ehliyet, liyakat ve sadakat ölçütünün esas alınmasını sağlayacak tedbirler alınmış olmalıydı. Öyle, 'Seçilmişler atanmışlardan üstündür' gibi basit ve demokrasinin ruhuna aykırı demagojilerle, siyasetçilerin, Millî Devlet Kurumlarına diledikleri gibi müdahale etmeleri; bunları yozlaştırmaları önlenmeliydi. 
Bunun ne kadar önemli olduğunu, 15 Temmuz'da yaşadıklarımız bize göstermiş olmalıdır. Nitekim, FETÖ Çetesi'nin  devlette,  nasıl  bu  kadar  etkin olduğunun tartışıldığı bir televizyon programında, iktidara yakın bir gazetecinin; son sözleri olarak, 'yaşadıklarımızdan ders alarak, bundan böyle, devlet kadrolarına yapılacak atamalarda ehliyet, liyakat ve sadakate önem verilmesi gerektiği üzerinde durması', konunun öneminin anlaşıldığını göstermektedir. 
Bir başka önemli meselemiz de, milletvekillerinin üzerlerindeki genel merkez vesayetidir. 1946'dan beri uygulanmakta olan Parlamenter sistem göstermiştir ki, Kuvvetler Ayrılığının ve ülke çıkarlarını her şeyin üstünde tutan bir demokratik hayatın geçerli olabilmesi için, milletvekillerinin daha bağımsız olmaları bir zorunluluktur. 
Bugün, ülkenin daha  iyi yönetilebilmesi için Başkanlık Sistemi, olmazsa olmaz olarak önümüze konulmaktadır. Başkanlık Sistemi gelince partiler daha mı demokratik bir şekilde yönetilecek? Partilerimizde, parti içi demokrasi yoktur. Parti Genel Başkanlarının keyfî yönetimlerini engelleyecek bir Siyasî Partiler Kanunu  yoksa, ha Başkanlık Sistemi; ha  Parlamenter Sistem; ne fark edecek ki?
 Ne yazık ki, bu ülkede, 'Demokrasi' görüntüsü altında, demagogların ve dalkavuklarının, 'Her Şeyi Halk Belirliyor' teraneleri ile perdelenen bir 'Demokrasicilik Oyunu' oynanmaktadır. 'Millî İrade' denilerek yüceltilen halk sadece figürandır; konu mankeninden hiçbir farkı yoktur. Çok Partili Hayatımızın demokrasi anlayışı hep böyle olmuştur. Demokrat Parti milletvekillerinden Cihat Baban, ”Politika Galerisi” isimli kitabında, Demokrat Parti hakkında, yine bir Demokrat Parti ileri geleni olan Sadık Aldoğan'ın şu sözlerini naklediyor: “Eski tas eski hamam, yalnız tellâklar değişti!” Demokrasimizin ibretlik hikâyesini bu söz çok güzel özetliyor. Hâlbuki günümüzde, kimi tarih bilmezler, Demokrat Parti'nin 1950'de iktidara gelmesini, bir AK Devrim olarak değerlendirirler!
Peki, bu yapıyı kıramaz mıyız? 12 Eylül yönetiminin bir armağanı  olan Siyasî Partiler ve Seçim Kanunları daha demokratik bir yapıya kavuşturulursa bu yapı kırılabilir. Partilerin yerel teşkilâtlarının inisiyatifleri güçlendirilmeli; milletvekili adayları mutlaka bütün üyelerin katıldığı bir önseçimle belirlenmelidir. Ayrıca seçmenler, milletvekili listesinde tercih yapabilmelidir. Bugün, ülkemizde güçlü bir demokrasi kurulmasının önündeki en büyük engel olan Siyasî Partiler ve Seçim Kanunu'nun anti demokratik yapısı üzerinde hiç durulmadan, Başkanlık Sistemi tartışılıyor! Başkanlık sistemine karşı çıkanlar sözde, gerçek bir demokrasiyi savunuyorlar!  Hürriyet gazetesindeki 31 Ekim tarihli yazısında, Taha Akyol, Başkanlık Sistemi konusunda yazdığı bir yazı üzerine, bu konuda, eski Anayasa Mahkemesi Başkanı sayın Haşim Kılıç'ın kendisine ilettiği düşüncelerini aktarmış. Sayın Kılıç'ın, Siyasî Partiler Kanunu'nun önemine işaret eden önemli  tespitleri var. Düşünceleri özetle şöyle: “Başkanlık  Sistemine dayalı bir taslak hazırlamakta olan iktidar, Seçim ve Siyasî Partiler Kanunu hakkında da kamuoyuna bir proje sunarak taahhütte bulunmalıdır.”  
“Niçin?” sorusuna  da, sayın Kılıç şu cevabı vermiş: “Çünkü, Seçim Kanunu ve  Siyasî Partiler Kanunu, olgun bir demokrasi için anayasa kadar önemlidir. Seçim ve Siyasî Partiler Kanunu, yasama organının yürütme karşısında varlığını güçlendirdiği oranda, kuvvetler ayrılığı ilkesi gerçekleşir… Seçim ve Partiler Kanunu yürütme erkine bağımlı bir yasama yaratırsa kuvvetler ayrılığı etkisizleşir.” 
Yasama organının, yürütme karşısında güçlü olabilmesi için de, milletvekillerinin Genel Başkan vesayetinden kurtulmaları gerekir. Eğer milletvekilleri, bütün parti üyelerinin  katılımıyla değil de,  Genel Başkan tarafından seçiliyorsa, kendi bağımsız iradeleri ile hareket etmeleri mümkün müdür? Nitekim, Meclis'teki oylamalarda, Genel Başkan'ın bir işareti ile parmaklar indirilmekte ya da kaldırılmakta değil midir?
Bu bakımdan, Siyasî Partiler ve Seçim kanunlarında; parti içi demokrasiyi sağlayacak düzenlemeler yapılmadığı takdirde, ülkede Başkanlık Sisteminin ya da  Parlamenter Sistemin uygulanmasının bir önemi yoktur. 
Sayın Kılıç, iktidar sözcülerinin 'kısa ve öz bir anayasa' önerileri hakkında da, şu çok önemli değerlendirmeyi yapmış: “Hem temel hak ve hürriyetler ayrıntılı olarak düzenlenmeli, hem yargı bağımsızlığının güvencesi olacak anayasa maddeleri ayrıntılı olarak düzenlenmelidir. Türkiye gibi, demokratik kurumların yeterli düzeyde güçlü olmadığı ülkelerde anayasalar; özgürlükler ve yargı bağımsızlığı konusunda daha titiz olmalı, ayrıntılı düzenlemeler getirmelidir.”
Bunlar, Başkanlık Sisteminden de,  seçimlerdeki baraj sınırlamasından da önemlidir.   
Başkanlık Sistemine 'Tek Adam yönetimi olur' diye karşı çıkan Genel Başkanların kendileri de, partilerini, Tek Adam olarak yönetmiyorlar mı? 
Ülkemizin birlik ve bütünlüğünü  korumanın yegâne yolu, Siyasî Partiler ve Seçim Kanunlarındaki bu anti demokratik maddelerin bir an önce değiştirilmesidir. Bu konuda tek kelime etmeyenlerin, demokrasiden söz etmelerinin hiçbir anlamı yoktur. Bunların demokrasi nutukları, sadece bir demagojiden ibarettir. 
Cumhuriyet gazetesine operasyon:  40 yıl Cumhuriyet okudum. 1971 yılındaki 12 Mart müdahalesinden sonra Nadir Nadi, Oktay Akbal ve İlhan Selçuk gibi, gazetenin olmazsa olmazı isimler gazeteden kovulduklarında, binlerce Cumhuriyet okuru ile birlikte ben de  gazeteyi bıraktım. Gazetenin tirajı yüz binden 30 bine düştü. Aynı şey 12 Eylül'de de oldu. Yine gazeteyi bıraktık. Gazete yönetimi her ikisinde de, geri adım atmak zorunda kaldı. 2002 yılında Gazeteyi tamamen bırakmak zorunda kaldım. Çünkü, Cumhuriyet gazetesi artık Kemalist Cumhuriyetin anti emperyalist ruhunu kaybetmişti. Bu yüzden, bu operasyon ben de hiçbir etki uyandırmadı, 
Avrupa Birliği Konseyi Başkanı, Cumhuriyet gazetesine yapılan operasyonu şiddetle eleştirmiş! Eğer Cumhuriyet gazetesi, Fetö'ye ve PKK'ya yakın durmayıp da, Cumhuriyetin temel değerlerini savunan çizgide bir gazetecilik yapmış olsaydı, Avrupalı dostlar kıllarını kıpırtatdırlar mıydı? 
 Basın özgürlüğü elbetteki önemlidir. Fakat basın da, millî meselelerde millî bir duruş içinde olmalıdır. Bunun yapıldığını söylemek güç.

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık