• 10 Haziran 2016, Cuma 8:59
İsmailŞefik Aydın

İsmail Şefik Aydın

GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ, HAYALİ CİHAN DEĞER! (2)
 Atatürk Dönemi'ndeki itibarımıza ilişkin, Falih Rıfkı'nın verdiği şu örnek de anlamlıdır: “İnönü Başvekil olarak İtalya'ya resmî bir seyahat yapacağı zaman Atatürk onu uyarır, “Sen Türkiye'nin Başvekilisin;  Mussolini de İtalya'nın Başvekilidir. Aranızda hiçbir fark yoktur, ona göre davranacaksın” der.  Ne var ki, İtalyanların verdiği programdan, Mussolini'nin Türk heyetini karşılamak için istasyona gelmeyeceği anlaşılır. İnönü Roma'da yerleşince, karşılıklı ziyaretler yapılacaktır!  Bunun üzerine derhâl, 'program değişmezse heyetimizin yarı yoldan Türkiye'ye döneceği' İtalyan protokolcülerine bildirilir.  Trende bir telâştır başlar.  Roma'ya varıldığı zaman İtalyan Başvekili Mussolini, sırtında jaket atayı ve başında silindir şapkası ile Türkiye Başvekilini beklemektedir” ( “Çankaya” s. 550)!
Yıl 2004'tür! Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Amerika'da yapılan G-8 toplantısına, 'Demokratik Ortak' sıfatı ile davet edilmiştir. G-8 liderleri havaalanına kırmızı halılar serilerek, bando takımı eşliğinde karşılanırlar; göndere bayrakları çekilir! Başbakanımız uçaktan inerken ne kırmızı halı serilir, ne bando takımı vardır, ne de gönderde Ay Yıldızlı Bayrağımız! İşte, 1930'lardan ve 2000'li yıllardan Türkiye'nin itibarına iki örnek! Fazla söze gerek var mı? Bu istiskal Atatürk Dönemi'nin bir devlet adamına yapılmış olsaydı, o devlet adamı Ankara'ya danışmaya bile gerek duymadan aynı uçakla derhal  geri dönerdi. Ne var ki, bu istiskal, sadece günümüze özgü değildir. Atatürk'ten sonrası için genel olarak böyledir! Nitekim, Hindistan'ın kurucusu Mahatma Gandi, 'Atatürk Sonrası' Türkiye'si için şu hazin değerlendirmeyi yapmıştır: “Biz Türkiye Cumhuriyeti'ni dünyanın en güçlü devletlerini dize getiren bir büyük devlet olarak tanıdık. Türk Milleti'nin emperyalistlere karşı verdiği mücadeleden ilham da aldık. Fakat, Atatürk öldükten sonra, Türkiye küçük bir Balkan devleti derekesine düştü!” 
Atatürk Dönemi'nde, bugün olduğu gibi, Türkiye'nin, 'Ermeni Soykırımı' iddiaları ile suçlanması mümkün değildi! Bu bakımdan, yalanlarla dolu, “Musa Dağ'da Kırk Gün” romanının filme çekilmesinin, Türkiye tarafından engellenmesi de, unutulmaması gereken çok anlamlı bir örnektir.
Yahudi yazar, Franz Werfel'in 1933 yılında yazdığı “Musa Dağ'da Kırk Gün” romanından uyarlanan bir senaryo, 1935 yılında, Amerika'nın meşhur MGM şirketi tarafından  filme çekilmek istenir. Türklüğün tahkir edildiği sahneler bulunan böyle bir filimin çekileceğinin öğrenilmesi, Türk basınını ayağa kaldırır. Evet! Atatürk Döneminde milî bir basınımız vardı! 
Washington Büyükelçimiz Mehmet Münir Ertegün, MGM film şirketi yetkilileriyle görüşür. Şirket, filmin senaryosunu Ankara'ya gönderir. Amerika'ya, bu filim çekildiği takdirde, MGM'nin bütün filimlerine ambargo uygulanacağı bildirilir. Balkan Paktı'nın üyeleri Romanya, Yugoslavya, Yunanistan ve Bulgaristan  Hükümetleri de, bu film çevrilirse, hiçbir MGM filminin ülkelerine sokulmayacağını ihtar ederler. 
İnanılır gibi değil, fakat, geçen yıllarda ülkemizi, 'Ermenilere  Soykırımı yapmakla suçlayan' Fransa bile, MGM'ye, bu filim çekildiği takdirde hiçbir MGM filminin Fransa'ya sokulmayacağını ihtar eder! 
Ve, ABD Dışişleri Bakanı Hull'un imzasını taşıyan bir mektupla, Türkiye'nin Washington Büyükelçisinin onayı olmadan bu filmin çekilmeyeceği Türkiye'ye bildirilir! 
'Tarihçi' Ayşe Hür, Türkiye'nin bu başarısına çok üzülmüş olmalı ki,   internette, tamamı okunabilecek şu açıklamayı yapmış: “Böylelikle, MGM ve Özgürlükler Ülkesi Amerika, T.C. devleti tarafından yenilgiye uğratılmış oldu!”
Atatürk'ün ölümünden sonra, 22 Kasım 1938'de, bu filmin çekilmesi yeniden gündeme gelir. Fakat Büyükelçimiz Mehmet Münir Bey, Amerikan basınına yaptığı açıklamada, Mustafa Kemal'in ölümünden sonra da, Türkiye'nin tavrında hiçbir değişiklik olmadığını tekrarlar!  Ne yazık ki; İsmet Paşa döneminde, Batı ile kurulan ittifak ağı, devletimizdeki bu yüksek millî hassasiyeti de yok edecektir.
Evet! O büyük insanın sağlığında Türkiye'nin ve Türklerin tahkir edilebilmesi mümkün değildi! Yakup Kadri, Atatürk'ün bu konudaki hassasiyetini şöyle anlatıyor: “...Türk Milleti'nin haysiyet ve menfaatiyle uzaktan yakından alâkalı milletlerarası hadiseleri âdeta bir şimşek süratiyle seziyordu. Bilmem hangi gazetede aleyhimize tefsir olunabilecek bir satır yazı mı yayınlanmış? Buna derhâl cevap vermek lâzımdı. Elçilerimizden birisi, bilmem hangi hükümet reisinden istediği günde mülâkat mı alamamış? Bu elçiyi hakarete uğramış bir memur gibi derhâl geriye çağırmalıdır! Avrupa devlet ricalinden biri Türkiye'den bahsederken kâfi derecede hürmetkâr bir dil mi kullanmamış?  Türk devlet ricalinden biri de, onun memleketinden aynı tavır ve ifadeyle bahsetmek fırsatını bulmalıdır. O, Türk Milleti'nin daima tetikte, uyanık şuûru idi. Türk Milleti, onda tek bir adam hâline inkılâp etmişti. Bütün duygululuğu, bütün dehâsı, bütün enerjisi millî faziletlerimizin bir hülâsası gibiydi. Öyle ki, Türk Milleti'nin mânevî vasıflarını incelemek isteyen herhangi bir ecnebi tetkikçi, Atatürk'ün şahsında bu vasıfların bütün karakterlerini toplanmış bulabilirdi. (….) Türklüğü, bütün Türk olan şeyleri, dindarane bir aşkla sevdiğini biliyoruz ve eminiz ki, dünyaya gözlerini kaparken 'Asil Soy'un ebediyeti içinde eriyip gittiğine îmânı vardı” (Atatürk, s. 108).
Yakup Kadri, Atatürk'ün, 'Tam Bağımsızlık' ve Batı ülkeleriyle 'Tam Eşitlik' anlamında  şoven denilecek kadar milliyetçi olduğunu belirtiyor. 
Atatürk'ü anlayamayan birçok Türk aydını, bugün pişmanlıklarını ifade etmektedir. Aziz Nesin, bu pişmanlığını şu sözlerle dile getirmektedir: “Atatürk'ü, ancak ölümünden on yıllarca sonra anlamaya ve büyüklüğünü kavramaya başladım. Bugün, vaktiyle onun hakkında söylediklerim ve yazdıklarımdan utanıyorum!” Türk Milliyetçilerinin bayrak isimlerinden biri olan Nihal Atsız'ın, bu konuda oğluna söyledikleri de Aziz Nesin'in sözlerinden farklı değildir: “Atatürk'e vaktiyle ne kadar insafsızca yüklendiğimizi ve onun pek çok konuda ne kadar haklı olduğunu ancak yeni yeni idrâk etmeye başlıyorum” (Yağmur Atsız,  Tercüman, 10.11.2003)!
Atatürk, günümüzün Oğuz Kağan'ıdır; Ebedî Başbuğumuzdur. Bu topraklarda bağımsız bir millet olarak yaşamamızı o büyük insana borçluyuz.  Biz şahsen, hiçbir zaman başka bir  Başbuğ tanımadık! Ne acıdır ki, bugün, O büyük insanın ismi  bazı yerlerden silinmek isteniyor! Şu iyi bilinsin ki, kutsal kitabımızın söylediği gibi, 'Her canlı ölümü tadacaktır!” Bugünün muktedirleri de er ya da geç unutulacak; fakat Atatürk'ün hatırası ebediyen yaşayacaktır. Bu Büyük Millet, Türklüğün bu mümtaz şahsiyetinin ismini o  silinen yerlere  yeniden yazar! Bundan zerre kuşkumuz yoktur.  
Son söz: Eğer Atatürk'ün yolundan gitmiş olsaydık; Batı'yı 'mevlâ' belleyerek, bu zavallı hâllere düşmeseydik; Alman Parlamentosu bizi, 'Ermenilere Soykırımı yapmakla suçlayan' o küstah kararı alamaz; Büyük Kürdistan diye bir meselemiz;  IŞİD, PKK ve PYD söz konusu bile olamaz; 'Emperyalist Dostlarımız' bu coğrafyayı kan gölüne çeviremezlerdi. Sadabat Paktı'nı; Mısır, Suriye, Ürdün ve Lübnan'ın da katılımıyla daha da güçlendirecek olan Türkiye'ye danışmadan, kimse  bu coğrafya üzerine senaryo yazamazdı! Bugün hâlâ, Millî bir iktidarla, bunları gerçekleştirmek imkânına sahip olduğumuz bilinmelidir. Batı'nın bütün çabası bunu önlemek içindir.
BELEDİYEMİZE NOT: Cumhuriyet Meydanı'ndan geriye kalan o avuç içi kadar alana konulan Saat Kulesi hiç hoş olmamış. 

MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık