• 02 Ekim 2015, Cuma 9:17
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

HAC FACİASI KADER Mİ?
 Bu kaçıncı facia? Bu faciaları yaşamak Müslümanların kaderi mi? Müslümanlar yüz yıllarca, yönetenlerin sorumsuzluğu,  emanetin ehline verilmemesi gibi çeşitli sebeplerle uğradıkları felâketlerin 'KADER' olduğu yalanı ile uyutuldular. Hâlbuki, bu anlayış, yüce kitabımızın  inkârından başka bir şey değildir. Kur'an'da böyle bir kader anlayışı yoktur. Kur'an birçok ayette, 'Aklınızı çalıştırın artık, hiç akletmez misiniz?' diyerek Müslümanları uyarmaktadır. Nitekim, şu ayetlerde, insanların yaptıklarından sorumlu oldukları açıkça işaret edilmektedir: ŞÛRÂ 30: “Başınıza her ne musibet geliyorsa bu kendi ellerinizle kazandıklarınızın sonucudur.”  İSRA 13: “Her insanın vebalini, kendi nefsine bağladık. Her insan yaptıklarına göre muamele görür.” 
Hacc'ta yaşanan bu faciada,  birinci derecede kusurlu olan Suudi yönetimidir. İkinci derecedeki sorumlular ise, vatandaşlarının güvenliklerini hiç düşünmeden, onları böyle bir ortama sorumsuzca gönderebilen yönetimlerdir. El Kaide, IŞİD gibi 'din düşmanı dinci' örgütlerin İslâmiyet'e verdikleri zarar yetmezmiş gibi, Müslümanlar yaşanan bu facia ile, bir kez daha, ilkel topluluklar olarak teşhir edildiler, bir kez daha itibarsızlaştırıldılar. İslâm Âlemi bunları hak etmiyor. Bunları yaşamamızın temel sebebi, Müslümanların Kur'an'dan uzaklaş(tırıl)maları; hurafelerin ve birtakım rivayetlerin, Kur'an'ın yerine kaim olması, Kur'an'a aykırı olarak, emanetin ehline değil, yandaşlara verilmesi ve hükmedenlerin Müslüman ülkeleri  adaletle yönetmemeleridir.
Bir Batılı devletin vatandaşlarının başına, şu Hac faciası gibi bir olay gelmiş olsaydı, neler yapabileceklerini tahmin edebiliyoruz. Suudi makamları, bu faciada 769 Hacı adayının öldüğünü, yüzlercesinin de yaralandığını bildiriyor. Ancak İran, ölü sayısının çok daha yüksek olduğunu iddia etmekte! Diğer taraftan bu faciaya İran'dan başka, etkili bir tepki gösteren ülke olmadığını da belirtmeliyiz! 
Hazin bir hakikattir ki,  yönetimleri ve aydınları  emperyalist  ülkelerce tutsak alınan Müslüman ülkeler, emperyalizmin yarattığı sorunlarla cebelleşmek durumundadırlar.  Enteresan olan şey ise, Müslümanların kurtuluşunu sağlayacak olan ve her çağa göre yorumlanması gereken İslâm'ın; bir dogmalar, bir ritüeller dini hâline getirilerek, bu ana işlevini kaybetmesi ve emperyalist vesayetin sürdürülmesinin bir aracı durumuna getirilmiş olmasıdır. 'Şeytan Taşlama' da bu anlamsız ritüellerden birisidir. Yüzlerce Müslüman, Kur'an'da bulunmayan bu anlamsız ritüeli ifa etmek uğrunda hayatlarını kaybetmiştir! Şeytan nefsimizdir. Kur'an bizden nefsimize hâkim olmamızı istiyor.
Diğer taraftan, Mekke ve Medine'nin, hattâ Kudüs'ün statüsü üzerinde artık düşünmenin zamanı gelmiştir. Kudüs bütün kitaplı dinler için kutsal bir şehirdir. Mekke ve Medine de Müslümanlar için kutsal şehirlerdir. Türkler bu kutsal şehirleri yüz yıllarca adaletle ve düzen içinde yönetmişlerdi. Bilindiği gibi, bu kutsal mekânlar, Osmanlı'nın 1918'deki çöküşünden sonra elimizden çıkmıştır ve bundan sonra, bu topraklarda yaşayan milletler, bir daha Osmanlı dönemindeki gibi bir barış düzenini aslâ bulamamışlardır. 
1. Dünya Harbi'nde, İngilizlerle anlaşarak Osmanlı'yı arkadan vuran Mekke Şerifi Hüseyin, sonunda Hicaz kralı olmuş fakat, İngilizlerin desteğini alan Vahabi Suudîler, Mekke'nin üzerine yürüyerek, Şerif Hüseyin'i devirmişlerdi. Böylece kutsal şehirler Suudilerin eline geçmişti. Kıbrıs'a sürülen Şerif Hüseyin, Osmanlı'ya ihanetinden dolayı pişmandır fakat ne çare, iş işten geçmiş; kutsal şehirler onların ihaneti sayesinde, Vahabi Suudîlerin eline geçmiştir! Mezar kültürü olmayan Suudîler, Peygamberimizin eşi Hatice'ninki dahil, birçok sahabenin mezarlarını tahrip ederler. -Tıpkı günümüzde, IŞİD'in, İslâm ulularına ait türbeleri tahrip etmesi gibi!- Sıra Hz. Peygamberimizin kabrine geldiğinde,  Atatürk'ün sert uyarısı ile karşılaşmışlar ve bu niyetlerinden vazgeçmek zorunda kalmışlardı.  
Beyrut'ta katledilen Arabistanlı yazan Nasır el Said'in, bu ailenin kökeni ve kirli bağlantılarını deşifre eden  “Suud Ailesinin Tarihi” kitabında, Suudi kabilesinin 'kemikleşmiş Siyonist' olduğunu iddia ettiğini de belirtelim (Mehmet Yuva, Aydınlık 29.3.2015)!
Şevket Süreyya bu konuda şu anlamlı değerlendirmeyi yapıyor: “Şerifleri Hicaz'da koruyan ve yüzyıllardan beri de besleyen Osmanlı Devleti ortadan kalkınca, Arap Şeyhleri arasındaki ebedî rekabet hemen sahneye döküldü. Şerifler Hicaz'da kendilerini, bütün Şeyhlerden güçlü sayıyorlardı. Hâlbuki, onların kuvvet ve itibarı, bizim Hicaz'da oluşumuzdan, onları koruyuşumuzdandı” (“Enver Paşa, Cilt III, s. 310)!
Tarafsız kalmamız mümkünken, İttihatçıların vahim hataları sonucu girdiğimiz I. Dünya Harbi'nin sonunda, Kudüs, Mekke ve Medine gibi kutsal topraklar elimizden çıktı.  Bugün Kudüs'te İsrail zulmü; Mekke ve Medine'de ise Suudîlerin 'selefî zulmü' yaşanıyor. Bu kutsal mekânların, Peygamberimizin dönemindeki hâliyle korunmaları gerekirken ve Osmanlı bunu titizlikle sağlamışken; Suudilerin elinde, bu kutsal şehirlerin bütün tarihî özellikleri yok edilmiştir. 
II. Selim 1574'te, Mekke şerifine, “Harem-i Şerife yüksekten baktırmayasın” diye ferman gönderiyor. Kâbe'nin çevresindeki, 5 metrenin üzerindeki binaların yıktırılmasını ve  örnek olması için, yıkıma kendi evinden başlanmasını istiyor! Suudiler ise, Kâbe çevresini lüks gökdelenlerle doldurdular! Mekke tarihinin bir parçası hâline gelmiş olan, Osmanlı'nın Mekke'nin savunulması için 1781 yılında yaptırdığı Ecyad Kalesi'ni de, 1980'lı yıllarda yıktılar ve yerine  yine göğü tırmalayan lüks oteller yaptılar. Bunlar Kur'an'a da aykırıdır. (Şuara Suresi128, 129 ve 130. ayetleri okuyunuz.).
Bu kutsal şehirlerin yönetimi ve Hac organizasyonu, Müslüman milletlerin bir ortak yönetimine devredilmelidir.  Ne yazık ki, Osmanlı çöktüğünde, bunu talep edebilecek güçte Müslüman topluluklar yoktu. Fakat bu husus günümüzde düşünülmelidir. 
Tartışılması gereken bir diğer konu da, Hac ziyaretinin yılın bütün aylarına yayılarak, bu tür izdihamlara yol açmayacak bir şekilde ve daha medenice yapılmasıdır. Kur'an'ın ruhuna uygun olan da, Müslümanlığa yakışan da budur. Çünkü Kur'an, 'her çağa göre', 'aklınızı çalıştırın' diye buyurmaktadır.
Bugün aydınlarımıza 'Aman Orta Doğu Bataklığına bulaşmayalım' gibi akıl dışı bir anlayış hâkimdir.  Bütün emperyalist ülkeler, emperyalist emellerine uygun projeleri hayata  geçirmek için, bölgeyi sürekli olarak bir kaos düzeninde tutmaya çalışırken, bizim bu gelişmeleri seyretmemizin istenmesi nasıl istenebilir? Aksine Türkiye, 'Yeni Osmanlı' gibi hayalci projelerle değil, ağabeylik taslayarak değil; bu coğrafyayı bin yıldır yönetmiş bir milletin çocukları olarak, kardeşçe ilişkilerin geliştirilmesi arzusunda olduğunu hissettirerek bölgeye yaklaşmalıdır. Türkiye'nin önderliği ile geliştirilecek siyasî, askerî ve ekonomik işbirliği emperyalizmin sürekli benzin döktüğü terör ateşinin sönmesinin ve bölgeye barış ve refah getirmenin yegâne yoludur. 
Ayrıca, Müslüman ülkelerin temsilcilerinden oluşacak bir 'Yüksek Din Konseyi' kurulması da düşünülmelidir. Hac konusu da bu konseyin sorumluluğuna verilebilir. Atatürk, Halifeliğin kaldırılmasına yönelik eleştiriler üzerine Nutuk'ta, “Müslüman ülkeler bağımsızlıklarını kazandıklarında, din işlerini bir karara bağlamak amacıyla, aralarından seçecekleri temsilcilerden oluşan bir Meclis kurabileceklerini” dile getirmişti (Nutuk, Türk Dil Kurumu yayını, s. 951).  
Bugün Müslüman ülkeler arasında, Atatürk'ün öngördüğü böyle bir işbirliğinin gerçekleştirilmesinin önemi meydandadır. Kur'an'ın düzgün bir tefsirinin yapılması; dinimizin hurafelerin ve rivayetlerin hâkimiyetinden kurtarılması; mezhep çekişmelerinin ve dinci terörün ortadan kaldırılması ancak böyle mümkün olabilir. 

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık